Temmuz 29, 2014

SOBE!

Merhabalar.

Çok uzun zamandır aranızda yokum, yazmadım, yazamadım. Hala tam olarak çıkamadığım depresyon mu dersiniz, işlerin boktan olmasının getirdiği moralsizlik mi dersiniz... Ne derseniz deyin, hiç keyfim yok. Ama hayat böyle geçmiyor. Böyle yaşanmaz yani, insanın kalbi patlar, götü çatlar sıkıntıdan. Ufak ufak kendime gelmeye çalıştığım şu günleri bi blog yazısıyla şenlendireyim dedim.


Malum Ramazan Bayramı'ndayız, herkesin bayramını kutlarım. Temennim el öpmek yerine, elimizin öpüldüğü bayramlara erişmemiz. Nerede o eski bayramlar geyiğine asla girmeyeceğim. Çünkü her konuda olduğu gibi, bayramların da yenilerini yaşadıkça eskilerini özlüyoruz. Her şeyin eskisi daha tatlı, daha güzel geliyor. İçinde yaşadığımız dünyanın gün geçtikçe daha da boktan bir yer olmasını bunun sebebi olarak görüyorum ben. Umarım her şey iyiye gider ve yaşadığımız bu totoş gezegen "çok boktan" olmaktan çıkıp "sadece boktan" olabilir. Ama boktan kalmaya devam edecek, o konuda pozitif bir umudunuz olmasın bence. Umut kaybetmek için çok tehlikeli bir şeydir ama, yapacak bir şey yok... Boş yere de olsa umut, umuttur. O yüzden umutlanıp, umutlanmamak size kalsın dostlar.

Bayram demişken, gerçekten yaş biraz büyüdükçe daha da anlamsızlaşıyor. Önce harçlık alamamakla başlıyor olay. Ki benim tek etkinliğim evdekilerle ve akrabalarla bayramlaşıp para toplamaktı eskiden. Apartman apartman, daire daire dolaşıp, para ümidiyle torbalarca şeker toplayan o çocuklardan olmadım, olamadım. Olmak ister miydim bilmiyorum, ama ailem müsade etmedi. "Şekerse şeker, daha fazla paraysa daha fazla para, gel bize söyle, biz verelim." dediler hep. Sadece bir kere mahalleden bir arkadaşımla gizli gizli 1 apartmanda dolaşmıştık kapı kapı. Hasılatla da SenSun diye bir gazoz vardı o zaman, ondan almıştık. Günümüz çocuklarının içinde böyle içinde kalmışlıklar ya da böyle anılar olmayacak, o üzücü biraz.

Çocukluktan girdim, çocukluktan devam edeceğim.

Tam anlamıyla 90'lar çocuğu olduğumu söyleyemem, yani 90'lı yılların son 2-3 senesinde sokakta oynayabildim. Ama bu sokakta oynama mevzusu biteli bi 10 yıl kadar oldu sanırsam. İnternet Cafe'ler gelince biraz boşalmıştı sokaklar ama sonra teknolojinin her adımında, sokaktan biraz daha çocuk evlere kapandı.
Şu fotoğrafa bakmak, gülümsemek için yeterli değil mi? 

Ben hatırlıyorum, mahallede belli dönemler olurdu. Bir dönem sürekli bisiklet sürerdik. Küçük çılgınlıklar yapıp üst mahallelere falan giderdik. Sonra tasolar çıktı. Tasoların popülaritesi bir kaç ay sürüyordu. Yenileri çıkana kadar bi 3-4 ay kadar unutuluyordu. O 3-4 aylık dönemi, misket oynarak değerlendiriyorduk. Küçükken misket ve taso konusunda, tabiri caizse tefecilik yapıyordum. Çok acayip para kazanıyordum. Satıyordum, oynuyorduk, her zaman olmasa da çoğunlukla geri kazanıyordum. Hey gidi günler.







Hâlâ nerede bu arabadan görsem, bi sırıtırım o anı düşünüp.
Bir gün bir çılgınlık yapalım, saklambaç oynayalım dedik. Mahallede kalabalık şekilde oynadığımız ilk saklambaçta başıma bi iş gelmişti. Ebe olan kişi saymayı tamamladıktan sonra milleti aramaya başladı. Ben de yolun karşısına geçip, oradaki bir kamyonun arkasına saklandım. Çünkü bu bünyeyle, öyle araba arkası falan olmuyor, göt baş falan açıkta kalıyor illaki. Geçtim kamyonun arkasına, bir de taktik olarak tekerlek hizasındayım ki, eğilip yere bakarsa ayaklarım görünmesin. İnceden inceden de kesiyorum, uzaklaşsa da koşup sobelesem diye. Derken beklediğim an geldi ve birazcık uzaklaştı. Hazırlandım ve koşmak için yola atladım ve DAAANN! Taş çatlasın 10 km hızla giden bi araba bana çarptı. Hiç unutmam lacivert Renault Europa'ydı. Herkes saklandığı yerden çıktı, şoför arabadan indi, hepsi başıma toplandılar. Yatar şekilde yerdeydim ve belime kadar arabanın altına girmiştim. Ayaklarımı çıkardım arabanın altından, ayağa kalktım ve koşup sobeledim! Arkadaşlarım ve şoför amcanın şaşkın bakışları arasında "Nee ilk ben sobeledim." dedim. Şoför amca "İyi misin oğlum?" diye sordu, yılların minibüs şoförüymüşüm gibi "Devam et abi, devam et." dedim.

Böyle tatlı çocuk sokakta koşsa oynasa fena mı?
Hey gidi çocukluk işte abi... Şimdi olsa öyle bir şey, eminim ki bu şekilde sonuçlanmaz. Çünkü çocuklar da çok kırılgan. Biz daha Ortaköy'de otururken, ki bu durumda maksimum 6 yaşında oluyorum, 1 sene boyunca dizim iyileşmemişti. Koşarken çok fena düşmüştüm, dizim paramparça olmuştu. Sonra kabuk tuttu, yine dışarı çıktım, yine üstüne düştüm ve aynı döngüyü sonra bi kere daha yaşadım. Tam iyileşir gibiyken, aynı döngüyü 4 defa da diğer dizimde yaşadım. İzi hala durur. Bir de dizimde, artık küçücük kalmış bir delik var. Bisiklette giderken, bisikletten düştüm ve bisikletin üstüne düştüm. Ön tekerleğin tam merkezindeki o uzun vida dizime girdi. Bu anlattıklarım, o zaman çok acı vermişti ama şimdi onlara bakıp, ne güzel çocukluk geçirmişim diye sevinmeden edemiyorum. Çünkü baksana, o çocukluğun izlerini vücudumda taşıyorum. Günümüz çocukları da taşıyacak bu izleri ama bunlar fiziksel izler olmayacak belli ki. Radyasyonun sebep olduğu cinsten izler taşıyacaklar. 3 yaşındaki çocukların elinden tablet düşmüyor. 3 yaşında bi çocuk var, komşumuzun oğlu. 3 yaşında çocuk, ne okuması, ne yazması var, adam gibi konuşamıyor bile. Ama bu çocuk bilgisayarı açıp, ardından browserı açıp, google'a girip, kedi yazıp, görsellere tıklayıp kedi resimlerine bakabiliyor. Tabi siz buna mükemmel bir görsel zeka örneği diyebilirsiniz, baktığını unutmuyor diyebilirsiniz. Ama ben ne derim biliyor musunuz, "Amına koyim böyle işin." derim, "Sikerim öyle çocukluğu" derim. İyi ki zamanında ailelerimiz internet cafelerde çok takılmamıza izin vermemiş.

Bak sinirlendim amk. Ama çok güzel stres attım, ne güzel dertleştim be. Değil mi? Bence güzel oldu. Uzun aradan sonra iyi geldi. Şimdi daha da iyi gelmesi sizin elinizde, yorumlarınızla beni mutlu edin dostlar! Sizi seviyore.

Patates is f*cking BACK!