Ocak 24, 2017

BİR RÜYA...

Selamlar.

"Sen ne ayaksın ulan yıllar sonra ne işin var burada?" gibi yorumları duyar gibiyim. Evet buraları acayip boşlamıştım, çünkü hayatım o kadar yolundaydı ki, ne bileyim yazmaya ihtiyacım olmuyordu. Çünkü yazmak benim için bir kaçış gibi bir şeydi. Bir şeylerden kaçmam gerekmiyordu. Şimdi ise, gördüğüm her şeyden kaçmak istiyorum. Öyle şeyler yaptım ve yapıyorum ki, arkadaşlar kesinlikle büyük konuşmayın, benden size can bir tavsiye. Hiçbir şey için ama hiçbir şey için, asla yapmam demeyin. Bazen hayat sizi öyle bir duruma getiriyor ki, asla yapmam dediğiniz o şeyleri, seve seve, isteye isteye yapacak duruma geliyorsunuz. Bu şeyler genelde hoş şeyler olmuyor, insanın kendine olan saygısı bir anda sıfırlanabiliyor. Ben şu sıralar o durumdayım. Kendime hiçbir saygım kalmadı. Beni tanıyanlar bilirler, hayatım boyunca tek hedefim, iyi bir insan olmak ve öyle anılmaktı. Ama kontrolü öyle bir kaybettim ki, şu anda iyi biri insan olmaktan çok uzak bir yerlerdeyim. Belki bir gün eski halime dönebilirim, kim bilir.

Şimdi size dünden başlayıp, bu sabaha uzanan bir şey anlatacağım. Bir anı gibi, ama biraz garip, hafif mistik yönü de var.

Blogu bir süre bile takip ettiyseniz, ya da sosyal medya hesaplarımı takip ediyorsanız, bileceğiniz üzere, İstanbul'daki ev dışında, bir de Şile'de ev var. Ne zaman bir şeylerden kaçmak istesem, kendimi biraz rahatlatmak istesem, 3-4 günlüğüne oraya kaçıyorum. Geçen perşembe yine kaçtım.

Dün maç izlemek amacıyla daha merkezi bir yer olan Ağva'ya gitmeye karar verdim. Giderken Şuayipli diye bir köy var, orada durdum. Dedemin köyü orası. 2005 yılında kaybettiğimiz dayımın mezarı da o köyde. Ağva'ya gitmeden dayımı ziyaret etmek istedim. Her zaman yaptığım gibi, mezarın başına dikilip, konuşmaya başladım. Bunu ne zaman dayımı veya babaannemi ziyaret etsem yapıyorum. Çünkü bu beni rahatlatıyor ve gerçek şu ki, kaybettiğim insanlar arasında, en özlediklerim onlar. Belki duyuyorlar, belki de duymuyorlar bilmiyorum konuştuklarımı. Ama ben duyduklarını düşünmek istiyorum.

Neyse, son ziyaretimden bu yana hayatımda yaşanan gelişmeleri anlattım. Hatta son ziyaretimde ailemle birlikte ziyaret ettiğimiz için konuşmamıştım. Baya çok anlatacak şeyim vardı. Yaklaşık 30 dakika kadar orada durdum. Dayıma yaşadığım her şeyi anlattım. Defalarca keşke onunda fikrini alabilecek olmayı dilediğimi dile getirdim. Belki 7-8 defa.

Sonra işte Ağva'ya geçtim, maçı izledim vs. falan, buralar önemsiz.

Eve döndükten sonra saat 4'e kadar falan oturdum, sonra yattım. Ve dayımı rüyamda gördüm. O anda bulunduğum oda, o anki haliyle duruyordu. Hatta çay yapmaktan üşendiğim için, otellerden topladığım ufak nescafelerden yapıyordum, dayıma da ondan yapmıştım. Resmen karşımda oturuyordu. Her zaman giydiği tarzda, kahverengi tonlarında kareli bir gömlek, kot pantolonun içine sokulmuş ve kahverengi kemeri jilet gibi gözüküyordu. Yaşadığı hastalıktan dolayı genelde şişkin olan göbeği ise oldukça fit görünüyordu. Sonra konuşmaya başladık. Arkadaşlar rüya o kadar uzun geldi ki bana, gerçekten uyanmak istemedim hiç. Ve ettiğimiz sohbet, konuştuğumuz şeyler, resmen mezarı başında ona anlattıklarıma cevap verir nitelikteydi. Bana fikrini istediğim konulardaki fikirlerini anlattı. Çok güzeldi. Uyandığımda saat 09:23'tü.

Evet biliyorum, rüyalar bilinçaltımızın yarattığı şeyler. Dayımı o gece rüyamda görmemin sebebi, gerçekten onunla konuşmaya ihtiyacım olmasıydı. Fikrini istediğim konularda bana fikirlerini söylemesi de, onun bana ne akıl vereceğini bildiğimden kaynaklanıyordu. Çünkü içten içe, hayatta olsaydı bana ne tavsiye vereceğini biliyordum, tahmin ediyordum. Belki bunu kendini kandırmak diye düşünebilirsiniz, ama hiç alakası yok bence. Tabi isteyen, istediğini düşünmekte özgürdür.

Ben dayımı bilinçaltımın bir ürünü olarak değil, ihtiyaç anımda rüyama gelip bana yardımcı olan dayım olarak kabul etmek istiyorum. Buna inanmak istiyorum ve buna inanacağım. Eminim, tekrar görüşeceğiz.

Patates isterseniz rüyanıza gelebilir. Yeter ki isteyin.


Mart 01, 2015

AYLAR SONRA GELEN YAZI

Selam patatesseverler.

Durumu açıklar nitelikte görsel
Aylar sonra tekrar buradayım. Durduk yere yazmak istedim tekrar. Belki "Bu kodumun Patates'i niye yazmıyor yahu." diyen 3-5 kişi vardır. Ölmedim, aranızdayım hala. Aslında sürekli "Lan bi yazı yazsam." falan diyorum da, hep üşengeçlik hep üşengeçlik. "Üşeniyorum, öyleyse yarın." diyorum, o yarınlar birbirini kovalayıp duruyor, ama nasıl bir hız, ben bile yetişemiyorum. Neden "ben bile" dediğimi de bilmiyorum, sonuçta 100 kilo adamın koşmakla ilgili nasıl bir iddiası olabilir ki? Olamaz, olmamalı. Koşarken ki o manzarayı düşünmenizi istemiyorum. Aşağı yukarı salınan göbek falan, ay yok, düşünmeyin. Gidelim burdan.

Yazmadığım süreçten beri neler oldu? Sonunda çalışabileceğim, mis gibi bir acenta buldum. Bazı kendini kurumsal sanan salak şirketler gibi, "Rehber dediğin saçsız sakalsız olmalı." tatavası yapanlardan sonra ilaç gibi geldi üstelik. Tam aksine amk, rehber dediğin normal insanlardan farklı görünmeli ki, kalabalıkta gezerken müşteriler uzaktan bakıp "Aha bu bizim dobik rehber." diye ayırt edebilsinler. Kısacası Kasım ayından bu yana, zaman zaman yoğun, zaman zaman sakin tempoda çalışıyorum. Benim için en önemlisi, MUTLUYUM. Gerisi teferruat. Hatta gerisinin amına koyayım, o derece. Hatta o kadar mutlu, o kadar pozitif, o kadar sevgi doluyum ki, geçen akşam bir konser çıkışı İstiklal'den Şişhane metroya yürürken bi kahve almak için Starbucks'a girdim. 50 kuruşu çıkmıyor diye 100 lira bozmak üzere olan bir ablanın o çıkmayan 50 kuruşunu tamamladım. Sonra metronun oraya kadar birlikte yürüdük. Neden bu kadar mutluyum, onu tam bilmiyorum. Yani sadece iş yüzünden olamaz. Belki de öyledir, dedim ya, bilmiyom.

Bir ilişkiye başlamıştım ama fazla yürümedi. Sonuç olarak şuna karar verdim, ben galiba yalnızken daha iyi olan insanlardanım. İlişki olaylarını yürütemiyorum artık. Ya ilgi gösteremiyorum, ya da ne biliyim, bi ilişkinin gerektirdiklerini yapamıyorum heralde. İçim çürümüş benim amk, bu yaşta girdiğim triplere bak. Bi kaç seneye "Evde kaldım ben." demeye de başlarım. Zaten bedelliden de yararlanamadık, yaralıyız. Küçük Emrah'tan gelsin: "YARRAAAALIIIYIIIIM."

Geçtiğimiz bu süreç içerisinde 2 tane konsere gittim. Bugünkü müzik zevkimi oluşmasında öncü olan, zevkime yön veren gruplar. Bir tanesi İsveçli Death Metal efsanesi At The Gates, bir diğeri de İsviçreli Folk Metal grubu Eluveitie. İki tane tarzının öncüsü olan taş gibi grubu, İstanbul'daki ilk konserlerinde izleme fırsatı buldum. Önümüzdeki ay da Opeth için imkanları zorlayacağız bakalım. Hatta bu ay diyebilirim. Mart oldu neredeyse. Güzel olan da şu, belki ben ilerde böyle baba falan olduğum zaman bu gruplar tekrar gelecek, "İlk konserimizde burada olan var mıydı?" diye sorduklarında elimi kaldırabileceğim. Bu grupları izlemek zaten benim için çok büyük bir şeyken, bir de ilk gelişlerini yakalamış olmak daha da anlamlı olacak. Şaka maka, bundan sonra konser kaçırmamaya çalışacağım elimden geldiğince. Çalışmak işte bu açıdan güzel. "Konsere gidecek parayı nerden bulcam." derdi yok. Maddi özgürlük işte, tek güzel yanı o.

Özgecan için bir iki kelam etmeden de yapamayacağım. Söylenmesi gereken her şey söylendi muhtemelen, ama sürekli aklıma geliyor. Nasıl bir canilik, nasıl bir insanlıkdışı olay... Valla söyleyecek bir şey bulamıyorum. Kimi insanda geç de olsa farkındalık yaratabildi. Kendi adıma konuşmak gerekirse, artık çok daha titizim bu tip konularda. Zaten titizdim, artık daha da titizim. Karanlıkta önümde bir kadın yürüyorsa, sadece ikimizsek, yavaşlıyorum, paniklemesin diye. Hatta şunu anlatayım. Eluveitie konserinde 2 tane ipsiz sapsız adam mekana girdi. Konser için orada olmadıkları belliydi çünkü ceketli meketli tiplerdi ve kafaları inanılmaz güzeldi. Bakar bakmaz anlaşılıyordu. Sonra bunlar hafif çaprazımdaki bi kızın arkasına geçtiler ve kıza doğru git gide yaklaştılar. İçten içe hemen düşündüm, ne yapsam acaba diye. Sonra kendi kendime dedim ki "Ulan en iyisi sataşayım, hatta birisine vurayım. Burada bu kadar insanız. Döveriz bu totoşları." Tam kendimi buna ikna etmişken, kız döndü, adamlardan birinin kulağına eğilip dedi ki: "Bana bak ulan, bana 1 metre uzak durun! Sen de, arkadaşın da! Sizin gibi tacizcileri ben çok gördüm. Siktirin gidin, sizin sülalenizi sikerim. Bak bu şişeyi kafanıza parçalarım." Bunları duyunca suratımda memnuniyet, gurur duyan ve şaşkın bi ifade oluştu. Adamlar giderken o kızla göz göze geldik, parmağımla "Bravo" işareti yaptım. Güldü, önüne döndü. Bu da böyle bir anımdı. Keşke kavga çıksaydı dedim ama... Özgecan olayının üstüne, onları orada bi güzel linç edebilirdik. Olmadı. Neyse.

Gitmeden evvel son bir şey söyleyeceğim, tavsiye edeceğim aslında. Şimdi aşağıya bıraktığım şarkıyı açın. Nakarata gelindiğinde nakaratı "Seni kendime sapladım, hepsini bana sapladın." şeklinde söyleyin, çok eğlenceli olacak.



Haydi selametle. Bir dahaki görüşmemiz ne zaman olur bilmiyorum.

Ekim 31, 2014

"OĞLUM YÜZME BİLMEZDİ, SUYUN İÇİNDE NE YAPTI?"

Selam.


Bugün yemek yemek için oturduğum bir yerde, televizyona normalde gösterdiğimden daha çok ilgi gösterdim. Haberler vardı, peş peşe, ardı arkası kesilmeden, onlarca kötü haber... En çok da şu son maden kazasıyla ilgili haberler dönüyordu. Fazlasıyla can sıkıcı, belli belirsiz, saçma sapan yeni bilgiler...

Hepimiz internet kullanan insanlarız, fotoğrafı mutlaka herhangi bir sosyal ağ hesabınızda görmüşsünüzdür. Güzel ninem, gözleri yaşlı bi tanecik ninem...

İhmaller, rantlar falan bunlara girmeyeceğim, hepimiz neyin ne olduğunu çok iyi biliyoruz...

Gecenin bu saatinde o teyzemin fotoğrafını ve yürekleri darmadağın eden o sözlerini tekrar gördüm ve bu beni çok fazla etkiledi. Yazmamın sebebi de bu aslına bakarsanız. Paylaşmam lazım, rahatlamam lazım. Bu kadar şey içimde patlamamalı.

Hep "Çok anneci." bir insan oldum. Anne sevgisinin ve annelerin çocuklarına duyduğu sevginin, dünya üzerinde hiçbir sevgiyle karşılaştırılamayacağını düşünüyorum. Belki de bu yüzden çok etkilendim. O yaşta bir annenin, içimi sızlatan görüntüsü, gözlerindeki o yaşlar, suratındaki şaşkınlık ifadesi beni mahvetti bu akşam.

İnsan ne yapar, ne düşünür böyle bir durumda? İki kuruş para için, canın gitmiş, yerin metrelerce altına girmiş. Bir kaza, bir ihmal, sonuçta bir şey olmuş ve sana bir haber gelmiş. 18 işçi mahsur kalmış ve bir tanesi senin oğlun. Gelen diğer haberler, madende suyun yükseldiği, işçilerin yaşama ihtimallerinin ne kadar düşük olduğu falan filan. Belki kimi aileler, suyun yüzeyinde dururlarsa, belki kurtarma ekipleri yetişir diye ümitlenirlerken, oradan bir annenin, canım ninemin yüreğindeki endişeyle birlikte sorduğu o soru: "Oğlum yüzme bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?"

İnsan ne hisseder? Bu sorunun üstüne, sen düşünsene ninemin halini... Öldü mü, ölmedi mi? Bilmiyorsun... Hadi enkaz altında kalmadı, peki ya sular? Ya yüzme bilmiyorsa? Ölme ihtimallerinin yüksek olduğunu anlatan çevredeki boş boğazlı insanlar... Ama her şeye rağmen, insanın içinde olan o umut... Böyle bir durumda insan korkularına mı tutunur, yoksa o içindeki küçücük umuda mı tutulur? Bilmiyorum, bilmiyoruz. Yaşamadık çünkü. "Tahmin edebiliyorum." bile diyemeyiz, kimse edemez çünkü. Anneden başka, kimse...

Sayıp sövmekten başka elimizden hiçbir şey gelmemesi de, bize dokunması gereken bi mevzu... Ninemin gözünden düşen her damla yaş, bunun sorumlularına dert olarak, tasa olarak, ölüm olarak geri dönsün... O bile az... O ninemin gözünden düşen bir damla yaş kadar değerli ne var şu anda şu dünyada? Bizim gözümüzden düşenler onun milyonda biri eder mi?

Suçumuz yok, ihmal yok diyorlar ya bir de... Ama bunun illa ki sorumluları var. Tüm o sorumlu insanların iki yakası bir araya gelmesin, öldüklerinde yatacak yerleri olmasın, Allah bin türlü belalarını versin. Ama korkmasınlar, suçlu değillerse bu güzel dileklerim nasıl olsa havada kalır.

Bir de torba yasaymış, madenci maaşları ve çalışma koşulları iyileştirilmişmiş... Sikimin torbası.

Eyvallah.

Ekim 29, 2014

BİZ DAHA ÖLMEDİK

Mr. Patates'i özlediniz mi yea? Ben çok özledim buraları. O sebepten, yazacak hiçbir şeyim olmamasına rağmen, zırvalamaya geldim azıcık.

Hayatımın "iş" denen bölümü bok gibi şu anda. Rehber lisansımı almış olsam da, şanssızlıklar yakamı bırakmıyor amk. Şimdi de IŞİD olayları falan yüzünden bir sürü iptaller falanlar filanlar, yine oturuyoruz evde. Bu aralar iddaa oynamaya iyice sardım. Yani artık biri sorduğunda "İçkisi, sigarası, kumarı var." dersiniz. 

İkili ilişkilerden yana şansım hala bok gibi. İkili ilişki derken, aşk manasında. Yani elbette kafamda deli sorular var ama, hepsi cevapsız. 

Müzik işlerini hala kovalıyoruz. Fakat artık kovalamaktan ciğerimiz soldu, bir türlü yakalayamadık. Stüdyoyu devrettiğimizden sebep, davul derslerine de nokta koymak zorunda kaldım. 

Yeni ufuklara yelken açasım var ama, nereden bulacağım o ufukları şu an için bilemiyorum. 

Çok güzel insanlar var etrafımda, çok güzel insanlar tanıdım. Bu mutluluk verici. 

Şöyle bi yazdıklarıma baktım da, şu an neden mutlu gibi olduğumu sorguladım. Her şey bok gibiymiş resmen hayatımda. Ama koyverdim gitti. Çok takmamak lazım böyle şeyleri. Her şey olacağına varır.

Pollyanna Patates'i dinlediniz. Yazcam yine.
Öptüm. 

Temmuz 29, 2014

SOBE!

Merhabalar.

Çok uzun zamandır aranızda yokum, yazmadım, yazamadım. Hala tam olarak çıkamadığım depresyon mu dersiniz, işlerin boktan olmasının getirdiği moralsizlik mi dersiniz... Ne derseniz deyin, hiç keyfim yok. Ama hayat böyle geçmiyor. Böyle yaşanmaz yani, insanın kalbi patlar, götü çatlar sıkıntıdan. Ufak ufak kendime gelmeye çalıştığım şu günleri bi blog yazısıyla şenlendireyim dedim.


Malum Ramazan Bayramı'ndayız, herkesin bayramını kutlarım. Temennim el öpmek yerine, elimizin öpüldüğü bayramlara erişmemiz. Nerede o eski bayramlar geyiğine asla girmeyeceğim. Çünkü her konuda olduğu gibi, bayramların da yenilerini yaşadıkça eskilerini özlüyoruz. Her şeyin eskisi daha tatlı, daha güzel geliyor. İçinde yaşadığımız dünyanın gün geçtikçe daha da boktan bir yer olmasını bunun sebebi olarak görüyorum ben. Umarım her şey iyiye gider ve yaşadığımız bu totoş gezegen "çok boktan" olmaktan çıkıp "sadece boktan" olabilir. Ama boktan kalmaya devam edecek, o konuda pozitif bir umudunuz olmasın bence. Umut kaybetmek için çok tehlikeli bir şeydir ama, yapacak bir şey yok... Boş yere de olsa umut, umuttur. O yüzden umutlanıp, umutlanmamak size kalsın dostlar.

Bayram demişken, gerçekten yaş biraz büyüdükçe daha da anlamsızlaşıyor. Önce harçlık alamamakla başlıyor olay. Ki benim tek etkinliğim evdekilerle ve akrabalarla bayramlaşıp para toplamaktı eskiden. Apartman apartman, daire daire dolaşıp, para ümidiyle torbalarca şeker toplayan o çocuklardan olmadım, olamadım. Olmak ister miydim bilmiyorum, ama ailem müsade etmedi. "Şekerse şeker, daha fazla paraysa daha fazla para, gel bize söyle, biz verelim." dediler hep. Sadece bir kere mahalleden bir arkadaşımla gizli gizli 1 apartmanda dolaşmıştık kapı kapı. Hasılatla da SenSun diye bir gazoz vardı o zaman, ondan almıştık. Günümüz çocuklarının içinde böyle içinde kalmışlıklar ya da böyle anılar olmayacak, o üzücü biraz.

Çocukluktan girdim, çocukluktan devam edeceğim.

Tam anlamıyla 90'lar çocuğu olduğumu söyleyemem, yani 90'lı yılların son 2-3 senesinde sokakta oynayabildim. Ama bu sokakta oynama mevzusu biteli bi 10 yıl kadar oldu sanırsam. İnternet Cafe'ler gelince biraz boşalmıştı sokaklar ama sonra teknolojinin her adımında, sokaktan biraz daha çocuk evlere kapandı.
Şu fotoğrafa bakmak, gülümsemek için yeterli değil mi? 

Ben hatırlıyorum, mahallede belli dönemler olurdu. Bir dönem sürekli bisiklet sürerdik. Küçük çılgınlıklar yapıp üst mahallelere falan giderdik. Sonra tasolar çıktı. Tasoların popülaritesi bir kaç ay sürüyordu. Yenileri çıkana kadar bi 3-4 ay kadar unutuluyordu. O 3-4 aylık dönemi, misket oynarak değerlendiriyorduk. Küçükken misket ve taso konusunda, tabiri caizse tefecilik yapıyordum. Çok acayip para kazanıyordum. Satıyordum, oynuyorduk, her zaman olmasa da çoğunlukla geri kazanıyordum. Hey gidi günler.







Hâlâ nerede bu arabadan görsem, bi sırıtırım o anı düşünüp.
Bir gün bir çılgınlık yapalım, saklambaç oynayalım dedik. Mahallede kalabalık şekilde oynadığımız ilk saklambaçta başıma bi iş gelmişti. Ebe olan kişi saymayı tamamladıktan sonra milleti aramaya başladı. Ben de yolun karşısına geçip, oradaki bir kamyonun arkasına saklandım. Çünkü bu bünyeyle, öyle araba arkası falan olmuyor, göt baş falan açıkta kalıyor illaki. Geçtim kamyonun arkasına, bir de taktik olarak tekerlek hizasındayım ki, eğilip yere bakarsa ayaklarım görünmesin. İnceden inceden de kesiyorum, uzaklaşsa da koşup sobelesem diye. Derken beklediğim an geldi ve birazcık uzaklaştı. Hazırlandım ve koşmak için yola atladım ve DAAANN! Taş çatlasın 10 km hızla giden bi araba bana çarptı. Hiç unutmam lacivert Renault Europa'ydı. Herkes saklandığı yerden çıktı, şoför arabadan indi, hepsi başıma toplandılar. Yatar şekilde yerdeydim ve belime kadar arabanın altına girmiştim. Ayaklarımı çıkardım arabanın altından, ayağa kalktım ve koşup sobeledim! Arkadaşlarım ve şoför amcanın şaşkın bakışları arasında "Nee ilk ben sobeledim." dedim. Şoför amca "İyi misin oğlum?" diye sordu, yılların minibüs şoförüymüşüm gibi "Devam et abi, devam et." dedim.

Böyle tatlı çocuk sokakta koşsa oynasa fena mı?
Hey gidi çocukluk işte abi... Şimdi olsa öyle bir şey, eminim ki bu şekilde sonuçlanmaz. Çünkü çocuklar da çok kırılgan. Biz daha Ortaköy'de otururken, ki bu durumda maksimum 6 yaşında oluyorum, 1 sene boyunca dizim iyileşmemişti. Koşarken çok fena düşmüştüm, dizim paramparça olmuştu. Sonra kabuk tuttu, yine dışarı çıktım, yine üstüne düştüm ve aynı döngüyü sonra bi kere daha yaşadım. Tam iyileşir gibiyken, aynı döngüyü 4 defa da diğer dizimde yaşadım. İzi hala durur. Bir de dizimde, artık küçücük kalmış bir delik var. Bisiklette giderken, bisikletten düştüm ve bisikletin üstüne düştüm. Ön tekerleğin tam merkezindeki o uzun vida dizime girdi. Bu anlattıklarım, o zaman çok acı vermişti ama şimdi onlara bakıp, ne güzel çocukluk geçirmişim diye sevinmeden edemiyorum. Çünkü baksana, o çocukluğun izlerini vücudumda taşıyorum. Günümüz çocukları da taşıyacak bu izleri ama bunlar fiziksel izler olmayacak belli ki. Radyasyonun sebep olduğu cinsten izler taşıyacaklar. 3 yaşındaki çocukların elinden tablet düşmüyor. 3 yaşında bi çocuk var, komşumuzun oğlu. 3 yaşında çocuk, ne okuması, ne yazması var, adam gibi konuşamıyor bile. Ama bu çocuk bilgisayarı açıp, ardından browserı açıp, google'a girip, kedi yazıp, görsellere tıklayıp kedi resimlerine bakabiliyor. Tabi siz buna mükemmel bir görsel zeka örneği diyebilirsiniz, baktığını unutmuyor diyebilirsiniz. Ama ben ne derim biliyor musunuz, "Amına koyim böyle işin." derim, "Sikerim öyle çocukluğu" derim. İyi ki zamanında ailelerimiz internet cafelerde çok takılmamıza izin vermemiş.

Bak sinirlendim amk. Ama çok güzel stres attım, ne güzel dertleştim be. Değil mi? Bence güzel oldu. Uzun aradan sonra iyi geldi. Şimdi daha da iyi gelmesi sizin elinizde, yorumlarınızla beni mutlu edin dostlar! Sizi seviyore.

Patates is f*cking BACK!