Ağustos 28, 2013

PATATES'LE EVLİLİK ÜZERİNE. ÇOK SAÇMA YANİ.

Selam.

Yazıma "Ne yabıcaz be Kamil?" diyerek girmek istedim. Çünkü bu sıralar bu cümlenin Sercan versiyonunu kendime soruyorum çok fazla. Katıldığım her düğün, nişan, söz sonrası. Abi insanlar evleniyorlar ya da o yolda adımlar atıyorlar. Benim yaşıtım insanlar. Tamam daha evlilik için erken belki, 22 yaşımı bitirdim daha. Ama yine de bir takım adımların atılması gerekmez mi? Yani sözüydü, nişanıydı falan bunları da geçtim, ulan bari birisi olsa hayatımda mesela? Hani adım atabilmek için en azından. Gel gör ki o da yok. Çok kafama taktığım bir şey değil aslında, yani bu yaşta orta yaş bunalımına ya da antropoza girmiş gibi davranmıyorum elbette ama yine de kafamı kurcalıyor bazen. Şu anda da kafamı kurcaladı, dedim bir yazayım hele.

Şimdiye kadar "sevgilim" diyebileceğim 4 kişi oldu. Hepsi de çok iyi, çok güzel insanlardı. Zaman zaman arkalarından konuşmuş olabilirim ama tek sebebi belki sinir, belki hazmedememekti. Hiçbiri için asla kötü bir şey düşünmedim, bundan sonra da düşünmeyeceğim. Hepsi için ilk etapta kafamda "Ulan hayal mi bu, nasıl bakar bana böyle bir kız?" demiştim. Çünkü sonuçta 110 kiloluk bir adamım. 110 diye kilo mu olurmuş amk? Ne bileyim İtfaiye numarası olur, rock grubu ismi olur ama kilo olmaz. Demek ki onlar öncelikle içimdeki güzelliğe önem verdiler. Gerçekten şu dünyadaki kendimle ilgili tek kaygım iyi bir insan olabilmek. Ne kadar başarıyorum bilmiyorum ama tek amacım bu.

Şu anda yalnızım. Yaklaşık 2 senedir falan. Bu durumdan genellikle rahatsız değilim. Çok fazla kız arkadaşım var, yeri geldiği zaman karşı cinsle dertleşebiliyorum ama yine de ne bileyim bir eksiklik gibi geliyor bazen. Hayır bir de tipime, kiloma falan bakmadan şu seçici olma olayım var, onu ne yapacağız hiç bilmiyorum. Ama anneme söyledim. Önümüzdeki 6 sene içinde evlenmemiş olursam, "Anne bana uygun gördüğün birisini bul evleneyim." diyeceğim. Yani çünkü yapacak bir şey kalmıyor artık.
Allah herkese hayırlı bir eş nasip etsin.
Hayırlı derken, böyle değil tabii ki. Eş diyorum. 

Şu zamana kadar neye maruz kaldım peki? Böyle geçmişte, birazcık çabalasam sevgilim olabilecek hatunlar oldu ya da direkt sevgilim olmak için çabalayan hatunlar oldu. Ama bunlar ya çok sıkıntılı zamanlarıma geldi ya da her zamanki gibi fazla seçici davrandım. Sonra noldu peki? Özellikle seçici davrandıklarımla ilgili? Çekici bulmadığım tüm hatunları 1 sene, 2 sene sonra gördüm. Allah'ım! 2 senede insan nasıl böyle değişir. Ya tam bir Murphy Kanunu bu: "Birini reddetmeden önce 2 sene sonra nasıl bir hatun olacağını düşünün!" Bunu yapın abi. Belki biraz çirkin bi tabir olacak ama, hayatınızın aşkını bulana kadar, ya da en azından hayatınıza birisi girene kadar, herkese bir açık kapı bırakın. En önemlisi kimseyi kırmayın. Kırmak güzel değil çünkü.

Bir de benim için şu anda yaş olayı çok önemli. Dediğim gibi yaşıtım olan "kız" arkadaşlarım, nişanlanıyor, sözleniyor ve evleniyorlar. Ama eşleri ya da nişanlıları kendilerinden 3 yaş, 4 yaş büyük oluyor. Eskiden yaş farkı olmamalı diye düşünürdüm ama, küçükmüşüm o zamanlar. Şimdi kesinlikle yaş farkı olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü işte klasik sebepler var bu konuda, kızların ergenliğe daha çabuk girip daha çabuk bitirmesi falan filan derken, aynı yaştaki bir erkekle bir hatunu karşılaştırdığınız zaman hatun daha olgun ve daha hayata hazır oluyor. 22-23 yaşındaki bir hatun artık kafasında nişandı, düğündü, bebekti falan gibi düşüncelere alışmışken, aynı yaştaki erkek, 4 yıllığı seneye bitirsem, kısa dönem yaparım, askerden döner bi iş bulurum biraz birikim yaparım sonra da evlenirim falan diye düşünüyor. Bu da tahminen 26 - 27 yaşını buluyor. O yüzden lütfen 3 yaş falan küçükler gelsin. Ahahahaha no, şaka.

Ben mesela ev almadan evlenmem. Asla olmaz o iş. Çünkü bak adı üstünde EVLENMEK. Ev almadan evlenmiş olamaz. Yani dertlenmek gibi düşün. Dert olmadan dertlenebilir misin? Olmaz bence. Ev olmadan evlenirsen, MORGIÇLANMIŞ olabilirsin, 2KİRAPEŞİN6AYDEPOZİTOLANMIŞ olabilir. Evlenmiş olmazsın. Bence o yüzden, ev olmadan evlenilmez.
Mesela bir teknoloji olsa ve beni bir şekilde Harry Potter'ın görünmezlik peleriniyle beraber
bu çiftin yanına ışınlasalar. Şu anda nasıl bir evlilikleri olduğunu o kadar merak ediyorum ki.
Abim resmen binmiş üstüne, gece de vurmuştur kırbacı muhtemelen. 

Patates'in bir evi olsaydı, belki de şu anda evliydi.

Ağustos 21, 2013

PATATES IS BACK!

SELAM!

Özledim yazmayı dostlarım. Önceki yazıdan biliniyor olacak ki, tatildeydim, bitti geldim. Aslında bir kaç gün oldu geleli ama ancak yazacak vakit bulabiliyorum. Malum sevilen bir insan olunca, dönünce 10 gün görüşmeyince özleyen ve özlenen insanlarla görüşmek durumunda oluyoruz. Şaka şaka, çok da sevilmiyorum. Yani sevmeyenler vardır illaki. Gördüğünde "Allah'ın şişko patatesi." diyenler vardır mutlaka. Hadi ama, vardır. Vardır vardır, kesin vardır.

Tatile gideceğimi anlatan yazıda "Belki tatildeyken yazarım telefondan" falan demiştim ama, tatildeyken insan daha başka şeyler yapmak istiyor. O yüzden ben de telefonuma yazacağım olayları not aldım. Komikli şeyler oldu bazen. Onları pat pat diye yazsam bi anlamı kalmayacaktı. Yani kısacası şu an okuduğunuz yazı, 12 günde ne kadar yazı yazacaksam, hepsinin derlemesi gibi olacak. Çok uzatmamaya çalışacağım. Haydi bakalım... (Fakat önce birisi bana neden şu anda PSY dinlediğimi bi açıklayıversin. Ben anlam veremedim.)


İmrenli Köyü, benim köyüm. 
Bu gördüğünüz benim köyüm. Aslında yukarıdan sadece köyün kahvesini ve arkasında köyün meydanındaki caminin minaresini görebiliyorsunuz. Ama dikkat çekmek istediğim nokta, görebileceğiniz farklı yeşil tonları. Ben 4 tane saydım şahsen. İnsan burada nasıl huzur bulmasın? Üstelik çok uzakta da değil. Bol oksijenli, ışık kirliliğinden çok uzak, gece yüzlerce yıldız izlenebilen bir köy. Burnumuzun dibi. İstanbul sınırları içinde. Şile ile Ağva arasında İmrenli denen cennet. Anneannemler falan hep "Çok eskiden bi tane yabancı bi adam gelmiş buralara, ben buraya çok imrendim." demiş, o yüzden adı "İmrenli" olmuş diye anlatırlar. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ama yine de anneannelerden falan bunları dinlemek çok hoş. Denize 1.5 - 2 kilometre kadar uzaklıkta. Tamamen cennet. Kendi köyüm diye demiyorum, gerçekten öyle. Üşenmeyin kalkın bir gün gidin mutlaka. Ben anahtarı veririm, otel motel uğraşmazsınız. Ama eve yılda 1 ay girildiği için sağlam temizlik gerekiyor ona göre. Anlatacağım olaylar burada geçti. Önce bu şekilde bi background vereyim dedim ama yazdım da yazdım yine. Asıl konulara gireyim. Başlık başlık takılalım.

NALBUR

Yukarıdaki fotoğrafı çektiğim yerde durduğum açıyı düşünürseniz. Sol tarafımda köyümüzün Nalbur'u var. Son 2 senedir, bu Nalbur'da bakkaliyelik şeyler de bulunuyor. Aslına bakarsanız, sigara ve alkol hariç her şey var. Yani hem Nalbur, hem de Bakkal gibi oldu. Ama gelin görün ki, anneanneler, babaanneler, nineler, dedeler bir türlü buna alışamadı. Aramızda yaşanan diyalogları birisi duysa, diyecek ki "Ulan nereye geldim, burası nasıl bir köy." Zira efendim anneannemden her gün duyduğum şey şuydu: "Sercan, kalk çociğim kalk, kahvaltı etcez ama nalbura git de bi ekmek al." Arkadaş... Bakkal oldu orası, bakkalda ekmek. Nalburdan ekmek alındığı nerede görülmüş?

DİK SAÇ

Ben gittiğimde tüm ailem köydeydi. Babam çok nadir gelir. Onun da orada olduğu nadir zamanlardandı. Yine o enteresan esprileriyle bizi kırdı geçirdi. Ama kalbimizi kırdı be hacı... Asdfg. Ya çok acayip, nasıl aklına geliyor o espriler demicem, herkesin aklına gelebilir ama, benim aklıma gelse bile öyle bir şey, söylemem ki lan, dışlanmaktan korkarım.

İşte bu da benim babuşla valide sultan.
Köy moduna girilmiş.
Babuş saçları dikmiş, ama öyle değil. 
Babam saçlarını geriye doğru tarar. Tam baba saçı gibi. Ama jöle olmadığı zaman, geriye yatmıyor, havaya kalkıyor. Duş sonrası kuruyan saçlarını taramış babacım ama, saçlar geriye yatmaktan çok uzaktalar. Bildiğin havada duruyorlar. Sena da (kardeşim) dedi ki, "Baba çok güzel oluyor yea böyle, hep dik saçlarını." Babam da yapıştırdı cevabı. Ne dese beğenirsiniz? Emin olun beğenmeyeceksiniz. Dedi ki "İğne iplik getir dikeyim." Tam o anda telefondan Subway Surf oynuyordum. Samimiyetimle söylüyorum telefona boş boş baktım ve rekora giderken, trenin gelip ağzıma çarpmasına müsaade ettim, çarptı, yandım... O an yandığıma mı üzüleyim, bu espriyi mi sindireyim bilemedim. Bir insanın beyninin kıvrımları nasıl bu kadar kıvrak olabilirdi? Babam böyle espri yapmayı nerden öğrendi? Dr. Oetker de böyle şeyler yapıyor muydu acaba? İşte orasını hiç bilmiyorum.

Ay resmen şurayı yazarken yaşlandım. Kafama aklar düştü. Çok acıdı :(. Öhöm tamam tamam.

ŞİMDİ BENİ ANLARSIN

Hem deniz kıyısında olduğundan, hem de Karadeniz iklimi etkisi altında olduğundan, geceleri her mevsimde serin oluyor orada. Geceleri en iyi ihtimal hırkayla falan oturuluyor. Tabi bu normal insanlar için. Bende viking kanı olduğundan, soğuğa alışığım ve soğuğu daha çok seviyorum.

Bir akşam takılırken, arkadaşlardan Bahadır, "Gitsek mi ya, ben üşüdüm." dedi. Aykut da ona dedi ki, "Olm saçmalama ne gitmesi, ne üşümesi" falan filan. Ondan sonra gecenin devamında sahile indik. Kafalar olmuş zaten patates. Birisi "Bok" dese yarım saat gülüyoruz falan, o kadar yükseklerdeyiz. Sahilde rüzgarı yiyince Aykut, "Olm üşüdüm lan ben." dedi. Bahadır rüzgarın alnına düşürdüğü kısa saçlarını arkaya doğru atarak, buğulu gözlerini Aykut'a doğru dikti. O an soğuktan ve alkolden al al olmuş yanaklarında gülümsemeyle üzülme arasında bir hareketlenme oldu ve dilinden şu sözcükler döküldü: "ŞİMDİ BENİ ANLARSIN..." Abi ya asdfg, o kadar komik söyledi ki bunu, kafamı kuma gömecektim gülmekten. Sonra çokça geyiğini yaptık. Adam resmen sitem etti ya. Anlatınca komik olmamış olabilir, bilmiyorum. Ona siz karar verin.

3. VİTES

Sanırım az önce bahsettiğim olayla aynı geceydi. Arabaya bindik sahile gitmek için. "Şimdi beni anlarsın"dan öncesi işte. Sahile gitme aşaması. Dediğim gibi kafalar patates. Herkes ayrı alemlerde falan. Arkayı üçledik. Önü de üçledik. Direksiyonda Aykut, sağ koltukta Ensar, el freninde de Bahadır oturuyor. Canlandı mı bir şeyler? Asdfg.

Fakat abi, öyle bir kafadayız ki, ben ön koltuğun emniyet kemerini kendime çekmişim, sağ elimle kıçımın altına sokmuşum, sözüm ona kemerimi takmışım, çok güvenliymiş falan filan. Böyle şeyler düşünüyorum. Herkes bir geyik aleminde. Fakat Aykut, yavrum çırpınıyor. Sürekli benzer şeyler söyleyip duruyor. "Bahadır götünü çek.", "Lan dur bi kaykıl az.", "Olm götünü çek vites geçmiyor lan." falan filan yakınıp duruyor. Biz de işte klasik espriler falan. "Bahadır el freni nerde?" diyoruz, "İçimde içimde." diyor. O şekil eğleniyoruz. Sonra bir ara birisi, vites geçmiyor falan gibi bir şey duyunca, "Vites Bahadır'a geçmiş HOHOHOHO." falan dedi. Git gide çirkinleşiyorduk. Ensar'a "Vites kaçta kanka?" diye sordum. Vitese bile bakmadan "5" dedi. "Hayır olm vites Bahadır'da" dedim. Bu kadar çirkinleşildi. Ama dahası var, son bomba.

İşte burada bir adet Ensar
ve Mr. Patates'i görüyorsunuz.
Bakışlardan belli olacak ki,
Kafalar katrilyon.
Aykut yine vites değiştirememekten yakında. Şimdi vites poziyonlarını düşününce, (VİTES POZİSYONU da çok erotik oldu.) 1., 3., ve 5. viteslerde vitesi ileri doğru attığın için Bahadır'la bir alakası yok. Bahadır'da 3'te gitmesini söyleyecekti ona. Fakat tam o sırada ufak bir tümsekten geçtik, araba sarsılınca Bahadır'ın da el freniyle bir münasebeti oldu. Orada "Ah" dedi. Dolayısıyla şöyle bir şey çıktı ortaya "3'te git, ah, 3'te git." Bu başta bize normal gibi geldi. Taa ki, Ensar aynı cümleyi bir pornocu edasıyla söyleyene kadar... Hani sanki vites 3. vites konumundayken en zevkli oluyormuş gibi. Zaten sonra Ensar, "3. vites Bahadır'ın klitorisine denk geliyormuş." dedikten sonra öldük öldük dirildik. Abi kafalara bakar mısın, neler neler düşünüyor. Amma pislik adamlarmışız biz be.

Şimdi peki ben bunları nasıl hatırlıyorum? Madem o kadar patatestik, nasıl hatırlayabiliyorum en küçük ayrıntısına kadar. Çünkü o geceye dair 17 dakikalık bir ses kaydı var. En büyük fantezimiz. Mutlaka ses kaydı alırız. Oradan olayları, diyalogları defalarca dinledim ve birebir aktarma şansım oldu. Çok büyük rezillikti. Ama çok güldük, öyle böyle değil. Fakat iyi güldük. Yalnız kabul edelim güzel güldük.

EVERYBODY PİŞİKS.

Başlıktan her şey anlaşılmıyor. Lanet olası şey! Pişik dediğimiz lanet, tatilimin bir kaç gününü evde yatarak geçirmeme sebep oldu. Pislik be. Ama kabahat bende. Pişik olmak için bütün şartları zorluyorum. Zaten şişko adamım, bacaklarım sürtüyor birbirine yürürken. Bendeki lükse bak, denize giriyorum, şort daha ıslakken eve yürüyorum. Tabii ki pişik olurum! Artık kim beddua ettiyse, pişik oldum da pudra bulamadım. Sürekli evin içinde "YANIYOOOM." diye bağırdım. Anneannem de "Çocuğum bağırma öyle, millet ne anlayacak, cık cık cık." dedi. Kafamda "yanmak" kelimesi o kadar çok döndü ki, pişik için şarkılar söyledim. Önce "Yandım yandım, yandım yandım ah ki ne yandım." söyledim. Sonra peşinden bi "Beni yak, kendini yak, her şeyi yak" söyledim. Onun ardından İsmail Abi tonlamasıyla "Yanayım yanayım, ateşlerde yanayım." söyledim. Sertap'a da bulaştım, "Yanarııım, yanarııım, gün geçeeer yanarııım." Sonra bir de Five Finger Death Punch'ın yeni albümündeki şarkıya eşlik ettim: "Burn motherfucker buuurn." diyerekten. Bu şarkılar hep pişik için yazılmış olabilir. Hayır uzun zamandır da olmamıştım Ama işte şort ıslak olunca, Allah'ım! Hatırlamak istemiyorum.

Anlamadığım nokta şu ki, zayıf olmasına rağmen pişik olabilen insanlar da var. Yani sonuç olarak, Everybody pişiks. 

SİVRİSİNEK

Köy yerinde sivrisinek de çok oluyor. Mesela akşam yemeklerini bahçede yediğimiz zamanlarda, masaya şortla, etekle, askılıyla falan oturan olursa çok dalga geçiyoruz. Çünkü bu sivriler normal değil. 1 dakika içinde 12 kere ısırabiliyorlar. Tecrübeyle sabittir. Denedim %100 çalışıyor hatta. O yüzden ben mutlaka pantolon giyerim, çorap giyerim öyle çıkarım bahçeye yemeğe. Ama! Amaa! Kahrolsun bağzı sivrisinekler! Abi bana şunu açıklayın. Bildiğin böyle kot pantolonun üzerinden nasıl ısırabilir sivrisinek. Yani o damarımıza soktuğu iğnesi ne kadar sağlam, ne kadar sivri olabilir ki? Kot pantolonu nasıl delip geçer? Bir de düşün, kotu deliyor, derini deliyor, aşağılara iniyor damarı bulup onu da delip emikliyor seni. Nasıl inanmış bir sivrisinektir bu? Resmen kotun üzerinden beni ısırdıktan sonra "That's it motherfucker, That's the fucking spirit." diye bağırdım. Zenci tribine soktu beni. Hayır sivrisineksen, sivrisinekliğini bileceksin. Ne kadar sivri olabilirsin ki?

Bir de odamda bir sivrisinek öldürdüm, bildiğin kelebek kadar. Gördüm uçarken, daha doğrusu uçamazken. Artık öküz gibi olmuş, resmen yerden 4-5 cm yükseklikte uçabiliyor. Daha yukarılara çıkamıyor. Bir de gidişini bir görseniz uçarken. Böyle bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı. Sarhoş gibi. Tamam şimdi kanı benden emiklediyse sarhoş olma ihtimali var, orasına diyecek bir şey yok. Ama onunki resmen 2 birayla kafa olmak gibi. Emiklediğin kan ne kadar ki olm o kafalara ulaşmışsın? Pislik be. Pis.

EŞEK ARISI PANİĞİ

Tipe bak tipe. Eşek değil eşşoooleşşek.
Bahadır, Ensar ve ben, tam böyle akşam vakti parktaki çocukların gürültüsünden uzaklaşalım, kafa yaşayalım istedik. Dağ yoluna doğru sürdük arabayı. Arabadan indik muhabbet, sohbet, geyik falan filan. Farlar yanıyor o sırada. Bu eşek arılarının da bir huyu var, eve falan girdiği zaman florasana vurup dururlar. Işığa doğru uçtukları için. İşte zifiri karanlıkta arabanın farları açık, içindeki tepe lambası açık ve sunroof açık. Kapılar da açık. Bunu fark ettiğimizde farlara doğru baktık. Abartısız söylüyorum, işaret parmağı büyüklüğünde 4-5  tane eşek arısı, çat çat vuruyorlar farlara. Gerilip gerilip vuruyorlar hem de. Arabanın içine bir baktık, tavan ışığına vuran 1 tane de içerde var. O gece de asıl maksat, Ensar'ı uzaklaştırmak. Doğum günü sürprizi hazırlıyorduk ona, aradıkları an basıcaz gidicez. Ama bu durumda nasıl gidelim, bildiğin attan olma eşek arısı var içerde. Saçmalığın daniskası belki ama bir ara Ensar'la sarılıp "Ühüü korkuyorum." falan dediğimizi hatırlıyorum. Neyse sonuçta bir şekilde çıkardık arıyı ve uzadık hemen oradan.

Eşek arısı dünyada en çok korktuğum hayvan. Sesini duyduğum an kaçacak delik arıyorum. Ama bana 1.80 boyunda, 110 kilo bir adamın nasıl bir deliğe girebileceğini söyler misiniz? Yok öyle bir delik. Tabi asıl olay böyle bir adamın arı görünce köşe bucak kaçması. Samimiyetimle söylüyorum, yılan görsem o kadar paniklemem. Sebebi de şu olsa gerek ki, daha ben küçükken dayımlar gelmişlerdi köydeki eve. Mangal neyin yapmıştık. Biz kuzenlerle salonda küçük masada yiyorduk. Eşek arısı da emektar florasana çarpıp çarpıp duruyordu. Ben de korkuyordum haliyle. Yaş maksimum 9 falan. Dayıma söyledim. Geldi dayım, arıya şu pıspıs yapan sinek ilacından sıktı. Arı sersemledi sersemledi laaaps diye ensemden tişörtümün içine sırtıma düştü. Sokmasına gerek bile yok. Öyle bir eşek arısı ki, dokunduğu yeri kabartıyor. O sırtımda cırmaladıkça ben de cırmaladım, tüm sırtım kabardı. Sonra dayım arıyı öldürdü. Ah canım dayım benim, rahmetli... Nur içinde yatsın. O gün bu gündür, sanırım bir travma yaşamış olmalıyım ki, aman diyeyim, gördüm mü kaçarım.

SAMİ

Sami diye bir arkadaşımız var. Çok efsane adam. Makaranın kralı onda var. Ama bir yandan da biraz enteresan. Ondan da 2 alıntı yaparak bitireceğim yazıyı. Çok uzadı çünkü farkındayım.

Bu adamın nerede ne tepki vereceğini, ne söyleyeceğini asla bilemezsiniz.

Bir gün Sami sigara içiyor. Sigarayı bitirdi, çalılıklara doğru attı. "Olm atmasana lan yangın çıkar." diye uyardık. "Bu saatte bir şey olmaz." dedi. Nasıl ya? Bu saatte derken? Yangın çıkması için saat mi lazım beoolum. Ah Sami ah.

Diğer mevzu da, bir gece otururken Aykut arabesk şarkılar açıp bizi darlıyordu. Ama öyle Müslümdü, Orhandı falan, öyle arabesk değil. Bildiğin köpek öldüren arabesk. Erol Budan'lı, Selahattin Özdemir'li, Bergen'li arabesk. Sami de darlananlar arasındaydı ve rahatsızlığını dile getirdi: "Kanka şöyle müzikler açma ya, askere gider gibi oluyorum." dedi. Müzik kapandı. Kendi sessizliğimizde boğulmaya başlarken, uçan bir kelebeğin kanat çırpışı belki de dünyanın başka bir ucunda asdfg ahaahaahaha no. Adam mühür gibi koydu lafı. Evet! Askere gider gibi olmak istemiyorduk! Olmadık da! Olmayacağız! Askere Gangnam Style'la gideceğiz biz!

********

İşte böyle dostlar. Kısacası tatili yaptık, kafayı boşalttık geldik. Kafayı boşalttık derken yani, yanlış anlaşılmasın. Of amma pis oldum be. Artık 1 sene kafayı doldurmaya başlayabiliriz. Yerli yersiz, gerekli gereksiz bir dünya sinir, stres, mutluluk, heyecan ve hüzünle. Hadi bakalım.

Canlarım benim, görüşürüz. Sık sık yazmaya devam etmeye çalışacağım. Bu kadar uzun olmayacak tabi.

Oldu ki ıkıldıysanız affola,
Güldüyseniz ne mutlu bana.

Patates doesn't pişik. Never have, never will.

Leyla ile Mecnun'u yayından kaldırarak ne kadar demokratik(!) bir ülkede yaşadığımızı bizlere bir kere daha gösteren TRT'ye yazıklar olsun. Oyuncuları ve yönetmeninin demokratik hakkını kullanarak eylem yapmasını sebep olarak gösterilip bir dizinin yayından kaldırılması ayıptan başka bir şey değildir. Biz o gemiyi hep bekleyeceğiz İsmail Abi! O gemi bir gün gelecek, O gemi bir gün mutlaka gelecek abi! Selametle...

Ağustos 07, 2013

Beyin Fırtınası

Selamlar dostlar.,

Ben yine tatile gidiyom. Yine bir süre buralarda olamayacağım. Gülmek için biraz Cem Yılmaz falan izleyin. Ahahahaha no. Egoya bak, şaka tabii ki de, öyle bir insan değilim ben. Patatesi biraz bronzlaştırmak gerek değil mi ama?

Yani dostlar bir süre bir şeyler yazamayacağım, öldüm sanmayın. Aslında kasam yazarım telefondan. Çok akıllı telefonum abisi, blog bile yazıyor. Ancak böyle tatilde ölümüne komik bir şeyler olursa -ki olur- onu yazarım. Ama öyle normal yazılarım gibi uzun olmaz. Çok da uzun yazmıyom gibi sanki ama, bazen abarttığım oluyor.

Döndüğümde ilk iş, bir önceki yazıda bahsettiğim problem için doktora gideceğim. Bana hiçbir engeli olmamasına rağmen, sırf içimi rahatlatmak için gideceğim. Bir şey varsa, çözümünü arayacağız.

Fakat ramazan da bitti. (Diyecek bir şey bulamadım.)

Bu aradaaa, Bloggerlar Çalıyor 2'de çok kısa zamanda bekleyenleriyle buluşacak. Üstelik bu sefer her şey daha güzel olacak! Sonrasında 3. şarkımıza karar verip işe koyulacağız. Her zaman söylediğim gibi, herkesin her türlü katılımlarını bekliyoruz! "Format nedir, nasıl katılacağız?" diyorsanız, bana ya da doğrudan yufkayüreklikelgöbekli'ye ulaşabilirsiniz.

Şu aşağıdaki fotoğrafı da, pc'yi karıştırırken buldum. Grafiker bir dostumun, okul zamanındaki bir ödeviydi. Film afişi yapması gerekiyordu. Ben de dedim ki, "Artiz gibi çocuğum lan, etimden sütümden falan faydalansan ya?" diye. Şaka şaka öyle demedim, saç uzun, sakal var falan, egzantirik tip işte. Ödevden kaç aldı bilmiyom ama şu anda Grafiker kendisi, mezun oldu yani sıkıntı yok.

No Mercy. Ehehe.
Karınca bile ezemem ki ben.
Patates bavul topluyor. Öpücükler.

Ağustos 05, 2013

Ebemi S*keyim

Selamlar.

Eski sevgililerimden birinin "bencil" olduğumu iddia ederek benden ayrılmasından sonra, kendime bir çeki düzen vermeye karar vermiştim. Bencillik denen şeyi hayatımda, dördüncü, beşinci plana atmak için elimden geleni yaptım, başardım da. Fakat bunun sonucunda kendinden çok, başkalarının mutluluğunu düşünen bir insana dönüşüverdim. Bu beni rahatsız etti mi? Etmedi. Ama şunu fark ettim, ruhsal olarak değil belki ama, fiziksel olarak kendime yabancılaşmışım. Fiziksel bir yetersizliğimi bugün fark ettim.

Şimdi bilenler vardır, bilmeyenler de olabilir. Ben bir müzisyenim, bateri çalıyorum. 2004 yılından beri bu işin içindeyim, son 3 yıldır da özel ders veriyorum, yeni bateristler yetiştiriyorum. Bununla da gurur duyuyorum. Geçen sene mezun oldum ve resmi rehber olabilmek için 1 senedir bakanlığın bıkmadan usanmadan değiştirdiği ve yenilerini eklediği prosedürleri tamamlamaya çalışıyorum. Bu 1 senelik zaman diliminde de, müzikle uğraşabilmek adına, bir işe girmedim. Orta dereceli bi cafede garsonluk yapıp ayda 1000 TL'yi cebime koyabilirdim ama, yapmadım. Zevk aldığım şeyi yapmak istedim. 1 senedir geçimimi davul derslerinden kazandığım parayla sağlıyorum. Bazen derslerin duraksadığı oluyor ve o zamanlar çok komik rakamlar kazanarak kendime yettirmeye çalışıyorum. Senelerdir uğraştığımız müzik olayında, ektiğimiz tohumların meyve vermesine çok yaklaştık, sonrasında onları toplamak kalacak, lakin bir sıkıntı var ve ben bunun yeni yeni farkında varıyorum, canımı sıkan da bu.



Bateri çalarken iki kolu ve iki bacağı, çok aktif şekilde kullanmak durumundasınız. Kollar için, omuzdan, dirsekten ve bilekten güç alarak yapılan vuruş çeşitleri var. Ayaklar için de, dizden ve bilekten faydalanmak gerekiyor. Bir de eller için, stick control denen, tamamen parmakları kullanmaya yönelik bir yöntem var ve bu yöntem özellikle çok hızlı olan ve bir noktadan sonra bilekten yapmanın zor olacağı ritimlerde imdadınıza yetişiyor. Fakat bu parmakla kontrol olayında bir takım sıkıntılar yaşadım, hala da yaşamaya devam ediyorum. Sağ elim şiir gibi akıyor gidiyor, fakat sol elimle ne o kadar seri, ne o kadar güçlü, ne de o kadar kontrollü vuruşlar yapabiliyorum. İlk başlarda, "Solak değilim ya, ondandır." diye düşünmüştüm. Sol kolumu geliştirmek için çeşitli egzersizler yapmış olsam da, hiçbir gelişme kaydedemedim.

Geçenlerde, doğduğum zaman uzun bir süre sol kolumu hiç hareket ettirememiş olduğum geldi. Normal doğum olduğum için çıkışım biraz zorlu olmuş ve bu noktada ebem annemin karnına bastırarak çıkmamı kolaylaştırmaya çalışmış. Fakat fazla bastırmış olacak ki, sol kolum hasar görmüş ve bir süre hiçbir tepki yokmuş. Ebemi sikeyim.(Mecaz değil, gerçek.) Annem anlatıyor, "Kolunu kaldırıyorduk, pat düşüyordu." diyor. Belli bir süre sonra da kendiliğinden düzelmiş.

Bu olay aklıma geldikten sonra "Acaba?" dedim. Sağ ve sol kolumu karşılaştırmaya başladım ve derken bir şeyi fark ettim. Sağ kolumu avuç açacak şekilde açtığımda, düz halinden tam ters hale dönebiliyor, 180 derece kalıyor. Fakat sol kolumu tam olarak çeviremiyorum. 180 derece diye düşünürsek, 150'de kalıyor. Zorlarsam da, dirsek ve omzumun arasındaki kısım kasılıyor ve acıyor. Yani sol kolumda bir problem olduğu çok açık ve net. Bu yüzden gitar da çalamıyorum. Sol parmaklarım hiç hızlı değil çünkü. Sporda ağırlık çalıştığımda sol kolum çok daha çabuk kasılıyor ve ağrımaya başlıyor.

Bunu 23 yaşındayken fark etmek beni oldukça üzdü. Üstelik hayatımı bateri çalarak devam ettirmeyi arzulayan biri olarak, resmen sarsıldım. Şu saatten sonra yapılabilecek bir şey yok, çok da böyle sakat gibi düşünmeyin tabii ki, o kadar da ciddi bir sıkıntı yok ama, bunu bu kadar sene nasıl fark edemedim ben? Yani bunu şimdi fark etmek, Bilgisayar Mühendisi olan birisinin, "Ayy ben bilgisayar kullanamıyormuşum ki." demesi gibi bir şey oldu.

Ne yapsam, ne etsem bilemiyorum. Harbiden çok canımı sıktı. 1 aydır yazdığım yazılarda hep güldürebildim, bu sefer de bi darlayayım dedim.

Darlanmama ortak olduğunuz için teşekkür ederim.

Patates'i dalından kopardılar.

Ağustos 02, 2013

Aşk-ı Patates

Selamlar Patates'in güzel okurları.

Bugün aşktan bahsedeceğim. Neden öyle bir şey yapacağım bilmiyorum, ama son günlerde insanlarla bu konu üzerine çok konuştum, düşüncelerimi aktarmak istedim. Komikli olur mu, olmaz mı bilemeyeceğim, şimdiden bir şey deyip kimseyi beklentiye sokmak istemem. Haydi o zaman, bakalım bi...

İlk görüşte aşk. Siktir lan. Evet çok brutal bir giriş oldu. Ama yok öyle bir şey, olamaz da. İlk görüşte ne aşkı? Bir insanı ilk gördüğün zaman tanıyor musun, davranışlarını biliyor musun, nelerden hoşlanır, nelerden hoşlanmaz biliyor musun? Ortak noktalarınız var mı? Bunları ve daha bir çoğunu bilmeden bir insana nasıl aşık olunabilir? Ya da aşk öyle bir şey mi? Mesela ben aşık olmak için patatesi seçtim, doğalarımız birbirine çok uygun. İkimiz de yatarak büyüyoruz. O toprak altında, ben yorgan altında. Tabi mevsimine göre pike altında da olabiliyorum zaman zaman. Ama ben patatesi gördüm, tanıdım, en az 3 şekilde (Kızarma, Haşlama, Püre) onunla takıldım. O da beni çok iyi biliyor, onu tanıdığımın farkında. Ama bu tabii ki de ilk görüşte olan bir şey değildi. Hatta patatesi ilk gördüğümde, "Bu ne böyle bee topraklı topraklı dışı." falan demiştim. Ama her şey, patates o kabuktan kurtulunca değişti. Yani birinin içini görmeden aşık olmak, hep saçmalık, hem de feyk. Neyk? Feyk ulan feyk. Sahte yani.

Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa,
Ama 3 paradan kapı açarım,
5 paraya alırım iyi bi pazarlıkla.
                             - Aşık Veysel Şatıroğlu
 İlk görüşte olabilecek tek şey, karşındakini fiziksel olarak beğenme olabilir. Ama eğer görmüş, geçirmiş biriyseniz (Geçirmiş hiç olmadı değil mi orada?), yani tecrübeliyseniz, güzelliğin ya da yakışıklılığın para etmeyeceğini anlayacaksınız. Aşık Veysel ne demiş? "Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa." Ne güzel demiş ama. Tamam belki bir insanı fizik olarak beğenmek de önemli olabilir ama, her şey fizik değildir. Bunları söyleyen şişko bir Patates olduğu için taraflı konuştuğunu düşünmeyin. Evet ben şişkoyum fakat, şimdiye kadarki tüm sevgililerim manken gibiydi ama ben bununla mı övünüyorum? Hayır, hepsi insan olarak çok güzel insanlardı. O kadar güzel olmasalar da olurdu yine. Yani uzun lafın kısası ilk görüşte aşk değil, etkileşim olur, beğenme olur.

Üniversitenin son senesinde, aynı bölümde, bir alt dönemdeki bir kızdan etkilenmiştim. Görüp de etkilendim ama, hiç tanımıyordum. Ama şimdi düşün abi, masmavi gözler, upuzun saçlar, boyu benim kadar, biraz da balık etli, beyaz tenli. Şu an bunu okuyan kızlar bile etkilenmiş olabilir asdgfg. Sonra tabi yanaşmaya, tanışmaya çalıştım. Bir kaç ay tanışma süreci gibi buluştuk görüştük ama yok abi, yani kötü bir kız değildi belki de, o kadarını öğrenmeye fırsatım olmadı ama, donuktu, konuşmuyordu, bakışları çok acayipti, kötü bakıyordu yani, korkutucuydu. O yüzden aramıza bir şey olamadı. Çok çabaladım kendimi ikna etmek için, "İyidir lan belki." diye, ama olmadı. Olmadı mı da olmuyor, fazladan cırmalamanın bir mantığı yok. Görüştüğümüzü fark edip aramızda bir şey olduğunu düşünüp "Haydi mutluluklar, yeni bir yola girdin." diyen arkadaşlarıma da sadece "Ahahahahah No." diyebildim. Onu diyebilmek bile iyiydi.

Şimdi, artık kafalar netleşmiştir, ilk görüşte diye bir şey yok. Peki aşk o kadar basit mi? Birini tanımak ne kadar sürer? Tanımadan aşık olunur mu? Aşk kaç beden giyer? Tamam bu sonuncusu yok, hadise çıkarmaya gerek yok. (Kestin mi inceyi, hani şarkıyı Hadise söylüyor falanasdfg) Öhöhöhm.

Benim kafamda belirlediğim bir hiyerarşi var aşk için. Yani birisine nasıl aşık olabilirim, bunun için neler gerekiyor falan diye. Anlatınca bana hak vereceksiniz, eminim. Şimdi bu bahsettiğim unsurlar sırasıyla; Saygı, Sevgi, Dürüstlük(Sadakat), Bağlılık, Aşk. Evet önce saygı, sonra sevgi, sonra dürüstlük, sonra bağlılık, en son aşk. Bu aşktan öncekiler olmadan, bence aşk mümkün değil. Bu öncekiler olmadan aşk olmaz, olsa olsa patates olur.

Neden önce saygı. Çünkü birbirine saygı duymayan iki insan birbirini sevebilir mi? Bence sevemez, seviyor taklidi yapabilir ama. O kolay iş zaten, eminim ki bir çoğumuzun zorunlu arkadaşlıkları vardır. İş arkadaşları, sınıf arkadaşları falan filan gibi. Mecburiyet ilişkisi, mecburi görüşmece falan. Onları bir kenara bırakalım, onlara zaten seviyormuş gibi yapın çünkü gerçekten içlerinde saygı bile duyulmaması gereken insanlar var. Burası tamam, saygı olmadan sevgi olmaz, sevgi olmazsa aşk mümkün değil zaten. Kısacası saygı yoksa, sonuç: Patates.

Saygı duyduktan sonra, birbirini sevmek gerek. Çünkü şöyle düşünün, aşk patates püresiyse, sevgi patatestir. Yani olayın özüdür. Mesela ingilizcede, sevgi ve aşk için ayrı ayrı tanımlar var mı? Seni seviyorum derken I love you diyoruz, Sana aşık oldum derken, I fall in love with you diyoruz. Seninle sevginin içine düştüm diyoruz. Öyle demiyoruz da, öyle gibi. Yani olay "LOVE". Aşk için patates dersek de, sevgi için patatesin tohumu diyebiliriz, doğru mudur? Doğru değilse bir önceki sayfaya dönün. Şaka şaka dönmeyin, bir şey yok bi önceki sayfada.

Artık birisine hem saygı duyuyoruz, hem de seviyoruz. O zaman yapmamız gereken, artık ona karşı dürüst olmak. Bu aşamada, eğer karşındaki insanla ciddi bir şeyler düşünüyorsanız, bir hayat kurmayı düşünüyorsanız, tüm çamaşırları dökün ortaya. Hayır be, sevişmeyeceksiniz dur, o anlamda çamaşır değil, pis fesat. Eskiden yediğiniz bokları, birbir anlatın. Maksat dürüst olmak. Son derece kıskanç bir sevgiliye bile "Eskiden grup seks yapmıştık." diye anlatırsan, sırf dürüst olduğun için seni yine de terk eder asdfg. Ne bekliyordun ki olm, Türk Kızı bu, ama sen yine de dürüstlüğü elden bırakma. Sadık ol her zaman, başkalarına bakma, baksan bile "Öf memelere bak." deme. Deme onu, bak, iç geçir, eğ kafanı yürü.

Bunları da karşılıklı yaptıktan sonra, elimizde saygı, sevgi ve dürüstlük oluyor. Olay bu noktaya geldiğinde iki insan birbirine bağlanmaya başlıyor. Sürekli birbirini görme isteği, sesini duyma isteği hakim oluyor bünyeye. Yani bağlılık patatesse, şaka şaka değil, yok öyle bir şey. Bağlılık olayını da çözdükten sonra olay aşka doğru gidiyor.

Havada aaaaaağşk kokusu vaaaağr.  Evet artık aşık olmak için her şey hazır. Bunları uyguladıktan sonra, aşık olmamanız için hiçbir sebep kalmıyor. Artık katıksız, yalansız, saygı sevgi çerçevesinde, birbirinize bağlı şekilde bir aşk yaşayabilirsiniz. Afiyet olsun. Servis önerisi olarak da, Patates'le servis edilmesi önerilir.

Bu kadar uzun olacağını tahmin etmemiştim ama, konu aşk olunca insanın yazdıkça yazası geliyormuş meğerse. Ne güzel şeylermiş onlar. Uzun süredir yaşamadım, belki de bu kadar titiz olduğumdan, bilmiyorum. Ama tüm bunları öğrenmeme sebep olan eski sevgililerime selam ediyor, teşekkür ediyorum. Hepiniz iyi ki vardınız. Önümüzdekilere bakacağız artık. Tabi bu saatten sonra önümüze bir şey gelirse. Önümüz derken, "I don't want to see the back, I want to see the front" manasında.
Arkayı görmek istemiyorum,
Bana önünüzü gösterin.
                                        -Fatih Terim

Öperim hepinizi.
Patatesin kilosu 2 lira etmez, bu bendeki aşk olmasa. 




Ağustos 01, 2013

Gereken Cesaret


Yağmur yeni dindiğinden, sokaktaki bar masalarının üstündeki tenteler geri çekildi. Bulutların arkasından, zorla yeryüzüne vuran gün ışığı Buse'nin masmavi gözlerini aldı, gözlerini kısarak bakmaya devam etti Ali'ye. Ali de Buse'nin gözlerinin kısıldığını görünce dudaklarını çok az oynatacak kadar ufak bir tebessüm etti. Buse'de bir hareket yoktu, Ali'nin az önce söylediklerinin etkisindeydi hala. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Nasıl ayrılabilirlerdi? Üstelik hala severken. Bir an için Buse, kaşlarını çattı. O an, ilişkileri bitiren "Günümüz Sebepleri"nden nefret etti. Ali, "Konuşmayacak mısın?" dedi. "Söyleyecek bir şey bırakmadın ki, sen her şeye karar vermişsin." diye cevapladı Buse. O an imkanı olsa, Ali'nin suratının tam orta yerine önündeki 70'lik ve yarısı dolu olan bira bardağını geçirebilirdi. Ama yine de kıyamazdı, yapamazdı. Ali konuşmaya başladı: "Sen çok iyi, çok düzgün bir insansın. Mükemmel bir sevgilisin. İlişkimiz çok yolunda, hiçbir problem yok. Sadece bu kadar sorunsuz olması beni çok korkutuyor. Bu kadar sorunsuz giderken, her an bir sorun çıkabilecekmiş gibi korkuyorum. Bu da beni çıldırtıyor. Ben bu olayı bitirmek istiyorum." Buse duyduklarına inanamadı. Böyle bir sebep olabilir miydi? Gözünden akan tek damla yaş, gözündeki rimelin rengini alarak dudaklarına kadar süzüldü. Gözyaşı dudaklarında yayılırken, konuşmaya başladı. "İşte tam bir korkak erkek kaçışı. Sizi bu yüzden asla anlamayacağız. Bir çok kişinin düşlediği şeye sahip olmak neden sizi bu kadar korkutuyor? Ama biz size dersinizi veremiyoruz çünkü sizin dersten anladığınız sadece dayak yemek.Yalnız kalmaya mahkumsunuz, hepiniz korkaksınız. Tüm erkeklerin Allah belasını versin." dedi ve tam devam edecekken tam yanlarındaki masada oturan kel kafalı, kulak hizasından başlayıp çenesine doğru yoğunlaşan sakallı, bu havada kısa kollu t-shirt giyen iri yarı adam konuşmaya müdahale etti: "Neden şimdi tüm erkekleri gömüyorsun ki?" Buse şaşkınlıkla iri adama baktı ve "Siz de kendinizi bu duruma düşürmeyin o zaman." demesine kalmadan Ali lafa atıldı "Kardeşim sen ne karışıyorsun, sevgilimle aramda olan bir şey." dedi. Adam Ali'ye öyle bir bakış attı ki, "Allah'ın denyosu, deminden beri dinliyorum sizi, böyle sebepten kız mı bırakılır ulan dingil!" diye bağırdı ve ayağa kalktı. Ali ve Buse de ayağa kalktı. Ali cücük gibi boyuna bakmadan iri adam doğru hallenince, Buse aralarına girdi ama Buse'nin de boyu, iri adamın iri yumruğunun Ali'nin gözünde patlamasına engel olamadı. İri adam, Ali'nin gözüne "cuk" diye oturan yumruktan sonra, sırtı soyuk soyuk olan deri montunu, asılı durduğu sandalyeden aldı, sırtına geçirdi ve Buse'nin kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Buse önce şaşırdı, sonra gülümsedi. İri adam uzaklaşırken, Buse çantasından çıkarttığı ve o şaşkınlıkla birayla ıslattığı pamuğu Ali'nin gözüne bastırıyordu. Derken Ali, Buse'nin pamuğu bastıran elini tuttu, pamuğu gözünden çekti, Buse'nin gözlerinin içine baktı. "Seni seviyorum, lütfen beni affet." demesine kalmadan Buse Ali'nin ağzına doğru bir tokat attı, "Çok rica edicem, film-dizi klişelerine girme." Ali o an şaşkınlığını gizleyemedi. "Nasıl ya, olayı özür dilemeye getiricem, sen ağzıma vuruyorsun." dedi ve "Ağzına vurmam az bile." diye bir cevap aldı. Bir süre daha konuştular, sonra sarılarak kalkıp uzaklaştılar. Barışmış gibi bir halleri vardı. Olan, masalarındaki hiç dokunulmamış patates tabağına olmuştu. Patatesler boynu bükük kalmıştı...

Peki o iri adam ne demişti Buse'nin kulağına...

"Ben ona gereken cesareti verdim, şimdi top sende..."



Mr. Patates
Gururla sundu.