Eylül 19, 2012

Mimine Kurban!

Cessiecim tekrar mim vermiş. Blog tarihimde ilk defa iki yazım üst üste mim yazacağım. Hadi bakalım :

Favori rengin?
Kıyafet seçimlerimde genellikle siyah ve koyu renkler. Ama her rengin koyusu değil tabi. Pembe dediğimiz renk, koyu olsa bile, yine pembedir yani. Bu soruya tek cevap vermem istense, tabii ki siyah derim.

Favori hayvanın?
Favori dediğim bir hayvan yok açıkçası. Köpekleri çok severim. "Sevmiyorum" diyemesem de, alıp oynaşmaktan hoşlanmadığım tek hayvan kedi. Yavru kedi değil ama, böyle büyümüş olan kedileri alıp da sevemem. Eşek arısından da çok korkarım.

Favori sayın?
4 ve 7.

Facebook? Twitter?
İkisi de oldukça aktif olarak kullandığım sosyal ağlar. İkisinin de rahatsız edici yönleri olduğu gibi, iyi yönleri de bir hayli fazla. Olay sadece, faydalı kullanabilmek. Twitter'daki futbol tartışmalarının sürekli TT olması çok itici bir durum. Ama bundan rahatsız olduğum için TT listesini WorldWide yaptım, artık rahatım. Facebook için de, istemeyenlere oyun isteğinin gönderilemeyeceği bir sistem yapsalar, çok daha tatlı olacak. Ayrıca böyle her türlü, dini, din karşıtı, siyasi ve siyaset karşıtı sayfalar kapatılsa, hatta hiç açılamasa falan. Bu tip şeylerin yeri sanal alem değil, olmamalı.

Tutkunuz?
Tabii ki 8 yıldır yarı hobi, yarı meslek olarak hayatımda olan müzik. Müzik yapmadığım bir hayat düşündüğümde, işin içinden çıkamıyorum. Öyle bir hayat yok çünkü ya, olmamalı yani. Tabi sadece çalmak değil olay. Müzik dinlemediğim neredeyse hiçbir gün yok. Bu onu tutku yapar mı? Bunlar dışında, bazı çeşit kitaplar ve bazı filmler ciddi anlamda tutkunu olduğum şeyler. Bir de ailem tabii ki.

Hediye almak mı, vermek mi?
Tabii ki de almak. Yani hediye vermek benim için her zaman işkence olmuştur. Aslında hediye vermek değil, bir hediye verebilmek için önce bir hediye alabilmek lazım. Alması çok büyük sıkıntı. Ne alacağına karar vermek falan. Hiç bana göre değil. Zira bir çok arkadaşıma doğum gününde ya da herhangi bir özel gününde, hediye almayı gerektirecek bir gün geldiğinde, "Ne istiyorsan söyle, uğraştırma beni." diye sorarım mutlaka. Tabi öyle hediye olarak, çerçeve, şamdan, kupa bardak alacak kadar da yaratıcılıktan uzak değilim ki, eminim sen de böyle düşünüyorsun zaten değil mi?

Favori günün?
Kesinlikle cumartesi.

Favori çiçeğin?
Çiçek olarak sayılmaz ama babamın balkonda saksının içinde yetiştirdiği biberlerin görünüşü çok hoşuma gidiyor. Caps de vereyim.

Babamın biberleri
Cessie'ye mimi için teşekkür ediyorum ve isteyen herkesi mimliyorum. Nil'i özel mimliyorum ama, o yazacak!

Patates'in çiçeği olacaktı en büyük tutkum o olurdu muhtemelen.

Eylül 13, 2012

Haydi Mimimimimimimimimimimi Yar!

Efendim merabalar yine ben.

Çok çok sevgili Cessie gayet eğlenceli bir mime yanıt vermiş ve sonrasında da katılmak isteyenleri mimlemiş. Ben de direkt olarak üstüme alındım tabi. Başlıyorum.



***

Günün nasıl geçti?
Yorucuydu. Şu eğitim hayatının her evresine başlamasından daha zor bir şey var, o da bitirmesi. İlişik kesme işleriyle uğraştım. Bir kağıda 8 ayrı mercîden imza almak falan yorucu alıyor. Bloklar arası bir maraton gibi, bir oraya bir buraya derken evdeyim. Blog başlığımı değiştirdim ayrıca, güzel olmuş mu?

İsim vermeden bahset;
Sürekli aklımda ya. Sürekli değil aslında, bazen geliyor aklıma. Çok da sık sayılmaz. Gelmiyor, gelmiyor; geldiğinde de gitmek bilmiyor. Ay dünyaya doğru osursa falan bile imkansız yani. Ayın dünyaya osurması kadar imkansız. Anla halimi.

Neden hep cam kenarı?
Aslında değil. Yani tercihen tabii ki cam kenarı candır ama bazı kurallarım var. Güneş geliyorsa tabii ki oturmam. Kafayı cama dayayıp 3 - 5 şarkı dinlemek için süblimleşmek yerine, kafamı dik tutarak 3 - 5 şarkı dinlerim. Uzun bir yolculuksa veya şehir içi otobüs motobüs olaylarında da, son durakta ineceksem eğer, o zaman cam kenarına otururum. Çünkü bende hep bir gerilim, hep bir korku oluyor ya. Sanki ben cam kenarına geçince, yanıma biri oturunca ve otobüs tıklım tıklım dolunca, istediğim durakta asla inemeyecekmişim gibi hissedip fena şekilde geriliyorum. Oturduğum o yerden asla kapıya ulaşamayacakmışım gibi hissediyorum. En iyisi son durak ya, temiz. Herkes iner, rahat rahat yayıla yayıla inerim. Ya da aslında ineceğim durak son durak değilse ve son durağa yakınsa birazcık, son durağa kadar bekler, orada iner, sonra geriye yürürüm. Yürümeyi seviyorum aslında ben. Nereden nereye geldik ya. Klasik Mr. Patates olayı oldu. Devam edelim.

Bugün kendin için ne yaptın?
Burger King'e gidip acımadan Steakhouse yedim. Ölümüne yedim ama. Birazdan da kendim için Caffe Palermo'ya gidip 1 Filtre Kahve ve 2 adet Americano içeceğim.

Twitter Anasayfa'nı aç, gözüne ilk takılan!







Düşün ki o bunu okuyacak;
Sen de biliyorsun ki şansımız yok. Seni kimseyle paylaşmak istemediğim bir gün elbet gelecek. Seni çokca sevdiğimi de biliyorsun zaten.

Kahkaha atmana neden olan karikatürler : 





Klavyeye bakmadan bir şeyler yaz:
Zaten genelde klabyeye bakmadan yazıyorum yani. Bu konuya özel ne yazılır ki bilemiyorum? Bir yerde zortladım ama nerede bilmiyorum. 

Cümle düşün, sonra yerlerini değiştirerek yaz:
seni diye Ben sevdim mi ellerin olsun ?

Ctrl+V yap: 

Mim eğlenceliymiş oldukça ya. Sağolsun Cessie. 
Ben de o zaman buradan Serapus ve Nil'i mimledim gitti. Ama tabi, herkes üstüne alınabilir.
Baya eğlenceli oluyor. Bazı kısımlarda derin bir ah ohh falan bir şeyler çekiliyor ama, genel olarak eğlenceli. 

Patates yeni yüzüyle karşınızda. 

Eylül 12, 2012

Erkek Depresyonu vs. Kadın Depresyonu

Selam.

Viski mi ki o?
Depresyon kötü bir şey. Ömer Üründül gibi yorum yaptım resmen. Adam Messi için "Messi iyi topçu." demişti ya. Sanki biz bilmiyorduk. Aynen o durum oldu işte, ben demeden önce sanki depresyonun kötü bir şey olduğunu bilmiyordunuz. Ama biliyordunuz bence değil mi? Güzel.

Zamanında Göksel iyi ekmek yemişti bu depresyon olayından. Depresyondayım diye bir şarkı yaptı ve aldı yürüdü, çok da güzel oldu. Hatta ben bir iddiada bulunmak istiyorum. Şöyle ki, "depresyon" kelimesinin tam anlamıyla lûgatlarımıza girmesi de bu şekilde oldu. Yani öncesinde illâ biliniyordu ama, o şarkı çıktıktan sonra daha da bir yaygınlaştığına inanıyorum ben. Nasıldı sözler? "Depresyondayım, unutuldum, aldatıldım. Sevgilimden ayrıldım, çok yalnızım."

İşte ben bu duruma biraz ön yargılı bakıyorum. Yani depresyon olayının her şekilde, sevgiliye, yalnızlığa bağlanması çok yanlış. İnsanlar gayet sevgilisi varken, çok arkadaşı varken, her şey yolundayken bile depresyona girebilirler. Öyle sanıldığı gibi değil. Yani diyorum ki Depresyon=Bunalım değil. Daha farklı bir şey depresyon. Bir de şimdi bunun bir çeşidi var ki zaten bu yazıyı yazma sebebim sizlere "ERKEK DEPRESYONU"nu anlatmak.

Kadınların depresyonundan oldukça farklı olduğunu düşünüyorum ben mesela. Depresyondayken, kadınların erkeklerden çok daha güçlü olduğu bir gerçek. Kadın depresyonda olsa bile, bunu dışarı yansıtmak istemez. Mesela dışarı çıkacakken yine makyajını yapar, dışarıdakiler bir problem olduğunu anlayamazlar. Erkeklerde tam tersi bir durum söz konusudur. Mümkün olduğunca yansıtmaya çalışırlar. Ama şöyle de bir durum var. Yansıtmaya çalışırlar ama, dışarı çıkarlarsa... Bu gösteriş amaçlı değil tabi. Erkeğin olayı bu. Aslında yanlış bir cümle kullandım ama değiştirmeyeceğim. Erkekler yansıtmaya çalışırlar deyince kasıtlı gibi oldu, evet. Ama onun gerçeği şudur ki, yansıtmamak için bir çaba sarfetmezler. Bu da dışardan bakanların anlamasını sağlar bu durumu.
Erkek depresyonu vs. Kadın depresyonu için
bu görsek kullanabilir bence, ha?
Kadın ve depresyon deyince esrarengiz şekilde akla ilk gelen şeylerden birisi çikolata. Daha spesifik konuşursak, Nutella. Aslında bunun sebebi de çok açık. Bir çok kadın dış görünüşüne önem verir (normal olarak) ve bir estetik kaygı söz konusudur. Kilo almak istemez, formda kalmak ister hep. Ama depresyondayken bunlar umrunda olmadığı gibi bir de çikolataya abanır. Çünkü bu kendini cezalandırma şeklidir. Erkeklerde ise bu durum farklı tabii ki. Erkek daha çok alkole vurur kendini. İçer, içer ve içer. Sonra bir yerde sızıp kalır. Rezillik çıkarır. Kendini acınacak hale getirir. Normalde çok alkol aldığında bile çok etkilenmeyen bir insan olsa bile, depresyonun da getirisi olan bazı psikolojik şeylerden dolayı kendini acınacak hale düşürmek için düşer. Sersefil kalır ortalıkta ve kendini bu şekilde cezalandırmış olur. Tabii ki kadınlar alkol almaz demiyorum, alkol alarak depresyon yaşayan kadınlar da yok değildir.


İnsan Behlül bile olsa depresyona girebilir. 
Erkeklerin kadınlara göre şanslı olduğu bir konu da, depresyonda şekil - şemâl değiştirme olayıdır. Kadınlar genellikle saçlara odaklanır. Kestirirler, boyatırlar, kaynak yaptırırlar, şeklini değiştirirler falan filan. Çünkü depresyon anında veya sonrasında insanın kendini beğenmemesi ve bir şeyleri değiştirmesi gerektiği gibi bir tribe girilir. Erkeklerde bu daha kolaydır ve kesinlikle depresyon halini belli eder. Mesela sakal. Sakal bırakır. Daha doğrusu, sakal bırakmaktan ziyade, traş olmayı bırakır. İsterse kadınlar da sakal bırakabilir tabi ama, daha önce rastlamadım hiç. Bir kaç bıyıklı gördüm o kadar. Neyse. Böyle Robinson Crusoe gibi dolaşırlar. Saç sakal birbirine karışır falan. İşte bu, önceki bahsettiğim "Yansıtmamak için çaba göstermeme" olayı. Görürlerse görsünler, anlarlarsa anlasınlar gibi bir düşünce hakim olur genelde.

Zaten şimdi genel manada kadın ve erkeğin yaşadığı depresyonu bir tutmak doğru olmaz. Çünkü kadınla erkek bir değil. Çok farklı. Bir eşitlik tribi var evet. Mesela en basitinden karşılaşılan ama mecbur olunan zorluklar var. Mesela erkek sünnet olur, kadın adet görür. Kadınınki daha çileli. Erkek askere gider, kadın doğum yapar. Yine kadınınki daha çileli. Askerlik dediğin belli bir zaman dilimi, ama doğum dediğin şey çiftin kararına göre 2 kere 3 kere 4 kere olabilir ki sezaryen diye bir şey var, bildiğin bıçak altına yatmak. Neymiş yani, kadınla erkek aslında eşit değilmiş. Kadın olmak daha zormuş. Müşterek bir hayat yaşamak lazım tabii ki ama, yine de kadın olmak zor be abi. Zor yani baksana. Zaten zor olmasa, cennet babaların ayakları altında olurdu. Ama gel gör ki, genelde babaların ayakları kokuyor. Ne alakası varsa şimdi.

Kısacası dostlar görüldüğü gibi bir farklılık söz konusu. Bu depresyon "sevgili" yüzünden olursa, daha da kötü tabi durum. Bir ayrılık sonrası kadınlar çabuk toparlanırken, erkeklerin uzun yıllar kendine gelemediği de gerçektir yani. Hatta erkeklerdeki genel bir trip vardı intihar etmekle alakalı. Hemen intihar etmek ister. Bazen bu tamamen ilgi çekmek için olsa bile, yine de temkinli yaklaşılmalıdır çünkü o anki psikolojiyle, her erkek bunu yapabilecek potansiyele sahip olur.

Patates depresyondaydı bikeresinde. Değişiklik olsun diye kabuğunu soydurmuştu. Çıplak kalmış dingil.

Eylül 10, 2012

Ruh İkizi

Salam.

Salam derken, Selam manâsında. Azerîcem çok iyidir. Ne kadar da çok şapkalı harf kullandım öyle. Çok seviyorum şapkalı harfleri. Daha edebî bir insanmış gibi gösteriyor. Ota boka kullanasım geliyor. Bôkâ. Yeter.

Şimdi böyle bazı şarkılarda olur ya, bir şekilde şarkı gider gider ve bir anda verilen bir esle, bambaşka dünyalara yelken açılır. İşte tam olarak onu yapacağım şimdi.

Tam olarak bu işte.
ES!


Ruh ikizi diye bir gerçek var. Fiziksel olarak farklı ama, ruhsal olarak kopyala yapıştır durumu. Her insanın mutlaka var ruh ikizi. Ama bu olayın sadece "ikiz" olmaktan ibaret olduğunu düşünmüyorum ben. Çünkü dünyada neredeyse 7.000.000.000 insan olduğunu düşünürsek, her insanın 8 - 10 tane ruhdaşı olabilir. Ruhdaş kelimesini de uydurdum şu an. Ama asıl mesele, o ruh ikizlerini bulmak değil mi? Ya da onların bir şekilde seni bulması. Çok zor bir durum bu. Acaba bu ruh ikizi hangi ilçede, hangi şehirde, hangi ülkede? Başka bir ülkede de olabilir bahsettiğimiz insan. İlla aynı dili konuşmaya gerek yok. İnsan olmanın getirisi olan ortak özellikler, din, dil ve ırk dinlemiyor biliyorsunuz. Bununla ilgili sanırsam Hangover Part II'dan bir alıntı yapabilirim. Kahramanlarımız Thailand'dayken buldukları bir uyuşturucu kuryesi maymun, toplu taşımayla seyahat ederken, Alan'ın bir keşişin çükünün yerine koyduğu şişeyi kemirmeye başlayınca herkes gülmekten kırılıyor. Bunun üzerine Alan diyor ki : "Bir maymunun bir penisi dişlemesi her dilde komiktir."  Şimdi bu lafın üzerine ben ne söyleyeyim? Kapak gibi laf.

İşte filmdeki o sahne. 

Bir çok insan malesef bu bahsettiğim ruhdaşını bulmadan ölüp gidiyor. Çünkü genelde öyle bir kaygı yok. 30 yaştan sonra herkeste tek bir kaygı oluyor : "Olm evde kaldım resmen, ilk bulduğuma basayım nikahı." İşte bu yüzden ruhdaş arama olayı yalan oluyor. Gerçi arasan ne olacak, bulabilecek misin? Umutsuz olmayın, bulunuyor be abi.

Olay bu değil tabii ki.
Mesela bu lanet olası teknoloji çağında, Facebook, Twitter falan gibi yerlerde karşınıza çıkabilir. İnternet aşkı diye bir durum vardı yakın geçmişe kadar. Bu durumu garipseyenler olduğu gibi, bu şekilde ekmek yiyen de çok insan oldu. Ama söyleyin bana, sosyalleşmenin bile kucaktaki laptopla olduğu bu zamanda, sokağa çıkıp ruhdaş aramak samanlıkta bulamadığın iğneye bir de iplik geçirmeye çalışmak gibi değil mi? Faydasız yani.

Peki bu ruhdaşla illa evlenmek mi lazım? Tabii ki de hayır. Yani neden evlenmek gereksin ki? Gayet arkadaşlık ederek de çok eğlenilebilir. Önemli olan onunla konuşurken değerli hissetmek ve hissettirmek. Ya da gülümsetebilmek ve gülümseyebilmek. Zaten önceki yazımı okuyanlar gülebilmek için nasıl bir motivasyon yarattığımı biliyorlar.

Fakat günümüzde mevcut başka bir durum daha var, biraz tatsız bir durum bu. Efenim bu duruma RUH ÖKÜZÜ diyebiliriz ki zaten yaygın olarak kullanılan bir terim. Bulduğunuz kişinin ruh ikizi mi yoksa ruh öküzü mü olduğunu ayırt etmek de gayet kolaydır. Arada ince bir çizgi falan yoktur yani. Muhteşem zeka oyunlarına ya da böyle planlı kurgulu işlere gerek yoktur. Nasıl mı ayırt ederiz? Abi bir insan baktığında öküz olduğunu ilk bakışta anlayabilirsin. İlk bakışta anlamasan bile 3 - 5 kelam ettikten sonra kafanda bir yargı oluşur zaten. Eğer o kişi sana göre bir öküzse, ruhdaşlık kasmaya çalışma hiç, uzaklaş oradan.



Patates'in ruh ikizi mi? Soğan ve elma tabii ki de.

NOT: Otobüslerdeki tutamaçlar var ya yukardaki, onlarda böyle ilginç bilgiler yazan kağıtlar falan oluyordu. Orada diyordu ki, "Patates, soğan ve elma'nın tatları aynıdır. Hepsi tatlıdır. Farkı yaratan şey kokularıdır." Bu ne demek? Ben de anlamadım ki.

Eylül 06, 2012

Her Şeye Rağmen Gülebilmek mi?

Dişlerinizin olmaması gülemeyeceğiniz anlamına gelmez.
Selam.

Hahahahahahahahahha ya da Eheheheheheheheheh ya da Dksşdlnflsknlakndk.

Ne ifade etti bunlar size? Evet, tam olarak bahsettiğim şey : Gülmek. Bence çok güzel bir şey. Bünyeye faydaları falan filan kanıtlanmış, ömrü uzattığı konuşulan bir çeşit eylem. En basit tanımlaması tabi bu. Şimdi oturup gülmek nedir anlatmanın lüzumu yok.

Ne çok çeşidi var değil mi? Tebessüm etmek, sırıtmak, kahkaha atmak, yarılmak, çatlamak, yerlere yatmak, sandalyeden düşmek gibi bir çok tabir var gülmeyi anlatan. Cem Yılmaz'ın bir lafı var hani, "Gülmek ihtiyaç değil, gülmek lükstür. Zeytin-peynir değil, gülmek havyardır." diye. Ne kadar doğru söylemiş. Yani gülebiliyorsanız, kendinizi şanslı sayın. Hele bir de beleşe gülebiliyorsanız, o zaman sizden daha şanslısı yok.

Gülmek için komik bir şeyler olmasına gerek var mı? Bazı insanların bu soruya cevabı "Evet." Ama bu soruya "Hayır." cevabını verecek kadar optimist insanlar da olmalı dünyada. Oraya birazdan geleceğim. Komik bir şey olmadan nasıl güleriz diye geçiyor olabilir aklınızdan. Bir sürü örnek vermeye çalışacağım.


Her şeyden önce, gülmek bir çeşit imza gibi, bir çeşit mühür gibi. Parmak izleri var ya, her insanın kendine özel, gülmek de öyle değil mi? Mesela Zerrin Özer gülüşü diye bir şey var. Veya Saba Tümer nasıl meşhur oldu sanıyorsunuz? Alışılmışın dışındaki gülüşü, onu akıllara kazıdı resmen. Sev ya da nefret et, karanlık bir odaya kapatıp o gülüşü dinletseler Saba Tümer olduğunu anlarsın değil mi? Bak işte, imza gibi.

Klişenin Allah'ı bir laf var : "Her şeye rağmen gülmek lazım." Şimdi bu lafın doğruluk payı var. Her boka gülmeye gerek yok tabi. Mesela ölüme gülünmez ki bunu söylememe bile gerek yok. Ama diğer her şeye gülmek lazım, biraz da "Siktir çekmek" lazım. Bak, adam Siktir Etmek üzerine kitap yazmış, demek ki boş bir uğraş değil bu. (Bkz; John C. Parkin - Fuck It)

Gülmek biraz da motivasyon işi. Yani idmanlı olmak lazım. Bilinçaltımızda hep gülme eylemi olmalı. bir köşede durmalı o. Mesela motivasyona kendinizi sevmekle başlayın. Çünkü insan kendini sevmeli. Hatta insan yeri geldiğinde bencil olmalı. Çünkü bu hayat sizin hayatınız. Baş rolde siz varsınız. Yardımcı oyuncuları iyi seçmek sizin elinizde. Hepsinin Oscar'lık olmasına gerek yok. Oscar'lık olan siz olun.

Nasıl mı gülelim? Nelere mi gülelim?


  • Mesela çok yakın bir arkadaşınız bir anda sizinle muhabbeti kesti. Tüm ilişkiyi bitirdi bir anda. Üzülmeyin, ne gerek var ki? Gülün geçin. Her aklınıza geldiğinde gülün ama. 
  • Aldatıldın mı? Sen kaybetmedin, o kaybetti. Unutma Oscarlık olan sensin. O sadece yardımcı oyuncu. Gül ve geç. 
  • İncir çekirdeğini doldurmayacak bir konuda, sevmediğin biriyle tartışırken sürekli gülümse ve dinginliğinden ödün verme. Emin ol hararetli hararetli düşündüğün şeyi kanıtlamakla uğraşmaktan çok daha etkili bir yöntem olacak. Ama sırıtma, ufak tebessüm et ve bunu yere bakarak yap. Emin ol karşı tarafı çıldırtabilirsin. Çünkü o dingil gülmeni istemiyor olacak.
  • Eski sevgilini mi özledin? Üzülme hiç, o sana dönmeyecek. Bil bakalım kim kaybedecek? Kahkahalarla gülebilirsin. Çünkü eski sevgiliyi ancak ne zaman özlersin biliyor musun? Artık ona layık bir insan olduğunu düşündüğün zaman. Yani ayrılmanıza sebep olan şey her ne ise, onu olumlu yönde hallettikten sonra. O andan sonra onun için 4 4'lüksündür. Ama onun bundan hiç haberi olmayacaktır. Bas kahkahayı. Hatta gülerken onu parmakla göstererek "Saaaalaaaaaak saaaaalaaaaak" bile diyebilirsin. Daha eğlenceli olacaktır. 
  • Paranı mı kaybettin? Kendine gül. Koca adam/kadın oldum hala parama sahip çıkamıyorum, ne kadar malım diye düşün. Üzülmenin bir manası yok. Ganj Nehri kadar gözyaşı döksen bile, -ki okurlarım arasında para için ağlayacak bir kitle yok- o para geri gelmeyecek. Bulan kişiye helal edip geç gitsin. Çünkü sen de biliyorsun ki, yolda giderken yerde bir 20'lik 50'lik bulsan atacaksın cebe. Emin ol sahibini aramak daha masraflı olacak. Git iki bira iç, bi de o yüzden gül. 
  • Tuttuğun takım maçı mı kaybetti? Parası senin cebine mi girecek abi? Salla gitsin. Oynasalardı kazansalardı. Kaçırdıkları şampiyonluğa yansınlar, sen işine bak gül geç. Hele hele tuttuğu takımı savunan arkadaş tartışmaları yok mu... Savunduğun şey için hiçbir şey kazanmayacaksın adamım. Üçüncü maddedeki tekniği kullan. Yere bakarak tebessüm et, karşı taraf sinir olsun. İyice şalteri atıp küfür ettiği zaman da bas kahkahayı.
  • Herhangi bir masa oyununu mu kaybettin? Aşkta kazanacağını düşün, sırıt böyle 32 diş. 
  • Aşkta mı kaybettin? Koy göte gitsin. Aşkta kim kazanmış ki la? O adonisli, six packli adamlar bile aşkta kazanamazken, sen aşkta kazanamamayı neden problem edesin ki? Tişörtünü kaldır, bira göbeğine bak ve şöyle sağlam bir kahkaha at. Erol Taş kahkahası olabilir mesela. Nur içinde yatsın. 
  • Kahven mi bitti? Tazelemeye üşeniyor musun? Ne!? Kardeşin de tatilde mi? Kahve tazelenmeyecek yani. Akşam daha rahat uyuyacağını düşün ve mutlu ol. Belki bir bardak daha kahve içsen güzelim uykun piç olacak. Olsun, piç olsun, yine de gül. 
Şimdi diyorsunuz ki bu adama noldu? Bu kadar optimizm iyi değil diye. Bu maddelediklerim ve buna benzer daha yüzlercesini tam anlamıyla yapabildiğimi mi düşünüyorsunuz? Boş versenize ya. Bir süredir ne kadar kötü, ne kadar içime kapanık, ne kadar saçma bir halde olduğumu bilemezsiniz. Okuduğunuz yazıdaki çoğu cümlenin başına "Keşke" koyarak benim düşüncelerimi anlayabilirsiniz. Çünkü ne yazık ki bu yazılanlar benim keşkelerim. Sadece yazının bu noktasına kadar optimist görünmek istedim, hepsi bu. Merak etmeyin, ki neden edesiniz zaten de, depresyonda falan değilim. Klasik kafa karışıklığı falan. Hani insanın bir noktada hayatı için bir yol çizmesi gerekir ve bu yola başlamadan önce bir çok konuda, bir çok seçeneği feda edip birini seçmesi gerekir ya, her anlamda onu yaşıyorum şu an. 

Yazarak rahatlama diye bir şey var. Doğru. Ama rahatlamak için böyle mi yazı yazılır? Bence böyle yazılmalı. Sizleri de karamsarlığa sürükleyemezdim. Seviyorum çünkü sizi. 183 kişilik bir kitle söz konusu. Her ne kadar 175 tanesi "İzle" butonuna tıklayıp bir daha uğramamış da olsa, hepsinin birer kere buraya tıkladığını bilmek bile huzur veriyor. 

Az önce bahsettiğim süreçte, boy gösterdiğim sosyal ağlar arasında da seçim yapmam gerekecek. Facebook, Twitter, Blogger ve Ekşisözlük arasında. 2si kalacak, 2si gidecek. Bakacağız, göreceğiz.

Patates karamsar, Patates'i böyleyken sevmeyin...