Mart 30, 2012

En İlginç Meslekler



Kuşlara Yem Attırıcılık : Bence bu çok garip bir meslek. Aslında meslek değil. Yani bunu yapan insanlar muhtemelen serbest meslek erbabı bile değiller, işsiz oldukları için böyle bir şey yapıyorlardır. Eminönü'ne gittiyseniz, Mısır Çarşısı'nın giriş kapısının çaprazında kuşlar çok olur. Orada mutlaka bir kaç tezgah vardır. 1 Lira'ya küçük bir kutu yem alıyorsunuz ve kuşlara atıyorsunuz. Olay bundan ibaret. Geçenlerde turdayken 15 dakikalık bir boşluğum vardı. Sultanahmet'te dikilitaşın orada oturdum bir banka. Bilmeyenler varsa söyleyeyim, o bölge baya bir yenilendi. Kuşların geleceği kadar güzel oldu yani. Orada da bir teyze vardı bu işi yapan. Önce biraz yem atıyordu rüşvet gibi sanki. Kuşlar toplanınca da ona buna salça oluyordu. Ciddi anlamda rahatsız ediciydi ama. Şöyle bir soru sorayım, o kuşları koşarak kaçırmamış bir insan var mıdır? Çocuklar koşup kuşları kaçırdığında, bu abla çocuklara fırça atıyordu kaçırmayın kuşları diye.

Trafikte Telefon Şarjı Satıcılığı : İstanbul trafiğinden her ne kadar şikayet etsek bile, bazı insanlar bunu lehlerine çevirmiş. Sadece ülkemizde değil, dünya genelinde telefon şarjının zamansız bitmesinden kaynaklanan problemler yüzünden, insanlar her an şarj aletine ihtiyaç duyuyor. Trafiğin durduğu anlarda bu abiler çıkarak ellerinde arabaların çakmak şeysilerine bağlanabilen şarj aletlerinden satıyorlar. Tek kullanımlık olduklarına şüphe yok tabi. Orijinalleri 100 TL civarıyken, bu abiler 5 - 10 TL'ye satıyor. Ha, o anda işini görüyor tabi, orası ayrı.

Ayaklı Parfümeri : Ellerinde Pierre Cardin veya D&G'nın fiyakalı torbalarıyla dolaşan bu abilerimiz, gözüne kestirdiği gençleri durdurur ve poşetin içini gösterir. Gizli gizli ve sakin bir şekilde bu parfümlerin çok kaliteli ve kaçak olduğunu söylerler. Ama öyle bi ortam oluşturur ki, sanki kokain falan satmaya çalışıyor. "Ot var kubar var" diye gelse, daha az panik yaparsın, o kadar geriyor insanı. Bu gerginlik sonunda, kendini parfüm almak zorunda hissediyorsun. Çünkü oradaki pazarlık, hiç hayırlı bir iş gibi gözükmüyor. Hani diyorsun, bari alayım da, poşetten ne çıkacağını görsün millet, kötü bir şey yapmadığımızı anlasın falan. Bu parfümlerin kokusu da 3 vakte kadar gitmiyor. 3 gün gitmiyor demek isterdim ama, öyle bir şey yok yahu. %50'lik bir kısmının su olduğunu düşünürsek, sıktıktan kısa bir süre sonra buharlaşıp gidiyor olsa gerek. Ama bi dk lan, kışın sıksak o zaman? Buharlaşmaz! Hatta donarak üstümüze yapışır ve 3 vakte kadar çıkmaz.

Şimdilik bu kadar.

Seyyar Patates satıcıları da türedir bu aralar.

Mart 25, 2012

Sercan Amca...


Selam.

Ben yaşlanıyor muyum? Doğru söyleyin. Daha 21 yaşımı yeni doldurdum halbuki. Tamam saçtan sakaldan dolayı büyük gösterdiğim bir gerçek. Ama ne kadar büyük gösteriyorum? 3 yaş? 5 yaş? 10 yaş? Mesela sen küçük bir çocuk olsan bana amca der misin? 6-7 yaşındasın mesela, beni gördüğünde abi mi dersin, yoksa amca mı? Ben olsam abi derim yani, amca potansiyeli henüz yok bende.

Amca demenin kuralları nedir peki? Neden amca dersin? Babanın erkek kardeşine amca denir diyen olursa, ağzına vururum acımam. Buradaki amca, o amca değil. Neyse kuralı ne bunun? Kaç yaş farktan sonra amca denir? Amca demeden önce yaşı sormak gerekir mi? Amca dediğin zaman karşındaki ne hisseder düşünülür mü?

Neden tüm bunları soruyorum? Sevdiğim kız bana amca dedi de ondan. Şaka şaka, öyle değil. Metrobüste 6-7 yaşlarında bir ufaklık, "Amca düğmeye basar mısın inicez biz." dedi. Yazık çocuğa, hiç takmadım. Çünkü amca dedi, bana diyor olamazdı bence. Sonra pantolonumdan tutup sarsınca, "Oha!" dedim, resmen bana diyordu lan. Dışarıya bakıp, "Bu metrobüs de iyi oldu" falan diye düşünürken -ki senelerdir aynı geyik, kaç sene oldu, hala alışamadık-, çaat bir anda amca oluverdim.

Gurur duydum dememi bekliyorsun ama, gurur falan duymadım, sinir oldum. Eğilip ona diyemedim şunları : "Canım benim, aramızda sadece 14-15 yaş falan var, bana abi demen lazım. Bak benim kardeşim var, o bana abi diyor. Hem ben de 3 sene önce liseden mezun oldum sadece. Gencim aslında ben. 21 yaşındayım, hala böğürtülü metal dinliyorum, ruhum çok genç. Evde falan top oynuyorum hala. Çizgi film izliyorum, Şirinler var biliyor musun sen? Jetgiller, Taş Devri falan bayılırım. Ama yenileri sevmem, Pepe falan bize ters. Ruhumuz yaşıt abisi. Abiyi de bırak, sen bana Sercan de, hatta kanka olalım Sörcın de."


Bu da böyle bir anımdı işte, çok içerlerdim dostlar bildiğiniz gibi değil yani. Üzüldüm lan resmen. Bari "Amca" lafını duymak üniversiteyi bitirdikten sonra nasip olaydı da, en azından çalışan bir insan olarak amca olmak daha normal karşılanırdı. Hala mektebe giden insana amca denir mi? Ama seni bulacam ufaklık, dur sen! Her şeyi hesapladım, her şeyi planladım. Benim çocuğum olduğu zaman, seninle arasında yaklaşık olarak 14-15 yaş fark olacak, tıpkı senle ben gibi. Sonra çocuğuma talimatı vereceğim ve sana "Dede!" diyecek. Sonra arkadan ben belireceğim ve "Beni hatırladın mı?" diyeceğim. "Sen de kimsin be?" diyeceksin. Ağzın bozuk olacak eminim, çünkü bu gençlik nereye gidiyor? Hofff. Sonra ben de diyeceğim ki :

Ben Mr. Patates.

Mart 24, 2012

Sercan Çok Güzel Gelsenize!





Selam Sercan'ın takipçileri,

Ben de Sercan'ın takipçisiyim ama şu an buraya yazan anlayacağınız gibi Sercan değil. Daha önce de bu geyiklere girilmiş belki hatırlarsınız. Amaç kendi blogumun reklamını yapmak. Bundan sonra yazacaklarım tamamen benim blogumla alakalı olacak yani. Yani kalan 3-5 satırda kendi blogumdan bahsedicem. Eeeh başlıyorum.

Ben Hakan, hatta Hakan Kurt. Blog dünyasına yeni atılmış olmama rağmen bu alanda oldukça deneyimliyim demek isterdim ama değilim. Daha önce kısa bir wordpress maceram oldu ama 15 yaşında blog yazan birinin blogları pek takip edilmiyor. Şimdi 21 yaşındayım, 6 takipçim var, biri fake. Bana gelince; grafik tasarım bölümünde okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Ayrıca bölümümün getirisi olan fotoğraf konusunda biraz bilgiliyim. Ekşi Sözlük yazarı olmaktan dolayı gururluyum ama nickimi söylemem. Hep acayip başlıklara yazıyorum. Türkiye'de her 60 saniyede 2 milyon kişinin porno izliyor olması gibi. Neyse konumuzdan sapmayalım, çok da uzatmak istemiyorum. 

Son olarak blog adresim: http://hakankurt7.blogspot.com/

Sercan'ı  merak ediyorsanız eğer şu an karşımda ice tea içerek telefonumdan fruit ninja oynuyor. Bu kadar.

Mart 12, 2012

Işıklı Ayakkabı...


Temmuz, 1993

"Olacak O Kadar" programının çekimleri, Ortaköy Camii'nin önünde yapılmaktadır. Levent Kırca bu sefer normal görünümündeydi ama. Farklı bir kılığa girmemişti.
Ufak bir çocuk, babasıyla birlikte her zaman olduğu babasıyla birlikte çıkarlar ve Ortaköy'e sahile gelirler. Ortaköy Sahili'nin girişindeki midyecilerden en tonton olan amca, bu ufaklığı her gördüğünde hemen çubuğa sardığı midye tavayı uzatırdı ve ücret de almazdı. O midye tava, ufaklığın haracı, rüşveti gibi bir şeydi. 2 yaşındaki bu ufaklığın, salıncakta sallanmaktan önceki en büyük aktivitesi küçük iskemleleri olan çay bahçesinde, sıcacık bir açık çay içmekti babasıyla beraber. Çay bardağını öyle bir tutardı ki, sadece baş parmak ve işaret parmağıyla en üst kısmından. Geride kalan üç parmağı ise havaya kalkmış bir şekilde çayını şapur şupur içerdi. Çay bahçesinin sahibi ise, tanıdığı ve çok sevdiği bu ufaklığın çay içişine her seferinde hayret eder bakardı. 2 yaşında bir çocuğun nasıl böyle düzgün çay içtiğini anlamadığını dile getirirdi sürekli. 

Çay bahçesinden kalkan ufaklık salıncaklara koştu. Parkta doyasıya eğlendikten sonra her zaman yaptığı gibi denizin kenarına gitti. En uca gidip kafasını yine uzattı aşağıya. Sonra babası onu tuttu ve parkın olduğu yerden, sahilin iç kısımlarına doğru gittiler. Ufaklık yürürken sürekli kafasını arkaya doğru çevirip, ayakkabılarının topuklarına bakıyordu. Çünkü babası ona ışıklı ayakkabı almıştı. Her adımda ışığın yanıp yanmadığını kontrol ediyordu. 

Olacak O Kadar'ın çekimlerinin olduğu yere geldiler. Baba durdu, çekimin olduğu yeri gösterdi ve çekim yaptıklarını söyledi. Bir süre kadar çekimi izlediler. Bir anda ufaklık kalabalığı elleriyle ayırarak setin ortasına girdi ve Levent Kırca'nın yanına gitti. Ceketini çekiştirerek "Baaak benim ayakkabılarımaa, ışıklııı. Hem dee babam aldı" Levent Kırca şöyle bir döndü, ufaklığa baktı. "Kimin bu tosun yahu?" diyerek ufaklığı kucağına aldı, mıncıkladı mıncıkladı, öptü, gıdıkladı. Ardından ufaklığın babasıyla o klasik, bol maşallahlı konuşmalar yapıldı ve ufaklık babasının elinden tutarak eve doğru yol aldılar.

Bu küçük anı, ufaklığın 21 yaşına geldiğinde kesinlikle hatırlayamayacağı ve babasının ona hatırlattığı bir anı olarak yer etmişti. Ufaklık bu anıyı duyduğunda ise bloguna yazmadan yapamazdı.

Evet, ufaklık benim, babam da benim bizzat orijinal, biyolojik ve bitanecik babam.

Ufaklığı görmek için tıklayabilirsiniz.

Saygılar efendim.

The Monday Syndrome : Rise of the Liquid Bleach

Erdil Abi tam da bizimkileri anlatmış.
Selam.

Hiçbirimiz Pazartesi'yi sevmiyoruz. Çünkü çirkin yani, çok çirkin. Böyle çirkeeef, şirreeeet, laneeet bir gün. Tüm sebebi de haftayı başlatan gün olması değil mi? Yani haftayı başlatan gün, iş başı yapılacak gün, okula gidilecek gün Perşembe olsaydı, bu sefer Perşembe Sendromu olacaktı ve Perşembe'yi sevmeyecektik. Biz illa ki sevmeyecek bir şeyler buluruz. Uzaylılar rahat olsunlar yani.

Efendim, Pazartesi zaten hali hazırda yeteri kadar çirkin değilmiş gibi, bizim evde Pazartesi günler daha da boktan bir hal alıyor. Sebebi derseniz, büyük harflerle yazarım : TEMİZLİK. Evet bizim evin temizlik günü Pazartesi. Temizlik varken evde olmaktan nefret ediyorum, hele bir de günlerden Pazartesi'yken falan, oof aman yani. Allah'ını seven üzerime Vileda'ya düşmüş toz bezi atsın. Ben bu temizlik günlerine kaç adet siyah tişört kurban ettim biliyor musunuz? Bir de hiçbir şey olmamış gibi yıkanıp, katlanıp dolabıma konuyor, anlamayayım diye. Sercan salak mal olduğundan anlamaz zaten di mi? Sonra dolabı açıyorum, diyorum ki bugün siyah giyeyim. Alıyorum giyiyorum. Aynanın karşısına bir geçiyorum! "ANANI!". Çamaşır suyu bulaşmış! Nedense bu çamaşır suyu, her defasında en sevdiğim tişörtlerime bulaşıyor. Belki de en çok siyah sevdiğim içindir bilemiyorum. Zaten mahvolmuş tişörtüme bakarken çileden çıkmak üzereyken, anneannem bardağı taşırmak için uğraşıyor : "Giy çocim nolcak, ufacık yerine bulaşmış."


Bir de anneannem temizlik konusunda çok hassas. Arkadaş ya, kitaplıktaki tüm kitaplar indirilip tozu alınır mı ya? Bir de nasıl bir azimse artık, sırasını falan da bozmamış. Çünkü anlatmıştım bilirsiniz, yani okuyanlar biliyordur. Kitaplığı ilk aldığımda romanları falan belli bir düzene göre dizdim. Gregg Loomis, Dan Brown, Sidney Sheldon diye gidiyordu. Ananem bu hiyerarşiyi beğenmemiş olacak ki, onları boy sırasına göre dizmişti. Ben de çıldırmıştım. Ama artık öğrenmiş. Neyse.

Anneannemin bu hassaslığı, başta annem olmak üzere herkesi çıldırtıyor evde. Anneannemin bacağında bir sorun vardı bir aralar, kalkamıyordu pek fazla. Temizlik de yapamıyordu doğal olarak. O zamanlarda şöyle bir cümle sarfetmişti anneme : "Sen hep üstün körü yapıyorsun, her yer toz içinde." Sonrasında iyileşti ve sahalara geri döndü. Üstelik çok hızlı bir dönüş yaptı anlayacağınız gibi. Annemin temizlediği yerleri, tekrar kontrol ediyor ve beğenmezse üzerinden geçiyor, tekrar temizliyor.

En garip yanlardan birisi de şu, bugün yatıyordum. Temizlik başlamıştı. Gözlerim kapalı, onları dinliyorum. Yemin ederim size, temizlik yaptıklarını bilmesem, annem ve anneannemin FBI'de özel detektif olduklarını falan düşünebilirdim. Diyaloglar onu gösteriyordu çünkü :

-Salon?
+Temiz.
-Banyo.
+Hallediyorum. 
-O zaman gidelim.
+Nereye?
-Yatak odasını temizlemeye.
+Her yeri temizlemek zorunda mıyız anne?
-Bugün pazartesi unuttun mu?
+Tabi ya.

İşte böyle sevgili dostlar. L.A.P.D.*'den fırlamış gibi takılıyorlar böyle. Ben de çekirdekten yetişiyorum falan. Şahane yani.

Saygılar.

Patatesi köşe bucak temizlemek lazım.

*Bilmeyen varsa diye, L.A.P.D. = Los Angeles Police Department

Mart 08, 2012

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Selam.

Bugün 8 Mart 2012. Evet tahmin edebileceğiniz gibi Kadınlar Günü. Hep söylerler kadınlarla erkekler eşittir diye. Yok öyle bir şey birader. Eğer eşit olsaydık, bir de "Erkekler Günü" olurdu. Ama benim bildiğim kadarıyla yok öyle bir gün. Haa, ama kadınlar bunu haketmiyor mu? Bittabi hakediyorlar. Çünkü onlar başımızın tacı.

Tüm klişeleri bir yana bırakalım, kız erkek farketmez, hepimizin bir kadının içinde büyüyoruz ve sonra nefes almaya başlıyoruz. Sonrasında kollarında olduğumuz ilk kişi yine bir kadın. O kadın annemiz oluyor, evet. Kadınlar olmasaydı diyerek olayı dramatikleştirmeyeceğim.

Kadınları sadece 8 Mart'ta hatırlamak doğru mu olayına da girmeyeceğim. Çünkü öyle bir şey yok aslında. Mesela biz sadece 29 Ekim'de mi cumhuriyetle yönetiliyoruz? Bu da öyle bir şey işte. Gerçi cumhuriyet falan hak getire ama, neyse şimdi girmeyelim oralara.

Uzun lafın kısası, kadınlar ömrümüzün vazgeçilmezleri, bizim bitanelerimiz, her şeyimiz. Efendim bu sebeptendir ki, dünya üzerindeki tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar gününü en derinden gelen duygularla kutlarım ve her daim onları hatırladığımızı bilmelerini isterim. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, yaşıtlarımın da bir yerinden öperim işte. Haydin görüşürüz.

Patates günü de yapsak ya böyle ulusal.

Mart 03, 2012

Kızlar Odun Olursa?

Selam.

Her ne kadar insanların vücudunun yüzde bilmem kaçı sudur gibi teoriler olsa bile, bir gerçek var. Gönül işlerinde karşılaştığımız insanların vücudunun yüzde "büyük bir kısmı" tahta. Bildiğin odun. Yani kalas gibi. Kalas kelimesini tersten oku. Evet, aferin.

Şimdi ben erkek olduğumdan mütevellit, erkeklerin odunluğu beni pek ilgilendirmiyor. Gay olsaydım belki ilgilendirebilirdi amma ve lakin, öyle bir durum yok. Ki erkeklerin "aşk" konusundaki odunluklarını bir anlatın desek kızlara, Maya Takvimi bitmeden kıyamet kopabilir. Benim bahsedeceğim şey, alışılmamış şekilde, kızların odun olması.

İlişkilerde kızların odun olması katlanılamaz bir durum. Yani şimdi en basitinden görünüş itibariyle bir erkekle kızı karşılaştırdığın zaman bile, erkeğin odun olmasına "eyvallah" deyip geçebilecekken, kızın o cici görüntüsünün altında bir odun yatabileceğini hayal bile edemeyeceğin için, kendini kandırır ve duygularını bastırırsın içine içine. Nereye doğru bastırırsın onu ben bilemem tabi, o tamamen kişisel.

Odun kızlar ne mi yaparlar? Aslında "ne yapmazlar" desem daha doğru olabilir. Mesela öyle konuşurken eski anılarınızdan biri aklına gelir ve onunla bağlantılı bir şey söylersin, espri yaparsın yani. Ama möl möl bakar suratına. Bana bakın kızlar! Aşk dediğin, zayıf hafızayı kabul etmez. Sevgilinle yaşadığın her şeyi, yaptığın her muhabbeti derinlerde bir yerde mutlaka saklamak ve bir şekilde hatırlamak lazım!

"Sevgilimle buluşacağım, çok mutluyum. Ama ne yapsak ki? Gidip en kral mekanda kahve içeriz, oradan bir alışveriş merkezinde gezeriz, hatta ona orada hediye alırım. Sonra yemek yeriz. Ordan da evine bırakırım." İşte bu okuduklarınız erkeğin bir buluşmadan önceki planları. Tabi bu erkek odun olan bir erkek değil. En az benim kadar düşünceli falan desem ne dersin? Her neyse. Bu düşüncesini sevgilisine belirtir. Tabi hediye kısımları falan hariç. Hani şöyle yapalım buraya gidelim falan filan. Tüm bunlara kızın tepkisi "Fark etmez ya." olursa, işte o zaman o kız, odundur. Hatta odun olmasını geçtim, daha böyle taze kesilmiş ağacın gövdesidir. Odunun en önde flâma tutanıdır.

Halbuki şimdi orada "Fark etmez" dedikten sonra, "Birlikte vakit geçirelim, mekan önemli değil." dese, o zaman romantiğin kralı olacak. Ama nerede onda o kafa, nerede?

Tüm bunlara rağmen, buluşursunuz ve o bahsedilen kahve içilecek yere gidersiniz. Burada artık odunluğun sınırları aşılacaktır :

-Ben bir Caramel Macchiato alayım. Sen ne alırsın canım?
+Ben bir şey almayacağım ya. 


Ulan Allahsız! Böyle bir heves kırma, böyle bir kalp kırma şekli var mı? Bu nasıl bir odunluk ya. Hayır sonra "Periyodundasın da o yüzden mi bu kadar malsın?" diye sorunca, odun olan erkekler oluyor.

"Açım" deyip de, son anda "Ben yemeyeceğim" diyenleri söylemiyorum bile hiç.

Romantik bir konuşma esnasında tuvalete gidenleri, göz gözeyken gülenleri, öpüşürken öksürenleri falan hiç açmıyorum bile. Artık siz düşünün kızlar! Biraz çeki düzen verin kendinize yahu, böyle olmaz bu iş yani!

Patates bile kızlardan daha odun değil. (Böyle de cümle kuramam işte.)