Şubat 27, 2012

İAÜ'de Başarının Sırrı



Selam.

Bir İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencisi olarak, başarının sırrını izlere açıklıyorum. Başarı sağlamak tamamen kampüsle alakalı bir şey. Her binanın kendine göre bir başarı sırrı var. Sırasıyla başlayalım.

A Blok : A bloğu biliyorsunuz, okuldaki muhtemelen en eski ve en geniş blok. A blokta öğrencilerin takılabileceği her hangi bir şey yok. Sadece hocalarımızın odaları ve çok sayıda derslikler var. Dolayısıyla çoğunlukla A blokta takılan öğrencilerin, takılmaya ve sosyalleşmeye fırsatı olmadığından, okuldaki zamanlarının büyük bölümleri derslerde geçiyor. E öyle olunca, haliyle transkriptlerinde AA notunu bolca görebiliyorlar.

B Blok : B blok yine ders adına verimli bir blok. -1. katından A blokla bağlantılı olması da yüksek notların habercisi. B blokta en üst katta bir kantin var bilindiği üzere. O kantinde yapılabilecek tek sosyal aktivite TV'ye bakmak ve Langırt oynamak. Yani birazcık sosyalleşip dersleri birazcık da olsa boşlamak mümkün. Yemek konusunda ise, yemek seçiminde ise çok vakit harcamıyorsunuz. Ne varsa orada gözüküyor, seçip alıyorsunuz. Yoğunluklu olarak bu blokta takıldığınız zaman, Transkript'te göreceğiniz notlar BA ve BB'dir. Ama cebinizdeki tüm bozuklukları Langırt için harcıyorsanız, CB'de olabilir.

C Kantin : Aslında bir blok değil orası. Ama C Blok diye yazıyor. C blok sadece kantin'den ibaret. Hemen dışarıda Langırt masaları var. İçeride ise Çok sayıda masa sandalye ve Playstation bölümü var. İşte burası sosyalleşmek ve vakit öldürmek için birebir! C'de ders adına hiç bir şey yok. Ders çalışmaya C'ye gitmek, hepimizin bildiği gibi koca bir yalan. Ama kendimize söylediğimiz bir yalan. İşte bu da Transkrip'te CB ve CC'leri getiriyor.

D Blok : İşte, zurnanın zort dediği yer. Girişte kantin, en üstte kantin. Ayrıca en üsttekine kantin demeye de 1000 şahit lazım. D blokta fazla takılıyorsanız eğer, Transkript'te DC, DD, FD görünce sakın şaşırmayın. Çünkü insan D üste çıktığı zaman kendini kaybedebiliyor. Yemek yemeye çıktığını düşünelim. Ne yiyeceksin? Ev yemeği mi, pizza mı, waffle mı, Sultanahmet Köftesi mi, Sandviç tarzı şeyler mi? İşte karar verene kadar ders arası geçiyor. "Amaan, aç aç derse giremem" diyerek dersi ekiyoruz. Sonra olan oluyor zaten. Ayrıca Langırt ve Playstation'a ek olarak bir de bilardo var. Bilardo'ya başlamak demek, o gün kafa izni yapmakla eş değer. Yani D blok, yüksek notlar isteyenler için pek de sağlıklı bir yer değil.

E Blok : E harfi olan bir not olmadığı için, E bloğu es geçiyorum.

F Blok : Bu blokta çok fazla bir şey yok aslında. Olan şeyler de ders adına olan şeyler. Ama bir önceki dersi  A ve B blokta olanlar, bir sonraki dersi F blokta olduğu zaman, F'ye gidene kadar yıpranıyor, deliriyor. Şevki, hevesi kırılıyor. FF'lerin sebebi de bu diyeceğim ama değil. Saçmaladım azıcık. Bırak da o kadar olsun yani, o kadar tespit yaptık burada.

Eveet, sevgili arkadaşlarım.
Bu yazı öylesine, eğlenmek için yazılmış gerçek dışı bir yazıdır, bunu belirteyim. Sonra sene sonu "Ben hep A'da takıldım, bu FF'ler ne haaa!?" diye çemkirmeyiniz bana.

Hadi öptüm, bay.

Bana kısaca Bay Patates diyebilirsiniz.

Şubat 26, 2012

Bana Bir Yol Gösterin, Yardım Edin.

Selam.

Dostlar ben hiç iyi değilim. Gönül işlerim hiç güzel gitmiyor. Her seferinde bir şekilde boka sarmayı başarıyorum. Bu nasıl oluyor anlamıyorum, ama bir şekilde oluyor. Laf aramızda kendimi yine alkole verdim. Bu gidişatım hiç hoş değil. Kafa güzel eve gelip, abuk subuk takılıyorum. Twitter'da insanları bezdirmiş durumdayım. Resmen trollük yapıyorum. Ama istemeden. Sabah bir bakıyorum, yine trollemişim, yine trollemişim. Son trollediğim geceden bazı tweetleri ardı ardına kopyalıyorum aşağı, bir paragraf şeklinde. Ne durumda olduğumu anlayın. Konu nereden nerelere geliyor. Buyurun :

"Beklenen mesaj sendin aşkım. De get gelme gavat. Adele diyince aklıma kaslı adeleler gelmesi sadece bana özel bir şey değil bence. Adele dediğin adeledir çünkü. Rihanna deyince aklıma geleni söylemeyeceğim. Zenci en nihayetinde. Anladınız siz. Çüklü şeyler yazmak istiyorum ama, aklıma gelmiyor. Ne var ki çüklü? Dolmuş küllükteki tek boşluk oluyor ya, çekirdek kabuğunu denk getiremiyorsun. Kayarak yere düşüyor kabuk. İşte hiç hoş değil o. İnternetim kesilse de rahatlasam şu an ya. Adele dinliyim bari. Adele dinleyeceğim dedim fakat teknik bir arızadan dolayı kısmetime Marilyn Manson geldi. Hem de This is the New Shit. Şimdi onu bunu bırakalım ve samimi konuşalım. Alkol yaramıyor insana. Ama bir yandan da yarıyor. Yarıyor derken, böyle ortadan ikiye yarıyor manasında. Hani 0'ın 8 olması gibi. Sonra da "oo" olması gibi. Miyoz bölünme.Miyoz bölünme diye bir şey olmadığını ben de biliyorum. Ama mitoz mu yoksa mayoz mu karar veremedim. Coverladım ben de. Çok tatlı bir kafa yakaladım hiç uyumak istemiyorum. Şu kafayla Smooth Criminal'i David Garrett'den dinlemek, yapmam gereken en son şeydi. Neden yaptım? Çünkü en son yapmam gereken şeyleri ilk başta yapmayı çok severim. Buna her şey dahil. Mesela biriyle arkadaş olup sonra ona aşık olmak yerine, önce aşık olup sonra arkadaş olmaya çalışırım. Boka sarar tabi. Ayrıca eski sevgilimin aradan geçen onca aydan sonra beni affedeceğini sanacak kadar gerizekalı da olabiliyorum. Gerçi affedilecek bi şey yok. Zaman zaman kendime hayret ediyorum bu konuda. Nasıl bu kadar sarışın olabiliyorum? O kadar da sarışın değilim ki, açık kumral sayılırım. Sözüm meclisten dışarı tabi. Her sarışın aptal değil sonuçta. Ben de sarışın değilim tam. Ama aptalım. Eee o zaman? Demek ki o zaman olayın sarışınlarla bir ilgisi yok. Tamamen uydurmuşum şu an. Güle güle, gidiyorum ben. Korkun olm benden. Sıçıcam ağzınıza."

Bunları blog'a yazacakken Twitter'da yakınmışım. Ama bu durum hiç iyi değil bence. Yani tamam düşününce "Aaa ne güzel, çok tatlı" falan diyor olabilirsiniz ki tatlı falan değil bence, rezillik ve ötesi. Bana yardım edin. Yardımdan kastım sevgili bulun falan değil, yardım edin işte. 5 yıl önceki halime dönmek istemiyorum.

Saygılar sunar Patates.

Şubat 17, 2012

Balayı'nın Ardındaki Mükemmel Gizem!

Yatağın ayakları da ayrı güzelmiş.
Selam.

Bir gün evleneceğiz değil mi? Yani bir çoğumuz. Ya da bir kısmımız. Belki de kimse. Amaan, neyse işte evlilik diye bir gerçek var. İnsanlar evleniyor. Evlilik sektörü hiç kesintiye uğramaz. Bu devirde nikah memuru olacaksın hacı, hiç işsiz kalmazsın. Tabi bir de evlilikten nemalanan BALAYICILAR var. Bahsetmek istediğim konu da bu. Balayı nedir, niye yapılır? Balayının arkasındaki muhteşem gizem! Ta tam tam ta tamm!

Şimdi balayı, ingilizcesi direkt aynı şekilde honeymoon. Bildiğimiz arıların yaptığı bal ve 1 yılı oluşturan aylar. Şimdi bu balayı hadisesi, saçmalığın daniskası. En azından isim itibariyle.

Şimdi ilk olarak, ben balayı diye gidip de 1 ay geçiren bir çift görmedim. En fazla BALHAFTASI ya da BAL10GÜNÜ oluyor. Türk mantığı işte : 1 hafta 10 gün. Bal olayı da işte, bal gibi tatlı bir zaman dilimi. Gündüz ye iç eğlen, gece... Öhöm öhöm. Anladın işte. Bal diyoruz, eğlen diyoruz, söylettirme bana seks eyliyorlar diye.

Şimdi Winnie The Pooh'u hatırla. Winnie bir çizgi film kahramanı ve bir ayı. Balı da çok seviyor. Çünkü ayılar bal sever. Balı da arılar yapar. Arı ve ayı. Ne kadar benziyor isimler. Ayılar bal sever dediydim. Bal ve ayıyı yan yana kooooy : 40 Yapar! Oldu mu sana BALAYI. Buradaki ilişkiyi çözebildiniz mi? Devam ediyorum.

Damadı bir ayı olarak düşünün. Gelini ise bal. Ayılar bal görünce ne yapar. Yer. Damat gelini ne yapar. Yer. Yani damadın geline bir saldırısı söz konusu olduğunda Bal ve Ayı kelimeleri birleştirilmiş.

Ha eğer diyosan teorin yanlış, teorimi çürütmen lazım. Bu da ancak nasıl olur? Evleneceksin, karını alıp bal gibi 1 ay geçireceksin. "Bak bizimki BALAYIYDI!" diye dikileceksin karşıma. İşte o zaman bu gizem çözülecek şampiyon!

Beni dinlediğiniz için teşekkürler.

Patatesle balı birlikte deneyeceğim en kısa zamanda.

Şubat 15, 2012

Empati kur, Rahatlayacaksın


Ben davul çalarken video'ya kaydettim naber?

Onu bunu bırakın da, dostlarıma yıllardır söylerim müziğin benim için bir deşarj aracı olduğunu. Sinirlendiğimde, stres yaptığımda, üzüldüğümde, kısacası kendime gelmem gerektiğinde, kendimi o davulun başında buluyorum. Çok da değil ha, izlediğiniz ya da izlemediğiniz ya da sonra izleyeceğiniz ya da zikinizde bile olmayan video yaklaşık 9 dakika. Rahatlamak için o kadar zaman yetiyor işte. 9 dakikada sizi rahatlatacak bir şey var mı? Vardır tabi, kişiden kişiye rahatlama şeyleri değişebilir. Ama beni rahatlatan bu işte.

Rahatladığım anlarda ve rahatlama sürecinde suratımın aldığı şekil yüzünden suratımı almadım video'da. Şaka şaka, aslında ayarlayamamışım o yüzden çıkmamış suratım ama, çıkmaması daha iyi olmuş. Bu da benim bahanem işte. Haydi izleyin bakalım. Belki siz de rahatlarsınız. Empati kurun, kendinizi yerime koyun. Ama yerime koymadan önce beni tabureden kaldırmayı unutmayın, yoksa mazallah. Töbe bismillah.

Öptüm.
Patates'in stres atma yöntemleri daha farklı tabi.

Lamb of God - Resolution Albüm Yorumu



Şarkı şarkı kritik yapacağım. Albüm kötü diyenlere küfür etmeden yazacağım. Bazı alanlarda öyle yorumlar okudum çünkü. Beğenmemişler falan. Hit şarkı yokmuş. Bakalım var mı yok mu. Haydi!

01 - Straight For The Sun : Önceki albüm Wrath'teki "The Passing" gibi bir Intro niteliğinde. Yardırarak giriyorlar zaten. Yavaş bir ritimde cayır cayır gitarlar ve artık Nirvana'ya ulaşmış bir Randy Blythe performansı. Tam bitti zannederken, Chris Adler'ın sonraki şarkıya bir zamin hazırlama mahiyetinde attığı o kısa ama, "Bu ne lan!" dedirten solo. Ritim sanki oynak gibi, 9/8 dediğimiz ritme benziyor. Solo biter bitmez, gitar sesi yükseliyor ve...

02 - Desolation : Straight for the Sun'daki solonun ardından yükselen ses bizi bu şahesere bağlıyor. Redneckvâri bir girişi var sanki. Sonuna kadar tempo hiç düşmüyor. Yine bu şarkıda her zaman olduğu gibi, mükemmel bir grup performansı var. Şarkının ana melodisi, olasılıkla Mark Morton'un çaldığı yerler, çok mükemmel yapılmış. Chris Adler'in çılgın atakları kafayı yedirtecek cinsten. Breakdown diyebileceğimiz kısa bir kısmı var. Ama Metalcore'un o klasik Breakdownlarından ziyade, daha progresif hareketler söz konusu. Şarkının Outrosu da çok büyük özenle yapılmış. Outro kısmında Randy'nin yer yer scream, yer yer daha agresif vokalleri karşımıza çıkıyor. Desolation, ayrıca 2. single olarak yayınlandı albüm çıkışından önce.

03 - Ghost Walking : Akustik, fakat hastalıklı bir Intro'nun ardından yapılan slaytla, ilk saniyesinden itibaren dinleyiciyi esir alıyor. Zaten Resolution albümünün ilk Single'ı olması da boşuna değil. "There is no one left to save" cümlesini kafanıza kazıyor adeta şarkı. Üstelik "I'm blind on the shining path/ Ghost walking in the aftermath/Hypnotised 60 cycle hum" diye devam eden yerde, kelimeye kalın başlayıp da screamle bitirmesi, Randy Blythe'i gözümüz de daha da hayvanlaştırıyor. Mark Morton'a saygı duruşunda bulunulan bir gitar solonun ardından da, klasik bir Lamb of God Outro'suyla sona eriyor şarkı.

04 - The Guilty : Hızlı bir girişin ardından, Chris'in blastlarıyla daha da gaza getirerek giriyor. Genel manada klasik bir Log şarkısı. Senkopları, yavaşlamaları, hızlanma şekilleri, davulla gitarların o paslaşmaları falan filan derken bir de bakmışsın 02:30'dan sonra bir bas patlaması yaşanmış. Ardından Outroda ise Willie Adler'in çılgın rifflerine maruz kalıyorsunuz.

05 - The Undertow : Kulağa progresif gelen bir melodiyle beraber giriyor. Yine tam gaz devam ediyor. Chorus dediğimiz yerde, klasik Lamb of God Choruslarına nazaran biraz farklı. Yani arkadaki gitar riffi palmut ve tripletten uzak. 2. dakikadan önce Hourglass'taki gibi bir bölüm var. Ardından Randy'nin "Standing where you left meeeee" diye yırtınmasına şahit olacaksınız. Chris'in trampetle oynadığı ve gitarların tripletle eşlik ettiği yerden sonra tıpkı The Guilty'de olduğu gibi bir patlama yaşanacak ve ardından Mr. Morton yine bir soloyla yıkacak ortalığı. Şarkı bitti sanacaksınız. Ama daha ölmediler. Bir süre daha devam edecek ve öyle bitirecekler. Randy'den duyacağınız şey "The Undertoooow" olacak.

06 - The Number Six : Şarkının adıyla, albümdeki sırasının mutlaka bir ilişkisi olmalı. Girişteki riff, Wrath'ten Reclamation'ı hatırlatıyor. Sözler başladığında, clean vokal duyacaksınız ve çok şaşıracaksınız. Randy'nin sesi mi o, yoksa bir konuk sanatçı mı var, onu valla çözemedim ben. Ama chorus baya bir ilginç. Randy'nin söylediğinden eminiz ve cleane yakın bir şekilde söylüyor bazı kısımları. Aslında Set to Fail'deki söyleme tarzına benziyor biraz. Ardından bir anda duruyor şarkı, Mr. John Campbell "Bu grupta basscı da var ulan!" diyor. Lamb of God'a göre sakin bir kısım geçiliyor. Davulun tuşesi düşük, gitarlar sakin, Randy orgazmik konuşma sesiyle bir şeyler söylüyor. Sonralarında bas gitar varlığını biraz daha hissettiriyor. Outro'da arkadan bir kaç kişinin "You've dug your own grave" diye bağırmaları ayrı bir hava katmış. Tıpkı Blacken The Cursed Sun'daki "Hell no"lar gibi.

07 - Barbarosa : Akustik bir geçiş. Çok tatlı ama. Arkada Invictus için hazırlanan gitarların ötmeleri falan var. Muhteşem.

08 - Invictus : Hastalıklı bir riffle giriş yapıyorlar şarkıya. Randy yine klasik vokalini yapıyor, akıyor gidiyor şarkı. 02:10'da John Campbell amcamızın performansının ardından, Mark Morton güzel bir gitar soloyla devam ettiriyor. Ardından ise biraz düşüyor tempo, tekrar hızlanıyor, tekrar düşüyor ve outroya giriliyor. Dinlemesi çok güzel bir şarkı. Tüm elemanların ekstra performans gösterdiği bir şarkı. Tıpkı albümdeki bir çok şarkı gibi.

09 - Cheated : Tadımlık tatta bir şarkı. Hızlı bir şekilde giriyor ve tempo neredeyse hiç düşmüyor. "The Walking Dead" diye böğürülen kısım insanın tüylerini diken diken ediyor. İkinci bölümde tekrar girişteki tarzda devam ediyorlar. "The Walking Dead" diye girmesini beklerken, muhteşem bir transa giriyorlar. Ardından beklenen nakarat geliyor. Bu transta, arkadan gelen o gitar sesi, azdırma potansiyeline sahip. Uçup kaçıp duvara vurma isteği uyandırıyor. Sonra klasik bir LOG olayı yaşanıyor ve bir bas patlamasıyla yavaş şekilde nakarat söyleniyor veee kapanış.

10 - Insurrection : Albümdeki en büyük favorim. Harika melodik bir giriş. Ardından aksak bir ritimle beraber giren Clean Vokal. Bu Clean Vokal LOG severleri şaşkına çeviriyor. Sonra Randy özüne dönüyor tabi. Nakarata girmeden önce, güzel bir takılmaca yapıyorlar ve "IT'S NOT OVER AGAIN, THIS INSURRECTION" diye giriyor ve nakaratın sonunda Randy kendini "Again and again and again and again" diye yırtıyor. O kısım gerçekten dinlemeye değer. Sonra tekrar melodik olan intro, ardından aksak ritimde clean vokal devam ediyor. Bu aksak kısımda Chris sıkılıyor olmalı ki, bayaa bi takılıyor. Kısa takılmacadan sonra tekrar o muhteşem, bol "Again"li nakarat giriyor. Ardından gitar solo giriyor. Gitar solo sırasında Chris yine ride ile çok fazla oynuyor. Sürekli bir aksaklık söz konusu. Solodan sonra bitse keşke şarkı, o kadar fazla yardırmaya gerek yok. Üstelik o son takılmacadan sonraki nakarata girmeden önce verilen es, tam o sessizlikte karşındakinin suratına bir yumruk atma isteği uyandırıyor. Ana Melodi yine giriyor ve intro'daki ritimle bitiyor.

11 - Terminally Unique : Teknik bir giriş var bu şarkıda. Çok değişik, LOG'un soundu dışında. Ama mükemmel oturtulmuş. Giriş ve nakarat aktıktan sonra çok kısa bir geçiş melodisi var, duygulanırdı beni. Nedendir bilmem ama, öyle şeyler hissettim. Şarkının adında "unique" geçmesi tesadüf olamaz, bu şarkı LOG için eşsiz olmuş. Aklınıza "Your life is passing by" cümlesi kazınıyor. 02:22'den sonra öyle bir transa giriyorlar ki. Çıkmak da bilmiyorlar transtan. Resmen bir müzik ziyafeti sunuyorlar. Ardından tabii ki nakarata giriyorlar. Otobüste ayaktaysanız, bunu dinlemenizi önermiyorum. Sakatlık olabilir.

12 - To The End : Çok eğlenceli lan bu şarkı. Harika bir introsu var. Ardından zevkli olmaya devam ediyor tabi. Düşüyor, yükseliyor. Chris yine o ride'ın sesini kulağımıza kulağımıza sokuyor. Nakaratında ise arkada yine o girişteki riff devam ediyor. Ayrıca Chris, splashlerin var bir sürü, bunu hepimiz biliyoruz, bir anda hepsine vurmana gerek yok yani. Kıskandırma adamı. 2. dakikaya doğru bir transa giriyorlar yine. Ardından çok seksi bir gitar solo geliyor. Mark Morton yine yaratıcılığını konuşturmuş. Adam gitarı nerelerde öttürüp nerelerde susturacağını çok iyi biliyor. Ayrıca, unutmayın ki, sessizlikler de soloya dahildir. Sonrasında giriş riffi, arkada davul olmadan çalınıyor, sadece gitarla. Kulağımıza soka soka. Ardından klasik bir LOG outrosuyla karşı karşıya kalıyoruz ve ne olduğunu anlamadan, gitarlar öterken falan bir bakıyoruz bitmiş.

13 -Visitation : Bu şarkı acayip bir şarkı. Nakarata gelene kadar, neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Nakaratta Randy'nin kullandığı ses, Set to Fail'daki gibi sanki. Hani böyle çok yırtınmalı değil de, arada kalmış gibi biraz. Nakarat öncesindeki translar mükemmel. Ama asıl olay, ikinci nakarattan sonra 01:32'de, "Falling Down" screamiyle giren o mükemmel melodi. Direk benim aklıma Reclamation'ı getirdi. Sonra hızlı bir trans geliyor yine. Ardından vokalin de eşlik ettiği bir break down. Ve yine bir Mark Morton solosuyla karşıyayız. Chris yine ride show yapıyor tabii ki. Şu adam düz metronomda gitmeyi öğrenemeyecek bir türlü. O mükemmel dediğim melodinin hazırlayıcısı da, nakaratta arkada çalınan riff. Her şeyiyle mükemmel bir şarkı. LOG tarzının dışında olsa da biraz, mükemmel. Sizi LOG tarzının en dışındaki şarkı King Me'ye çok güzel hazırlıyor.

14 - King Me : Akustik bir giriş. Kendi kendinize eyvallah diyorsunuz. Bu adamlar Vigil, Remorse is for the dead, Reclamation, Grace gibi şarkıların girişlerini de akustik yapmış, bu da olabilir falan diye düşünürken, giren bayan vokal, soprano, sizi şaşırtacak. Ardından giren gitarlar, davul ve orkestra! Tam bir melodik metal şarkısı gibi. Ardından akustik gitar devam ederken, Randy konuşacak. Ve sonra LOG girişi yapılacak şarkıyı. Daha en baştan break down yapılır mı lan! İnsaf be adamlar. Çatır çatır, cayır cayır giriyorlar. O girişteki melodik kısım, meğerse nakarat riffiymiş. Randy mükemmel bir performans sergiliyor nakaratta. Aslında tüm şarkıda en çok sivrilen kişi Randy. Bu şarkıyı ölene kadar dinleyebilirim adeta. Aklınızı bozacak yere geliyoruz. 03:42'den sonra öyle bir yer giriyor ki, öyle bir trans geliyor ki, ben oturup da anlatmayacağım.Açın dinleyin lütfen. Mark'ın yaptığı melodiyi mi anlatayım, Chris'in coştuğunu mu anlatayım, Willie'nin hastalıklı riffini mi anlatayım. Bu tarz müzik sevmeseniz bile, LOG sevmeseniz bile, açın bu şarkıyı bir kere mutlaka dinleyin. Bu şarkı dünya müziğine LOG'un bir armağanıdır bence. Sevmezseniz, kulak-burun-boğazcıya görünün.

Şimdi dağılabiliriz.

Şubat 10, 2012

Televizyonumuzun Üzerindeki Dantel Olaydın

Selam gençler.

Sonunda finallerimi bitirdim ve çook büyük bir ihtimalle tüm derslerimi yüksek bir not ortalamasıyla verdim. Açıklansın göreceğiz bakalım. Bir de kalırmışım hepsinden. Hocalar beni FF'le kınarmış falan. Bööö tamam iğrençti kabul ediyorum. Ama merak etmeyin, final haftasından yeni çıktığım için böyle oluyor. Beynim işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor ki, an itibariyle su içer gibi çay içtim ve dilim falan yok artık yani. Damak mamak kalmadı, kaynadı ağzımın içi. İçtiğim şeyleri ayırt edemiyorum.

Televizyon izlerken gözlemlediğim 2 olay paylaşacağım. Bizzat TV'den caps aldım. O derece yani. Başlayalım.


Şimdi sabahları annem okul için beni ve kardeşimi veya iş için babamı kaldırdığı zamanlarda, bu programı izliyor. O gün ben de çıkmadan bir şeyler atıştırırken, Hande Katipoğlu var diye, dedim bir bakayım. Çok severim kendisini. Öyle tatlı konuşuyordu, altta çıkan yazıyı gördüm ve hemen caps aldım. Evlilik hazırlıklarının Cem Yılmaz'ı yıldırdığını belirtmişler. Şimdi Cem Yılmaz nasıl yılabilir yahu? Adam kralın önde gideni, zengin falan, hangi hazırlık yıldıracak? Olayın bu boyutunu geçiyorum. Asıl benim için önemli olanı başka bir boyut. Cem Yılmaz'ın 2008 gösterisini izleyenler bu replikleri hatırlayacaktır : "Altta vesikalık fotoğraf, böyle köşede, bir de tarifeli THY uçağı gidiyor. Uçak almışım. Habere göre almışım. İşte habercilik budur!" İşte gösteri de böyle bir konudan bahsediyordu. Bu yakaladığım karede de vesikalık bir fotoğrafla Cem Yılmaz'ın evlilik hazırlıklarından yıldığını kanıtlamış oldular. Bravo.


Bu da Beyaz Show'dan bir kare. Beyaz, Ata Demirer, Tarık Ünlüoğlu ve Nev. 4 adam ayaktalar ve önleri iliklenmiş durumdalar. Sebebi ise telefon bağlantısındaki kişi : Bülent Ersoy. Abi ben bu olayı çözemiyorum ya. Yani bu kadında nasıl bir otorite var? Tamam ben de karşısına çıksam konuşamam bile. Ama korkudan yani. Tersler diye falan korkarım. Nev'e yüklendi baya. Batı müziği eğitimi alıp almadığını sordu. Biraz gerginlik olur gibi oldu falan. Ama o an stüdyoda çıt çıkmıyordu. Ki orkestradaki baterist sürekli bir atraksiyon halindeydi. Her muhabbetin sonuna bir senkop çakıyordu. Ama o bile kıpırdayamadı. En son tablo da buydu işte. Telefon bağlantısında bile bu tabloyu yaratabildi kadın. Ben bi de şeyi düşünürdüm hep, Ata Demirer, bilindiği üzere çok güzel taklidini yapıyor Bülent Ersoy'un. Ben içten içe kesin kızıyordur falan diye düşünüyordum. Amma lakin ki öyle değişmiş. Sordu resmen sen benim taklidimi yapardın, neden yapmadın falan diye. Şaşırdım tabi doğal olarak. Bi de finaller falan vardı ya, hep şaşırıyordum böyle.


Buna zaten bir şey demiyorum. Demeye gerek de yok bence.

Psteata.

Şubat 04, 2012

Porno mu, o ne ya?

Selam.

Uzun zamandır yazamadım. Malumunuz finallerim başladı benim. Şimdi anlatmaya üşendiğim sebeplerden ötürü, finallerim 10 Şubat günü bitecek. O nedenle biraz kasışlardayım.

Bi de 2 gün önce gizemli bir şekilde kendimi sakatladım. Gece yattım abi, gayet normaldi her şey. Sabah bir kalktım, adımımı atıp yere düştüm. Topuğumun üst tarafı, aşil dediğimiz bölgeyi hiç bir türlü kıpırdatamıyordum. Yani aşili zaten istekli olarak hareket ettiremezsiniz ama, yürüdüğünüzde bileğiniz oynar ya, ve o sırada aşil gerilir, gevşer, gerilir, gevşer. Hah işte o gerilme-gevşeme eylemlerini gerçekleştiremiyordum, acıyordu, deli gibi acıyordu. Hayır, insan uyurken ne yapıp da sakatlar kendini. Düşünüyorum, rüyamda kavga edip kimseye tekme sallamadım, içerisinde ayak bulunan çeşitli fantazilerle rüyalanmadım da. O zaman nasıl oldu, nasıl? İşte orası sonsuza kadar muamma olarak kalacak. Neyse ki, o gün sınavım yoktu. Zira hiç yürüyemiyordum. Şu anda daha iyi, sağol sorduğun için, canımsın.

Evet gerçek konumuza gelirsek, bugün size en çok utandığım anı anlatacağım. Hayatımın en büyük rezilliklerinden biri. Yani aslında benim yüzümden değil, ben burada mağdur durumdayım ama, kimse mağdur olduğumu düşünmez. En azından öyle bir durumda.

Efendim yıl 2009, 7 kişilik Dil sınıfımızın tamamı olarak Slovakya'dayız. Herkes Slovak bir öğrencinin evinde kalıyor. Benim evinde kaldığım arkadaş, başta kafa bir arkadaş. Ancak gece eve gittiğimizde, değişik bir yönü ortaya çıkıyor. Telefonuma, bluetooth aracılığıyla porno videolar yolluyor. Bak bu çok güzel, şu çok iyi falan filan. Şimdi burada ben hiç porno izlemem olayına girmeyeceğim, ki desem de kimse inanmaz ve bunu diyebilecek insan da yoktur. Neyse. Ancak öyle telefonumda o tarz şeyler bulundurmayı da seven bir insan değilim. Ama adam sana evini açmış, bir kaç gün sabredeceğiz artık diye düşündüm. Ertesi gün, projeyle ilgili kısımları tamamladıktan sonra, serbest zamanımızı geçirmek için bir alışveriş merkezi içindeki bir bara gittik. Orada oturuyorduk işte, muhabbet sohbet falan. Derken bizim arkadaşlardan, aramızda kapalı olan tek arkadaş, telefonumu aldı. Ben de önceden kapalıydım da, sonradan tülbentin iğnesini boğazıma saplayınca tekrardan açıldım. Şaka şaka, yok öyle bir şey. İşte telefonumu aldı ve bir anda çok seri bir reflekse geri verdi. Yani aldığı yere, masanın üzerine bıraktı. Telefonu elime aldım. Nokia kullananlarda alışkanlıktır, telefonla bir şey yapmadan önce, bi menü tuşuna basılı tutar ve arka planda açık bir uygulama var mı diye bakar. Ben de öyle yaptım. Baktım ki video kısmı açık. "LAN!" dedim ve açık olanı açtım bir baktım ki seks eyliyorlar. Hemen kapattım. Düşünmeye başladım. "Ben bu çocuk bunları atınca açıp da izlemedim. O zaman kim açtı bunu? En son telefon kimdeydi. Hassiktir! Ayy yavrum ya, paniklemiş direk kırmızıya basarak çıkmış da program arkada açık kalmış. Ulan rezil olduk şimdi ne düşüncek kim bilir?"


Sonra konuştuk tabi, durumu anlattım falan halloldu bir şekilde. Şimdi burada benim telefonumda öyle şeyler bulunması mı ayıp, yoksa telefonumun karıştırılması mı ayıp? Bence ikisi de ayıp değil. Bunlar arkadaş arasında olabilecek şeyler. Ama samimi olmak gerekirse, o an resmen yerin dibine girdim yani. Kim olsa aynı şeyleri hissederdi. Yani böyle bir olay karşısında, soğuk kanlılığını koruyup da "Bilgi edinmek ve öğrenmek açısından izliyorum" diyebilecek bir erkek yok ki, hatun cevabı yapıştırsın : "69'u öğrenip de ne yapacaksın sen!"


Bu da böyle bir anımdı. Belki de en rezili.

Patates yerim dibine girse üzülmez ki, zaten onun mekanı yerin dibi.