Ocak 23, 2012

3. Yıl

Selam pek sevgili okurlarım.

Bugün 23 Ocak 2012. Ne önemi var? Çok büyük bir önemi olmayabilir sizin için. Fakat bugün, bu blogun açılışının 3. yılı. Yani şu anda okumakta olduğunuz blog, 3 yıl önce bugün var oldu. Çok da çabuk geçmiş 3 yıl ya.

Şimdi bir kaç istatistik vereceğim, sonra da blogda yazdığım ilk yazıyı göreceğiz.

3 yılda tam tamına 607 yazı yayınlamışım. Bu da 608. si olacak.

Şu anda 143 kişi bu blogu takip etmekte. Hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum buradan.

Blog ilk gününden itibaren, 55.018 kere görüntülenmiş.

Şimdiye kadar 607 adet yazı, 1423 tane yorum gelmiş.

Şimdi, ilk yazdığım yazıya gelelim. 23 Ocak 2009 tarihinde, bir karne gününden sonra, ilk yazımı yazmışım. Başık "Karne Günü." (Ne kadar da orijinal). Yazı da şöyle :

çok çalışarak geçen bir dönemin ardından bugün karnelerimizi aldık demeyi çok isterdim ama, doğru olan -benim için- sadece "karneleri aldık" kısmı.

planımıza göre saat 10 da okulun önünde buluşup çay simit vs. atraksiyonlardan sonra okula dönecektik. okula gittiğimizde, okulumuz tarafından her sene yapılan en büyük ego tatmini olarak gördüğüm : "sivil öğrencilerin kapıda bekletilip,karneler dağıtılırken içeri alınması" uygulamasının bu sene de devam ettiğini görmüş olduk.

sonra karnelerimizi aldık tabi. karneleri anlatmıcam şimdi oturup xD
karne sonrası üsküdara doğru hemen yola koyulacaktık ama beyza gelmek bilmedi. bir süre bekledikten sonra "amaaan yürüyün" deyip yola koyulduk. arıtk okulda beklemek zorunda değildik. bekleyeceğimiz yer eminönü-üsküdar vapur iskelesiydi. 2 tane vapur gitti beklememiz sırasında. iskeleye ilk girdiğimizde herkesin oturmak için sola dönüpte,benim vapura doğru hızlı adımlarla yürümem tam bir rezillikti. allahtan pek fark edilmedi. dışardan görseydiniz,bilinçsizce iskelede oturan 6 genç napıyorlar diye merak ederdiniz. didem vapur saatlerine bakmaya gittiğinde, gökayın "ordaki tekerlekli sandalyeye oturcak galiba" cümlesi beni benden aldı. üstelik yer de vardı yanımızda. neyse beyzalar geldi üsküdara gittik sonunda.

yemek yiyeceğimiz sosyal tesise doğru yol alırken bir yağmur bastırdı ki sormayın. didem dilşad ve ben bir şemsiye altına nasıl girdik?benim boynum neden tutuldu(tahmin etmek zor değil)?

yemekte dumurluk bir olay yaşandıki, o da şuydu : herkes yemeğini bitirdi,ben kaldım.evet ben.didemle aynı şeyden aldık,benden önce bitirdi.uyy guzuum acıkmış demekki.

sonra ordan çıkınca yağmur durmuştu ve yavaaş yavaş kabataş vapuruna doğru yürüdük. aslında o bir motordu. motor da bir sinema oyuncusunu gördük. adı aklıma gelmiyor bir türlü. ama kimse onun ünlü olduğuna inanmadı. ben kesin emindim, didemde evet tanıdık geliyor dedi. diğerleri saçmalama yok öyle bir şey dedi. sonra biz özel boğaza karşı pozlarımızı verip resim çekildik.

ayrıca bugün nedense kötü espri melekleri beni hiç terketmedi. kelime sentezleriyle onlarca kötü espri yaparak,istediğim kötü tepkileri aldım.

didemle dilşad taksime gidip içelim diye tutturdu.beyza içmiyor,bende içmiyorum,büşra artık bizim yanımızda içemez(yılbaşından sonra imkansız).ama dedik sizimi kırcaz. gidelim aq. sonra yolda dilşada tek bir küfür etmesi için birsürü oyun hazırladık. bana mısın demedi gene.

taksime geldik.nevizadeye doğru yola çıktık. nevizadeye geldiğimizde, bara girmeye çalışan ilk iki insan dilşad ve büş olduğundan,kimlik sordular ve bizi içeri almadılar. sonra doğru the beatles cafeye gittik.

sonra büşra arıza çıkarınca onu durağa bırakmaya gittim. geldim sonra gene. hasibe hocanın beatles'i almanca olarak "beadlez" die okuması ve deep purple'ı okurken çift "e" yi vurgulamasıyla baya bi eğlendik. sonra kalktık ve evlerimize doğru yola koyulduk.

otobüste dilşadla konuştuk biraz. uzun olmasada güzel bi muhabbetti. ayrıca otobüsteyken büş'ün otobüse binişini gördük. bunun üzerine büş hakkında "salak kendini neden sıradan buluyorki?","bence çok orijinal bir insan" temalı konular konuştuk. sonra ben indim ve rahat bir metrobüs yolculuğu sonucu evime geldim.

karnemin yanındaki teşekkür belgesi ve müzik çalışmalarından dolayı almış olduğum başarı belgesi, evde krallar gibi ağırlanmama sebep oldu.bir yanımda çay, diğer yanımda en sevdiğim kek.ohh bee.

yaşasın okulumuz!

Bildiğin günlükmüş abi . Zaten başlama amacım günlük tutma kafasındaydı. Sonrasında mizahi bir kaygı oluştu ister istemez. Ama bu blog, kendi hayatımı görmem açısından mükemmel bir şey oldu. Eskiden yazdığım yazılara bakıyorum, ilişkilerim, hüzünlü anlarım, mutlu anlarım, melankolik ergen anlarım falan hepsine tanık oluyorum ve normal olarak gülüyorum o zaman ki halime. O açıdan çok güzel bir şey bu. Az da olsa yazma konusuna ilgisi olan herkese ben bunu öneriyorum. Mutlaka başlayın.

Bazı zamanlar, yazılarım yorum almadığında özellikle, çok üzüldüğüm, buna anlam veremediğim oldu. Ama ne önemi var ki? Kimseyi zorlayamam böyle bir şey için. Sadece yorumlar geldiği zaman mutlu hissediyorum kendimi. Öyle işte bu işler.

Patates'in ortaya çıkışı tam olarak ne zaman, hatırlamıyorum.

Ocak 22, 2012

Mitoloji'den Gelen Kelimeler

İşte okuyacağınız son olayın, mükemmel bir canlandırması. 
Selam.

Antik dönem dediğimiz yıllar günümüzü çok fazla etkilemiş zamanlar. Zaten Rönesans dediğimiz dönem, Helen, yani Yunan Klasik dönemini tekrar yaşayabilmeye yönelik bir dönem olduğundan, bu pek de şaşılacak bir şey değil. Konumuz bu da değil zaten. Antik dönemden gelip günümüzde kullanılan iki adet kelimenin kısa hikayelerinden bahsedeceğim. Özellikle ikinci bahsedeceğim benim çok ilgimi çekmişti. Baya şaşırmıştım öğrendiğimde. Mitoloji içerikli bir hikaye zaten. İlkinin bir hikayesi yok. Neyse bakalım haydi.

Stat. Nedir stat? Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı. Beşiktaş Fi Yapı İnönü Stadı. Bildiğimiz Stadyum işte. Bu stat kelimesi antik dönemden gelen bir kelime. Stat, antik Yunan Uygarlığında, bir ölçü birimi. Günümüzdeki santimetre, metre, kilometre gibi. İşte ölçü birimi olan stat, günümüzdeki 100 metreye falan denk gelmektedir. Futbol stadlarının da bu boyutlarda olduğunu biliyor olmalısınız. İşte bu kelime, günümüzdeki Stadyum kelimesinin köküdür dersek, yanılmış olmayız.

İkinci kelimemizin önce hikayesini anlatacağım, kelimeyi sonunda söyleyeceğim. Ama istersen sona gidip önce kelimeye de bakabilirsin bir şey farketmeyecektir. Şimdi Mitolojik bir hikaye var elimizde. Filmi çekilmiş bir hikaye. Aslında bir Savaş. Günümüzde Truva olarak bildiğimiz yer için yapılmış olan Troya Savaşı. Tarihte yapılmış ilk emperyalist savaş. Bu savaşın hikayesini bilmeseniz bile, filmini izlediğinizi düşünerek, Achilleus'u tanıdığınızı var sayıyorum. Filmde de Brad Pitt'in canlandırdığı karakter. Akhileus diye de geçebilir ama Achilles daha yaygın bir kullanım olduğundan öyle devam edelim. Achilles ölümlü olarak doğar ve annesi onu, ölümsüz olması için, ölümsüzlük nehrine, topuklarından tutarak daldırıp çıkarır. Artık ölümsüzdür. Troya Savaşı esnasında, artık sonlarına doğru, bir ok gelir ve tam topuğunun üzerinden vurulur. Annesi onun ölümsüz olduğunu düşünse de, topuklarından tutup ölümsüzlük nehrine daldırdığında topukları ıslanmaz. Yani ıslanmayan topuklarından vurulursa, ölebilir Achilles. Hikayemiz bundan ibaret, kelimemize gelelim. Topuğunuzun üst kısmına ne denir? Aşil denir değil mi? İşte o aşil kelimesi, Achilles'in adından gelip günümüze ulaşmıştır. Achilles, Akhiles diye okunsa bile, tıp terimleri latince olduğundan, Achilles'in latincedeki okunuşu, "Aşiles" olmalıdır ve bu uzuv bu şekilde adlandırılmaktadır.

Genel kültür olsun, böyle şeyler öğrenmek çok hoşuma gidiyor, sizin de hoşunuza gider diye düşündüm dostlarım. Seviyorum sizler.

Patates nereden gelmiştir peki? Hadi onu sizin yaratıcılığınıza bırakayım. Yorumlarınızda Patates'e de yer verin.

Ocak 13, 2012

Kardaki Gül


Adımını attığında karlardan çıkan gacırtıya karşı bir antipatisi vardı. O sese daha az katlanmak için hızlı hızlı yürüdü ve o malum yere vardı. Aşk'ı gördüğü, tanıdığı ve kaybettiği yere. Oturamıyordu bir türlü. Sakin yağan kar taneleri suratına yumuşak bir şekilde çarpsa da, her kar tanesi ayrı bir acıydı sanki. Buz gibi hava, sanki sadece onu değil, zamanı da donduruyordu. Kar taneleri durur gibi oluyordu bazen. Zaman her durduğunda, acısını daha yavaş yaşıyordu. Tıpkı onun sevdiği gibi ortasından kopararak cebine koyduğu kırmızı gülü çıkardı montunun cebinden. Buz gibi soğumuş ellerini cebine sokarken, cebin fermuarına sürtünen eli, normalinden kat ve kat daha çok acımıştı. Gülü çıkardı. Hep onun oturduğu yere bıraktı.

O gittiğinden beri, her şeyden vazgeçmiş, her gün oraya gidip bir gül bırakıyordu. Her zamanki gibi, bıraktığı gülü, yarın geldiğinde bulamayacağını biliyordu. Kimin aldığını düşünmüyordu hiç. Günde kaç kişi oraya geliyordu kim bilir. Umudunu hiç kaybetmemişti ama. Ama beklediği işaret hala yoktu. Olacağa da benzemiyordu. Kendi kendine "Bir insan kendini ne kadar kandırabilir, ne kadar yalan söyleyebilir." diye düşündü. Çünkü, o gittiği günden beri, kendine sürekli aynı yalanı söyleyip, kendini olmayan bir şeye körü körüne inandırmak istemişti. Ama buna artık dayanamıyordu. Tıpkı yerdeki karları delen göz yaşları gibi, bu yalan kalbini her seferinde delip geçiyor, yavaş yavaş kemiriyordu. Vazgeçmek kaçış gibi geliyordu. Bunları daha fazla düşünmemek için kalktı ve uzaklaştı.

Yarın tekrar gelecekti elbet. Kim bilir, belki de işaret orada olacaktı ya da direkt kendisi orada olacaktı. Bunu bilemezdi. Tek bildiği, yarın bu kadar karın içinde kırmızı gülü nereden bulacağıydı...

NOT : Görselde gördüğünüz fotoğrafı gördüm, çok hoşuma gitti ve ona kısa bir hikaye gibi bi şey yazdım.

Ocak 12, 2012

Akşam Akşam Yaa...

Babam ve kardeşim arasında geçen diyaloğa bakıyoruz şimdi. Böyle bi şuursuzluk görülmedi.

Babam : Bak seyircisiz maçlara artık kadınlar çocuklar gidebiliyor. Anneni alıp da gitsene kızım. Kadınlar ve 12 yaşından küçük erkekler gidip izleyebiliyor maçları.
Sena : Baba ben 14 yaşındayım.
Babam : Kızım sen kendini erkek mi zannediyosun?

Şimdi adam haklı yani. Dinlemeden konuşursa olacağı budur. 12 yaşı duydu hemen atladı yavrum. Yazık.

Hadi görüşürüz.

Ocak 11, 2012

"Bu Güneş Neden Sıcak" Demek Gibi Bir Şey

Selam.

Her fırsatta söylerim, ailelerinizi sevin. Özellikle de annenizi çok sevin. Şimdi babalar yanlış anlamasın. Babalar genelde çalışır ve günün büyük kısmı evde olmazlar. Ama çalışmayan anneler hep evdedir, günü onlarla geçiririz. Kendi annemi baz alarak bunu söyleyebilirim. Şimdi, annelere özgü bazı davranışlardan bahsetmek istiyorum. Genelleme yaparsak, bu davranışlar genelde Türk insanına özgü. Sadece annelerin yaptıkları değil tabi, bizim problem çıkardığımız ama aslında problemle alakası olmayan şeyler de var. Neyse. İlk başlığımız :

BU BANYO NEDEN ISLAK! 
Muhtemelen bir çoğunuza anne tarafından bu soru sorulmuştur. Bir duş sonrasında, banyo ıslak olduğu için köşeye sıkıştırılmak hoş olmuyor. Neden mi? Çünkü orası banyo! Yıkanılan yer. Yıkanma işi su ile olur! Su olmadan yıkanamayız. Yıkanamazsak pis kokarız, bitleniriz! Yazları haftada en az 3, kışları haftada en az 2 kere yıkanmak zorundayız! Yıkanmak için icad edilen bir yerin ıslak olması, gayet normal değil mi yahu?

BANYOYU HAMAMA ÇEVİRMİŞSİN!
Bu da bir nevî, buhar düşmanlığı. Kış mevsiminde, sıcak suyla yıkanılır ve doğal olarak banyo buhar olur. Bu da çok normal bi şeydir. Ama bu da suçtur. Buhardan gözükmeye aynada kendini görebilmek için elinle aynayı silmek ise, müebbet hapis gerektirir annelere göre.

***************************
Şimdi bizzat bizim, annelere karşı yaptığımız şikayetlere geldi. Şikayet edilecek konular olmamasına rağmen, biz Halil Sezai moduna girip "İsyeeeeaaaağğğğn" diyoruz. En basitinden : 

MUTFAK SOĞAN KOKUYOR!
Çünkü orası mutfak ve soğan da Türk Mutfağının temel yapı taşı. İçinde soğan olmayan bir yemek gördün mü? Tabii ki gördün ama, nadir. Böyle sulu mulu Türk Yemeği dedin mi, soğan olacak ki içinde, tadını versin ona. Banyonun ıslak olması kadar normal mutfağın gıda ürünleri kokması. 

HIRKAM/BİLGİSAYARIM/ÇORAPLARIM/TELEFONUM VS. NEREDE!?
İşte biz Türk gençlerinin, en muzdarip olduğuna inandığım konu. Aradığımız bir şeyi asla bulamama ve annemizin eliyle koymuş gibi bulması. Sebebi ne biliyor musun? Çünkü eliyle koyuyor sonra da eliyle koymuş gibi buluyor. Gibi değil, buluyor. Eliyle koyduğu için, buluyor. Ama annemiz bir yere gitse, acil çıkacak olsak falan, o zaman ne halt yiyeceğiz? Ben şahsen nefret ederim eşyalarımın yer değiştirmesinden. 

Sırf bu konudan dolayı, şu an, şu dakika fikrim değişti. iPod Shuffle almak istiyorum ne zamandır. Böyle minikleri var ya, onlardan işte. Para denkleştirip de alamadım bi türlü. Acaba almasam mı diye düşünüyorum. Çünkü koca Laptop kaybolabiliyor evin içince, ufacık iPod'a neler olmaz... Peh, bunu düşüneceğim. 

İşte böyle dostlar. 2012'nin ilk yazısını da yazmış bulundum. 

Öpüyorum sizleri.

Patates'im nerede! Nerede olacak mutfakta tabii ki.