Aralık 21, 2012

Kes Elektrikleri, Korksunlar!

Olay bu değil bence.
Selamlar canlarım.

Bugün günlerden 21 Aralık 2012. Hani şu yıllardır konuşulan, Maya Takviminin bitmesi, kıyamet kehaneti falan filan. O klasik 21 Aralık yazılarından olmayacak merak etmeyin. Beni düşündüren bir konudan devam edeceğim. Her zamanki gibi sohbet havasında olacak tabi. Üşenmeyin okuyun, bu sohbette bana katılın.

Şimdi bu olay uzun süredir konuşuluyor. Buna gerçekten inanıp, büyük önlemler alanlar var ya da hiç inanmayıp hayatına olduğu gibi devam edenler var. Son günlerde biliyorsunuz bir çok ünlü kişilik, kıyamette zarar görmeyeceği gerekçesiyle Şirince'ye geldi. Şahsen biz sadece oradaki şarap güzel falan filan diye gidiyoruz. Bu dediğim hiç ilgilenmeyen kişilerin bir çoğunun zaten olaydan en ufak bir şekilde bile haberi yok. Mayalar desen, yoğurt uzatacak insanlar. En güzeli de o biliyor musun? Boşuna dememişler Ignorance is a bless diye. Neyse.

Şimdi asıl konu daha farklı. Benim de içinde bulunduğum bir gurüh insan. Şahsi fikrimi söylemek gerekirse, bir şey olmayacağına inanıyordum ben. Yani mantıklı açıklamam da şu şekildeydi, "21 Aralıkta kıyamet kopacaksa, 20 Aralık'ta nasıl hiçbir şey olmaz? Hani bu böyle gelecek, LAAAPS diye hadi bakalım deyip kopacak mı bir anda?".

Fakat buna rağmen, yani bir şey olmayacağına inandığım halde, bundan %100 emin olsam bile, hani derinlerde bi yerde bi "Acaba?" olur ya, ondan bahsediyorum işte. Genellikle işi dalgaya vurduk bugün hep ama, zaman zaman garip şeyler oldu. Anlatıyorum.

Stüdyoda oturuyoruz, gün ortası falan. Saat 16.00 - 17.00 suları falan, o aralarda bi saat. 5 kişi falandık. Bir anda elektrik gitti. 5 saniye içinde jeneratörün devreye girmesi gerekiyordu, girmedi. Hem zaten en son elektrik ne zaman gitmişti hatırlamıyorum bile gerçekten. Bugün gitti ama. Hatta sonra telefondan falan sanal ortama bakınca, Avcılar'ın farklı yerlerinde oturan bazı arkadaşların da elektrik kesintisinden bahsettiğini fark ettim. Yani sadece bizim pasajda değil, büyük bir bölümünde kesilmişti. Tabi elektrik gidince pasaj birden sessizliğe boğuldu ve dışarıdan sesler gelmeye başladı. Aynı anda bir kaç tane arabanın alarmları çalıyordu. Ulan acaba ne oluyor diye, çıktık baktık. Arabaların alarmları çalıyor, eyvallah, ama niye? Belki biri çarpmıştır, yanından sesli araba geçmiştir bilmem ne... Asıl olay şu, elektrik kesilmedi kesilmedi, neden 21 Aralıkta, kıyamet kopacak dendiği bir günde kesildi? Tesadüf mü bu? Yoksa TEDAŞ'taki çalışanlar "Eheheeh hadi bi durduralım elektrikleri de biraz korksun ibneler ihihihihih" mi dediler? Bence bu ihtimal daha yüksek. Kesin bi şaka durumu olmuş olmalı.



Sonra ben yalnız kaldım falan bir anda internet gidiverdi. "Yok artık eşeeen ziki" dedim kendi kendime. Ne kadar uğraştıysam da gelmedi. Sonra eve geldim falan, gayet her şey yolunda. Sakinim artık.

Çok geyik yapıldı bu konuda sıkıldınız bence, ben de sıkıldım çünkü. O yüzden laaaps diye bitiriyorum bu konuyu. Öptüm sizi.

Patatesi kıyametten kurtulması için yere gömdüm, ama kimse demedi ki "Aga bu nedir, kıyamet zaten yer altından gelcek..."


Kasım 14, 2012

Aman Tanrım O Da Ne!

Selam.

Uzun zamandır, yaklaşık 1,5 aydır yazmamışım. Hayat şartları be pampa, yoğunluklar falan filan, feleğimiz dürtülüyor vallahi.

Geçen Twitter'da çok sevgili blogger arkadaşım Nil'le birbirimizi gaza getirmemiz gerektiğini düşündük, artık yazalım ya falan diye, ilk adımı attım ben şu an. Sıra artık onda. Hadi bakalım.

Madde madde blog yazmak candır ya.


Bağa mı didin? Bağa?
  • Anneannemin çok meşhur olaylarından sonra, ailemizde yeni bir fenomen daha doğmak üzere : Beşir Hasanov Gülsümoğlu. Kendisi dedem olur. Kendisinde inceden doğu aksanı olduğundan, konuşması çok komik geliyor. Ama burada aksanla dalga geçtiğimi falan düşünmeyin. Babam evde sürekli olarak dedemin repliklerini taklit ediyor, evde hep beraber ölüyoruz gülmekten. Geçenlerde dedeme gittiydim bayram ziyaretine. Adam konuşuyor, bana bir şey anlatıyor falan. Abi babamın yaptığı taklitler aklıma geliyor, adam ciddi ciddi bir şey anlatırken gülmemek için kasıyorum kendimi falan. Sonra tuttum dedim babama yapma böyle bak, adam konuşurken güleriz falan filan, rezillik yani. Bir kaç meşhur olayını anlatacağım şimdi.





  • Efendim Kurban Bayramı'nda babam, amcam ve dedem kurban kesmek için Fatih'teki meşhur Kadınlar Pazarı'na giderler. İsimde bir tutarsızlık olduğu doğru. Onu geçelim. Dedem, böyle at gibi bir koyun seçer, kocaman. Sonra amcama ve babama "Siz burada bekleyin gurban, eve gideceğim. Kestirin de getirin." diye tembihler. Tam çıkmak üzereyken amcama döner ve koyunun kafasını da almasını, kelle çorbası yapacaklarını falan söyler. Babam ve amcam ellerinde poşetlerle eve dönerler. Dedem amcama koyunun kafasını sorar. Amcam "Aaa unuttum ben onu ya." diye cevap verir. Dedem de, "Gidip al çabuk, pazar şurası zaten." diye cevap verir. Amcam buna karşılık "Ya şimdi nereden bulcam koyunun kafasını." diye çıkışınca dedem o efsane şivesiyle, efsane replikleri patlatır : "VAH SEN NASIL TANIMİYORSIN BİZİM KOYUNİ, HANİ BÖYLE GOCAMAN KAFASİ VARDİ."

  • Bu ana şahit olmanızı isterdim. Yani ortamdaki genç jenerasyonun kahkaha atmama çabaları "Koyunun kafasını da istiyormuş." lafından beri devam ediyordu. Ancak dedem bu son bombayı patlatınca, kimse kendini tutmadı, herkes koyverdi, sonun da dedem de tabi.
  • Ahmet Amcam, babamın deyimiyle "Cüneyt Arkın" gibi adam. Bana göre ise Behzat Ç.'nin dişleri küflenmiş versiyonu. Zayıf, hafif uzun saçlı, dişleri yok, olanları da böyle altın rengi falan gibi. Böyle bir adamın gördüğü şaşırtıcı olaylara karşı "AMAN TANRIM O NE!?" diye tepki vermesinin sebebi ne olabilir? Ben de henüz çözebilmiş değilim. Ama Ahmet Amcamı severim, can adamdır. 
    Tam olarak bu işte. 
  • "Senin ağzına biber sürerim." diye bir tehdit şekli var küçük çocukları korkutmak için kullanılır. Abi küçükken çok net biber sürülmüştü benim ağzıma. Anneannem tabii ki başrolde. Ortaköy'de oturduğumuz zamanlar, yani yaşım en fazla 5. Dışarıdayız, eve geliyoruz. Ben bir şey anlatırken "Bok" demişim sanırsam. Anneannem de eve gidelim senin ağzına biber sürcem demiş. Buraları tam hatırlamıyorum. Eve geldik. Buradan sonrasını çok net hatırlıyorum işte. Ben gayet, şaka demiştir, korkutmak için demiştir falan diye düşünüyorum, oturdum gidip koltuğa. Abi kadın üstünü bile çıkarmadan, gitmiş balkondaki kurusun diye asılmış kırmızı küçük biberlerden almış, kırmış onu ortadan, tuttu laaaps diye soktu ağzıma. Allahım yarabbim, ben böyle bir acı tatmadım. Doğal olarak başladım ağlamaya. Dilimi dışarı çıkarıp, elimle üstünü siliyorum güya falan. Dilimden acıyı almaya çalışıyorum elimle. Çocuk aklı işte. Ama çocuklar bu kadar mı salak olur? Be gerizekalı, acı acı ağzına sürdün elini, tavaf etti elin ağzının içinde, gözyaşlarını neden o elinle siliyorsun be anasını satayım? Başladı mı benim gözler de yanmaya, ağla ağlaa kül ettim kendimi. Sonra bi daha asla bok demedim. Mesela şu an 22 yaşındayım, hala ananemin yanında bok demem. Hep o lanet olası kırmızı biber gelir aklıma. 
Şimdilik budur dostlar. Daha sık görüşmek ümidiyle diyorum. Geleceğim yakın zamanda. Öperim hepinizi.

Patates özlemiş buraları be.

Eylül 19, 2012

Mimine Kurban!

Cessiecim tekrar mim vermiş. Blog tarihimde ilk defa iki yazım üst üste mim yazacağım. Hadi bakalım :

Favori rengin?
Kıyafet seçimlerimde genellikle siyah ve koyu renkler. Ama her rengin koyusu değil tabi. Pembe dediğimiz renk, koyu olsa bile, yine pembedir yani. Bu soruya tek cevap vermem istense, tabii ki siyah derim.

Favori hayvanın?
Favori dediğim bir hayvan yok açıkçası. Köpekleri çok severim. "Sevmiyorum" diyemesem de, alıp oynaşmaktan hoşlanmadığım tek hayvan kedi. Yavru kedi değil ama, böyle büyümüş olan kedileri alıp da sevemem. Eşek arısından da çok korkarım.

Favori sayın?
4 ve 7.

Facebook? Twitter?
İkisi de oldukça aktif olarak kullandığım sosyal ağlar. İkisinin de rahatsız edici yönleri olduğu gibi, iyi yönleri de bir hayli fazla. Olay sadece, faydalı kullanabilmek. Twitter'daki futbol tartışmalarının sürekli TT olması çok itici bir durum. Ama bundan rahatsız olduğum için TT listesini WorldWide yaptım, artık rahatım. Facebook için de, istemeyenlere oyun isteğinin gönderilemeyeceği bir sistem yapsalar, çok daha tatlı olacak. Ayrıca böyle her türlü, dini, din karşıtı, siyasi ve siyaset karşıtı sayfalar kapatılsa, hatta hiç açılamasa falan. Bu tip şeylerin yeri sanal alem değil, olmamalı.

Tutkunuz?
Tabii ki 8 yıldır yarı hobi, yarı meslek olarak hayatımda olan müzik. Müzik yapmadığım bir hayat düşündüğümde, işin içinden çıkamıyorum. Öyle bir hayat yok çünkü ya, olmamalı yani. Tabi sadece çalmak değil olay. Müzik dinlemediğim neredeyse hiçbir gün yok. Bu onu tutku yapar mı? Bunlar dışında, bazı çeşit kitaplar ve bazı filmler ciddi anlamda tutkunu olduğum şeyler. Bir de ailem tabii ki.

Hediye almak mı, vermek mi?
Tabii ki de almak. Yani hediye vermek benim için her zaman işkence olmuştur. Aslında hediye vermek değil, bir hediye verebilmek için önce bir hediye alabilmek lazım. Alması çok büyük sıkıntı. Ne alacağına karar vermek falan. Hiç bana göre değil. Zira bir çok arkadaşıma doğum gününde ya da herhangi bir özel gününde, hediye almayı gerektirecek bir gün geldiğinde, "Ne istiyorsan söyle, uğraştırma beni." diye sorarım mutlaka. Tabi öyle hediye olarak, çerçeve, şamdan, kupa bardak alacak kadar da yaratıcılıktan uzak değilim ki, eminim sen de böyle düşünüyorsun zaten değil mi?

Favori günün?
Kesinlikle cumartesi.

Favori çiçeğin?
Çiçek olarak sayılmaz ama babamın balkonda saksının içinde yetiştirdiği biberlerin görünüşü çok hoşuma gidiyor. Caps de vereyim.

Babamın biberleri
Cessie'ye mimi için teşekkür ediyorum ve isteyen herkesi mimliyorum. Nil'i özel mimliyorum ama, o yazacak!

Patates'in çiçeği olacaktı en büyük tutkum o olurdu muhtemelen.

Eylül 13, 2012

Haydi Mimimimimimimimimimimi Yar!

Efendim merabalar yine ben.

Çok çok sevgili Cessie gayet eğlenceli bir mime yanıt vermiş ve sonrasında da katılmak isteyenleri mimlemiş. Ben de direkt olarak üstüme alındım tabi. Başlıyorum.



***

Günün nasıl geçti?
Yorucuydu. Şu eğitim hayatının her evresine başlamasından daha zor bir şey var, o da bitirmesi. İlişik kesme işleriyle uğraştım. Bir kağıda 8 ayrı mercîden imza almak falan yorucu alıyor. Bloklar arası bir maraton gibi, bir oraya bir buraya derken evdeyim. Blog başlığımı değiştirdim ayrıca, güzel olmuş mu?

İsim vermeden bahset;
Sürekli aklımda ya. Sürekli değil aslında, bazen geliyor aklıma. Çok da sık sayılmaz. Gelmiyor, gelmiyor; geldiğinde de gitmek bilmiyor. Ay dünyaya doğru osursa falan bile imkansız yani. Ayın dünyaya osurması kadar imkansız. Anla halimi.

Neden hep cam kenarı?
Aslında değil. Yani tercihen tabii ki cam kenarı candır ama bazı kurallarım var. Güneş geliyorsa tabii ki oturmam. Kafayı cama dayayıp 3 - 5 şarkı dinlemek için süblimleşmek yerine, kafamı dik tutarak 3 - 5 şarkı dinlerim. Uzun bir yolculuksa veya şehir içi otobüs motobüs olaylarında da, son durakta ineceksem eğer, o zaman cam kenarına otururum. Çünkü bende hep bir gerilim, hep bir korku oluyor ya. Sanki ben cam kenarına geçince, yanıma biri oturunca ve otobüs tıklım tıklım dolunca, istediğim durakta asla inemeyecekmişim gibi hissedip fena şekilde geriliyorum. Oturduğum o yerden asla kapıya ulaşamayacakmışım gibi hissediyorum. En iyisi son durak ya, temiz. Herkes iner, rahat rahat yayıla yayıla inerim. Ya da aslında ineceğim durak son durak değilse ve son durağa yakınsa birazcık, son durağa kadar bekler, orada iner, sonra geriye yürürüm. Yürümeyi seviyorum aslında ben. Nereden nereye geldik ya. Klasik Mr. Patates olayı oldu. Devam edelim.

Bugün kendin için ne yaptın?
Burger King'e gidip acımadan Steakhouse yedim. Ölümüne yedim ama. Birazdan da kendim için Caffe Palermo'ya gidip 1 Filtre Kahve ve 2 adet Americano içeceğim.

Twitter Anasayfa'nı aç, gözüne ilk takılan!







Düşün ki o bunu okuyacak;
Sen de biliyorsun ki şansımız yok. Seni kimseyle paylaşmak istemediğim bir gün elbet gelecek. Seni çokca sevdiğimi de biliyorsun zaten.

Kahkaha atmana neden olan karikatürler : 





Klavyeye bakmadan bir şeyler yaz:
Zaten genelde klabyeye bakmadan yazıyorum yani. Bu konuya özel ne yazılır ki bilemiyorum? Bir yerde zortladım ama nerede bilmiyorum. 

Cümle düşün, sonra yerlerini değiştirerek yaz:
seni diye Ben sevdim mi ellerin olsun ?

Ctrl+V yap: 

Mim eğlenceliymiş oldukça ya. Sağolsun Cessie. 
Ben de o zaman buradan Serapus ve Nil'i mimledim gitti. Ama tabi, herkes üstüne alınabilir.
Baya eğlenceli oluyor. Bazı kısımlarda derin bir ah ohh falan bir şeyler çekiliyor ama, genel olarak eğlenceli. 

Patates yeni yüzüyle karşınızda. 

Eylül 12, 2012

Erkek Depresyonu vs. Kadın Depresyonu

Selam.

Viski mi ki o?
Depresyon kötü bir şey. Ömer Üründül gibi yorum yaptım resmen. Adam Messi için "Messi iyi topçu." demişti ya. Sanki biz bilmiyorduk. Aynen o durum oldu işte, ben demeden önce sanki depresyonun kötü bir şey olduğunu bilmiyordunuz. Ama biliyordunuz bence değil mi? Güzel.

Zamanında Göksel iyi ekmek yemişti bu depresyon olayından. Depresyondayım diye bir şarkı yaptı ve aldı yürüdü, çok da güzel oldu. Hatta ben bir iddiada bulunmak istiyorum. Şöyle ki, "depresyon" kelimesinin tam anlamıyla lûgatlarımıza girmesi de bu şekilde oldu. Yani öncesinde illâ biliniyordu ama, o şarkı çıktıktan sonra daha da bir yaygınlaştığına inanıyorum ben. Nasıldı sözler? "Depresyondayım, unutuldum, aldatıldım. Sevgilimden ayrıldım, çok yalnızım."

İşte ben bu duruma biraz ön yargılı bakıyorum. Yani depresyon olayının her şekilde, sevgiliye, yalnızlığa bağlanması çok yanlış. İnsanlar gayet sevgilisi varken, çok arkadaşı varken, her şey yolundayken bile depresyona girebilirler. Öyle sanıldığı gibi değil. Yani diyorum ki Depresyon=Bunalım değil. Daha farklı bir şey depresyon. Bir de şimdi bunun bir çeşidi var ki zaten bu yazıyı yazma sebebim sizlere "ERKEK DEPRESYONU"nu anlatmak.

Kadınların depresyonundan oldukça farklı olduğunu düşünüyorum ben mesela. Depresyondayken, kadınların erkeklerden çok daha güçlü olduğu bir gerçek. Kadın depresyonda olsa bile, bunu dışarı yansıtmak istemez. Mesela dışarı çıkacakken yine makyajını yapar, dışarıdakiler bir problem olduğunu anlayamazlar. Erkeklerde tam tersi bir durum söz konusudur. Mümkün olduğunca yansıtmaya çalışırlar. Ama şöyle de bir durum var. Yansıtmaya çalışırlar ama, dışarı çıkarlarsa... Bu gösteriş amaçlı değil tabi. Erkeğin olayı bu. Aslında yanlış bir cümle kullandım ama değiştirmeyeceğim. Erkekler yansıtmaya çalışırlar deyince kasıtlı gibi oldu, evet. Ama onun gerçeği şudur ki, yansıtmamak için bir çaba sarfetmezler. Bu da dışardan bakanların anlamasını sağlar bu durumu.
Erkek depresyonu vs. Kadın depresyonu için
bu görsek kullanabilir bence, ha?
Kadın ve depresyon deyince esrarengiz şekilde akla ilk gelen şeylerden birisi çikolata. Daha spesifik konuşursak, Nutella. Aslında bunun sebebi de çok açık. Bir çok kadın dış görünüşüne önem verir (normal olarak) ve bir estetik kaygı söz konusudur. Kilo almak istemez, formda kalmak ister hep. Ama depresyondayken bunlar umrunda olmadığı gibi bir de çikolataya abanır. Çünkü bu kendini cezalandırma şeklidir. Erkeklerde ise bu durum farklı tabii ki. Erkek daha çok alkole vurur kendini. İçer, içer ve içer. Sonra bir yerde sızıp kalır. Rezillik çıkarır. Kendini acınacak hale getirir. Normalde çok alkol aldığında bile çok etkilenmeyen bir insan olsa bile, depresyonun da getirisi olan bazı psikolojik şeylerden dolayı kendini acınacak hale düşürmek için düşer. Sersefil kalır ortalıkta ve kendini bu şekilde cezalandırmış olur. Tabii ki kadınlar alkol almaz demiyorum, alkol alarak depresyon yaşayan kadınlar da yok değildir.


İnsan Behlül bile olsa depresyona girebilir. 
Erkeklerin kadınlara göre şanslı olduğu bir konu da, depresyonda şekil - şemâl değiştirme olayıdır. Kadınlar genellikle saçlara odaklanır. Kestirirler, boyatırlar, kaynak yaptırırlar, şeklini değiştirirler falan filan. Çünkü depresyon anında veya sonrasında insanın kendini beğenmemesi ve bir şeyleri değiştirmesi gerektiği gibi bir tribe girilir. Erkeklerde bu daha kolaydır ve kesinlikle depresyon halini belli eder. Mesela sakal. Sakal bırakır. Daha doğrusu, sakal bırakmaktan ziyade, traş olmayı bırakır. İsterse kadınlar da sakal bırakabilir tabi ama, daha önce rastlamadım hiç. Bir kaç bıyıklı gördüm o kadar. Neyse. Böyle Robinson Crusoe gibi dolaşırlar. Saç sakal birbirine karışır falan. İşte bu, önceki bahsettiğim "Yansıtmamak için çaba göstermeme" olayı. Görürlerse görsünler, anlarlarsa anlasınlar gibi bir düşünce hakim olur genelde.

Zaten şimdi genel manada kadın ve erkeğin yaşadığı depresyonu bir tutmak doğru olmaz. Çünkü kadınla erkek bir değil. Çok farklı. Bir eşitlik tribi var evet. Mesela en basitinden karşılaşılan ama mecbur olunan zorluklar var. Mesela erkek sünnet olur, kadın adet görür. Kadınınki daha çileli. Erkek askere gider, kadın doğum yapar. Yine kadınınki daha çileli. Askerlik dediğin belli bir zaman dilimi, ama doğum dediğin şey çiftin kararına göre 2 kere 3 kere 4 kere olabilir ki sezaryen diye bir şey var, bildiğin bıçak altına yatmak. Neymiş yani, kadınla erkek aslında eşit değilmiş. Kadın olmak daha zormuş. Müşterek bir hayat yaşamak lazım tabii ki ama, yine de kadın olmak zor be abi. Zor yani baksana. Zaten zor olmasa, cennet babaların ayakları altında olurdu. Ama gel gör ki, genelde babaların ayakları kokuyor. Ne alakası varsa şimdi.

Kısacası dostlar görüldüğü gibi bir farklılık söz konusu. Bu depresyon "sevgili" yüzünden olursa, daha da kötü tabi durum. Bir ayrılık sonrası kadınlar çabuk toparlanırken, erkeklerin uzun yıllar kendine gelemediği de gerçektir yani. Hatta erkeklerdeki genel bir trip vardı intihar etmekle alakalı. Hemen intihar etmek ister. Bazen bu tamamen ilgi çekmek için olsa bile, yine de temkinli yaklaşılmalıdır çünkü o anki psikolojiyle, her erkek bunu yapabilecek potansiyele sahip olur.

Patates depresyondaydı bikeresinde. Değişiklik olsun diye kabuğunu soydurmuştu. Çıplak kalmış dingil.

Eylül 10, 2012

Ruh İkizi

Salam.

Salam derken, Selam manâsında. Azerîcem çok iyidir. Ne kadar da çok şapkalı harf kullandım öyle. Çok seviyorum şapkalı harfleri. Daha edebî bir insanmış gibi gösteriyor. Ota boka kullanasım geliyor. Bôkâ. Yeter.

Şimdi böyle bazı şarkılarda olur ya, bir şekilde şarkı gider gider ve bir anda verilen bir esle, bambaşka dünyalara yelken açılır. İşte tam olarak onu yapacağım şimdi.

Tam olarak bu işte.
ES!


Ruh ikizi diye bir gerçek var. Fiziksel olarak farklı ama, ruhsal olarak kopyala yapıştır durumu. Her insanın mutlaka var ruh ikizi. Ama bu olayın sadece "ikiz" olmaktan ibaret olduğunu düşünmüyorum ben. Çünkü dünyada neredeyse 7.000.000.000 insan olduğunu düşünürsek, her insanın 8 - 10 tane ruhdaşı olabilir. Ruhdaş kelimesini de uydurdum şu an. Ama asıl mesele, o ruh ikizlerini bulmak değil mi? Ya da onların bir şekilde seni bulması. Çok zor bir durum bu. Acaba bu ruh ikizi hangi ilçede, hangi şehirde, hangi ülkede? Başka bir ülkede de olabilir bahsettiğimiz insan. İlla aynı dili konuşmaya gerek yok. İnsan olmanın getirisi olan ortak özellikler, din, dil ve ırk dinlemiyor biliyorsunuz. Bununla ilgili sanırsam Hangover Part II'dan bir alıntı yapabilirim. Kahramanlarımız Thailand'dayken buldukları bir uyuşturucu kuryesi maymun, toplu taşımayla seyahat ederken, Alan'ın bir keşişin çükünün yerine koyduğu şişeyi kemirmeye başlayınca herkes gülmekten kırılıyor. Bunun üzerine Alan diyor ki : "Bir maymunun bir penisi dişlemesi her dilde komiktir."  Şimdi bu lafın üzerine ben ne söyleyeyim? Kapak gibi laf.

İşte filmdeki o sahne. 

Bir çok insan malesef bu bahsettiğim ruhdaşını bulmadan ölüp gidiyor. Çünkü genelde öyle bir kaygı yok. 30 yaştan sonra herkeste tek bir kaygı oluyor : "Olm evde kaldım resmen, ilk bulduğuma basayım nikahı." İşte bu yüzden ruhdaş arama olayı yalan oluyor. Gerçi arasan ne olacak, bulabilecek misin? Umutsuz olmayın, bulunuyor be abi.

Olay bu değil tabii ki.
Mesela bu lanet olası teknoloji çağında, Facebook, Twitter falan gibi yerlerde karşınıza çıkabilir. İnternet aşkı diye bir durum vardı yakın geçmişe kadar. Bu durumu garipseyenler olduğu gibi, bu şekilde ekmek yiyen de çok insan oldu. Ama söyleyin bana, sosyalleşmenin bile kucaktaki laptopla olduğu bu zamanda, sokağa çıkıp ruhdaş aramak samanlıkta bulamadığın iğneye bir de iplik geçirmeye çalışmak gibi değil mi? Faydasız yani.

Peki bu ruhdaşla illa evlenmek mi lazım? Tabii ki de hayır. Yani neden evlenmek gereksin ki? Gayet arkadaşlık ederek de çok eğlenilebilir. Önemli olan onunla konuşurken değerli hissetmek ve hissettirmek. Ya da gülümsetebilmek ve gülümseyebilmek. Zaten önceki yazımı okuyanlar gülebilmek için nasıl bir motivasyon yarattığımı biliyorlar.

Fakat günümüzde mevcut başka bir durum daha var, biraz tatsız bir durum bu. Efenim bu duruma RUH ÖKÜZÜ diyebiliriz ki zaten yaygın olarak kullanılan bir terim. Bulduğunuz kişinin ruh ikizi mi yoksa ruh öküzü mü olduğunu ayırt etmek de gayet kolaydır. Arada ince bir çizgi falan yoktur yani. Muhteşem zeka oyunlarına ya da böyle planlı kurgulu işlere gerek yoktur. Nasıl mı ayırt ederiz? Abi bir insan baktığında öküz olduğunu ilk bakışta anlayabilirsin. İlk bakışta anlamasan bile 3 - 5 kelam ettikten sonra kafanda bir yargı oluşur zaten. Eğer o kişi sana göre bir öküzse, ruhdaşlık kasmaya çalışma hiç, uzaklaş oradan.



Patates'in ruh ikizi mi? Soğan ve elma tabii ki de.

NOT: Otobüslerdeki tutamaçlar var ya yukardaki, onlarda böyle ilginç bilgiler yazan kağıtlar falan oluyordu. Orada diyordu ki, "Patates, soğan ve elma'nın tatları aynıdır. Hepsi tatlıdır. Farkı yaratan şey kokularıdır." Bu ne demek? Ben de anlamadım ki.

Eylül 06, 2012

Her Şeye Rağmen Gülebilmek mi?

Dişlerinizin olmaması gülemeyeceğiniz anlamına gelmez.
Selam.

Hahahahahahahahahha ya da Eheheheheheheheheh ya da Dksşdlnflsknlakndk.

Ne ifade etti bunlar size? Evet, tam olarak bahsettiğim şey : Gülmek. Bence çok güzel bir şey. Bünyeye faydaları falan filan kanıtlanmış, ömrü uzattığı konuşulan bir çeşit eylem. En basit tanımlaması tabi bu. Şimdi oturup gülmek nedir anlatmanın lüzumu yok.

Ne çok çeşidi var değil mi? Tebessüm etmek, sırıtmak, kahkaha atmak, yarılmak, çatlamak, yerlere yatmak, sandalyeden düşmek gibi bir çok tabir var gülmeyi anlatan. Cem Yılmaz'ın bir lafı var hani, "Gülmek ihtiyaç değil, gülmek lükstür. Zeytin-peynir değil, gülmek havyardır." diye. Ne kadar doğru söylemiş. Yani gülebiliyorsanız, kendinizi şanslı sayın. Hele bir de beleşe gülebiliyorsanız, o zaman sizden daha şanslısı yok.

Gülmek için komik bir şeyler olmasına gerek var mı? Bazı insanların bu soruya cevabı "Evet." Ama bu soruya "Hayır." cevabını verecek kadar optimist insanlar da olmalı dünyada. Oraya birazdan geleceğim. Komik bir şey olmadan nasıl güleriz diye geçiyor olabilir aklınızdan. Bir sürü örnek vermeye çalışacağım.


Her şeyden önce, gülmek bir çeşit imza gibi, bir çeşit mühür gibi. Parmak izleri var ya, her insanın kendine özel, gülmek de öyle değil mi? Mesela Zerrin Özer gülüşü diye bir şey var. Veya Saba Tümer nasıl meşhur oldu sanıyorsunuz? Alışılmışın dışındaki gülüşü, onu akıllara kazıdı resmen. Sev ya da nefret et, karanlık bir odaya kapatıp o gülüşü dinletseler Saba Tümer olduğunu anlarsın değil mi? Bak işte, imza gibi.

Klişenin Allah'ı bir laf var : "Her şeye rağmen gülmek lazım." Şimdi bu lafın doğruluk payı var. Her boka gülmeye gerek yok tabi. Mesela ölüme gülünmez ki bunu söylememe bile gerek yok. Ama diğer her şeye gülmek lazım, biraz da "Siktir çekmek" lazım. Bak, adam Siktir Etmek üzerine kitap yazmış, demek ki boş bir uğraş değil bu. (Bkz; John C. Parkin - Fuck It)

Gülmek biraz da motivasyon işi. Yani idmanlı olmak lazım. Bilinçaltımızda hep gülme eylemi olmalı. bir köşede durmalı o. Mesela motivasyona kendinizi sevmekle başlayın. Çünkü insan kendini sevmeli. Hatta insan yeri geldiğinde bencil olmalı. Çünkü bu hayat sizin hayatınız. Baş rolde siz varsınız. Yardımcı oyuncuları iyi seçmek sizin elinizde. Hepsinin Oscar'lık olmasına gerek yok. Oscar'lık olan siz olun.

Nasıl mı gülelim? Nelere mi gülelim?


  • Mesela çok yakın bir arkadaşınız bir anda sizinle muhabbeti kesti. Tüm ilişkiyi bitirdi bir anda. Üzülmeyin, ne gerek var ki? Gülün geçin. Her aklınıza geldiğinde gülün ama. 
  • Aldatıldın mı? Sen kaybetmedin, o kaybetti. Unutma Oscarlık olan sensin. O sadece yardımcı oyuncu. Gül ve geç. 
  • İncir çekirdeğini doldurmayacak bir konuda, sevmediğin biriyle tartışırken sürekli gülümse ve dinginliğinden ödün verme. Emin ol hararetli hararetli düşündüğün şeyi kanıtlamakla uğraşmaktan çok daha etkili bir yöntem olacak. Ama sırıtma, ufak tebessüm et ve bunu yere bakarak yap. Emin ol karşı tarafı çıldırtabilirsin. Çünkü o dingil gülmeni istemiyor olacak.
  • Eski sevgilini mi özledin? Üzülme hiç, o sana dönmeyecek. Bil bakalım kim kaybedecek? Kahkahalarla gülebilirsin. Çünkü eski sevgiliyi ancak ne zaman özlersin biliyor musun? Artık ona layık bir insan olduğunu düşündüğün zaman. Yani ayrılmanıza sebep olan şey her ne ise, onu olumlu yönde hallettikten sonra. O andan sonra onun için 4 4'lüksündür. Ama onun bundan hiç haberi olmayacaktır. Bas kahkahayı. Hatta gülerken onu parmakla göstererek "Saaaalaaaaaak saaaaalaaaaak" bile diyebilirsin. Daha eğlenceli olacaktır. 
  • Paranı mı kaybettin? Kendine gül. Koca adam/kadın oldum hala parama sahip çıkamıyorum, ne kadar malım diye düşün. Üzülmenin bir manası yok. Ganj Nehri kadar gözyaşı döksen bile, -ki okurlarım arasında para için ağlayacak bir kitle yok- o para geri gelmeyecek. Bulan kişiye helal edip geç gitsin. Çünkü sen de biliyorsun ki, yolda giderken yerde bir 20'lik 50'lik bulsan atacaksın cebe. Emin ol sahibini aramak daha masraflı olacak. Git iki bira iç, bi de o yüzden gül. 
  • Tuttuğun takım maçı mı kaybetti? Parası senin cebine mi girecek abi? Salla gitsin. Oynasalardı kazansalardı. Kaçırdıkları şampiyonluğa yansınlar, sen işine bak gül geç. Hele hele tuttuğu takımı savunan arkadaş tartışmaları yok mu... Savunduğun şey için hiçbir şey kazanmayacaksın adamım. Üçüncü maddedeki tekniği kullan. Yere bakarak tebessüm et, karşı taraf sinir olsun. İyice şalteri atıp küfür ettiği zaman da bas kahkahayı.
  • Herhangi bir masa oyununu mu kaybettin? Aşkta kazanacağını düşün, sırıt böyle 32 diş. 
  • Aşkta mı kaybettin? Koy göte gitsin. Aşkta kim kazanmış ki la? O adonisli, six packli adamlar bile aşkta kazanamazken, sen aşkta kazanamamayı neden problem edesin ki? Tişörtünü kaldır, bira göbeğine bak ve şöyle sağlam bir kahkaha at. Erol Taş kahkahası olabilir mesela. Nur içinde yatsın. 
  • Kahven mi bitti? Tazelemeye üşeniyor musun? Ne!? Kardeşin de tatilde mi? Kahve tazelenmeyecek yani. Akşam daha rahat uyuyacağını düşün ve mutlu ol. Belki bir bardak daha kahve içsen güzelim uykun piç olacak. Olsun, piç olsun, yine de gül. 
Şimdi diyorsunuz ki bu adama noldu? Bu kadar optimizm iyi değil diye. Bu maddelediklerim ve buna benzer daha yüzlercesini tam anlamıyla yapabildiğimi mi düşünüyorsunuz? Boş versenize ya. Bir süredir ne kadar kötü, ne kadar içime kapanık, ne kadar saçma bir halde olduğumu bilemezsiniz. Okuduğunuz yazıdaki çoğu cümlenin başına "Keşke" koyarak benim düşüncelerimi anlayabilirsiniz. Çünkü ne yazık ki bu yazılanlar benim keşkelerim. Sadece yazının bu noktasına kadar optimist görünmek istedim, hepsi bu. Merak etmeyin, ki neden edesiniz zaten de, depresyonda falan değilim. Klasik kafa karışıklığı falan. Hani insanın bir noktada hayatı için bir yol çizmesi gerekir ve bu yola başlamadan önce bir çok konuda, bir çok seçeneği feda edip birini seçmesi gerekir ya, her anlamda onu yaşıyorum şu an. 

Yazarak rahatlama diye bir şey var. Doğru. Ama rahatlamak için böyle mi yazı yazılır? Bence böyle yazılmalı. Sizleri de karamsarlığa sürükleyemezdim. Seviyorum çünkü sizi. 183 kişilik bir kitle söz konusu. Her ne kadar 175 tanesi "İzle" butonuna tıklayıp bir daha uğramamış da olsa, hepsinin birer kere buraya tıkladığını bilmek bile huzur veriyor. 

Az önce bahsettiğim süreçte, boy gösterdiğim sosyal ağlar arasında da seçim yapmam gerekecek. Facebook, Twitter, Blogger ve Ekşisözlük arasında. 2si kalacak, 2si gidecek. Bakacağız, göreceğiz.

Patates karamsar, Patates'i böyleyken sevmeyin...

Ağustos 30, 2012

Yandı Gülüm Keten Patates

Bu patatese yakışmadı. Yakışmadı.
Selam.

Nedendir bilinmez, son 3 aydır ayda 1 yazı yazmışım sadece. Hepside ayın 30'una denk gelmiş. Bugün de aynı şey oldu. Allah allah, garip tabi. Şubat'ta napcaz bakalım. Her neyse. Kasti yaptığım bir şey değil. Bu kadar seyrek yazmamın bir sebebi de yolunda gitmeyen bazı şeyler. Aslına bakarsanız, yolunda gitmeyen bir çok şey var ama, bazı diyerek geçiştiriyorum.

Böyle sıkıntılı bir giriş oldu ama, ergenleşmeyeceğime sizi temin ederim.

Evde yalnızım lan ben. Gittiler tatile, bıraktılar beni. Çok deneysel yemekler falan yapıyorum. Şunu söylemeliyim ki, rekabet yaratmayın. Yıl olmuş 2012, hala yaptığı yumurta ile övünen erkekler var. Abicim, ben hala faal olarak yumurta yapıyorken, kendi yumurtanı övmen gereksiz bir şey. Ben dünya üzerindeyken, yumurta rekabeti diye bir şey önemli değildir. Bu işin sırrını bilmek önemli olan. Yumurtamı övmeyeceğim tabii ki, kendimi öveceğim. Yani yumurtanın içine sosis, salam ve sucuğu aynı anda koyup, pul piper, karabiber ve kekik eklemek herkesin aklına gelebilir. Ama asıl olay, hani şu "Yemeğe sevgisini katmak" dediğimiz. Benim yaptığım tamamen o. Yumurta yaparken insanın gözleri dolar mı lan!? Yumurtayı düşünmek... O incecik kabuğun içindeki muhteşem sarı ve onu çevreleyen cıvık beyazlık... Güzeli perdeleyen çirkin gibi... Yumurtayı dik şekilde tutup sıktığınızda nasıl olup da kırılmadığını.... -ki denedim, kırılmıyor-. Yumurtayı kırdıktan sonra, içine düşen kabuğu narin bir şekilde alışınızı... Bu dünyanın en lezzetli şeyinin bu kadar kolay pişiyor olması... Yumurtanın, tavuğun o ufacık poposundan aşkla çıkışını... Popodan çıkan bir şeyin, yani sıçılan bir şeyin nasıl bu kadar lezzetli olabileceğini... Kimisinin sarı, kimisinin beyaz oluşundaki mucizeyi... Yumurtanın sarısıyla çükün gitmesinin arasındaki ilgi alakayı... Ve daha nice incelikler... Bunları düşünmeden yumurta yapıyorsan, üzgünüm ama dostum, benimle rakip olamazsın bu konuda...


****************************************
Dün gece Fenerbahçe'nin maçındaydım. İyi netice alamadık, Şampiyonlar Ligi'ne veda ettik falan filan. Bunları geçiyoruz. 

Abi Türkiye'deki tribün kültürü ne kadar aptal bir şeydir? Tamam, stadyumda maç izlemenin keyfi, hissiyatı hiçbir şeye benzemiyor ama, stadyumda maç izlemenin keyifli olması için, herkesin benim gibi düşünmesi lazım. Herkes kendi içinde çelişiyor ya. Şimdi şöyle anlatayım. Dün oynadığımız takım Spartak Moskova Rus bir takım. Tam da yanımızdaki tribünde çok çok az Moskova taraftarı vardı. O taraftarlar da doğal olarak Fenerbahçe taraftarını tahrik ettiler falan filan. Buraya kadar okey. Bu kışkırtma üzerine yapılan "Ya Allah Bismillah Allahuekber" tezahüratına anlam veremedim. Hadi diyelim, dindar takılıyorlar. Biz müslümanız, sizi yeriz diyorlar. Ulan öyle bir tezahurattan sonra neden "Hepiniz orospu çocuğusunuz" ya da "Oraya geliriz ananızı sikeriz." diye bağırıyorsun. Dindar taraftarsan küfür etmeyeceksin, küfürbazsan da orada hatim indirmenin bir gereği yok. 

International küfürlü tezahurat yapıldı. Çok yaratıcıydı gerçekten : "Fuck you, fuck you, fuck you Moskova. Moskova Moskova fuck you Moskova." Şu rezilliğe bakar mısın abi ya? Hayır şimdi bunları yapan adamları da bir gör. Ben de Fenerliyim eyvallah, ama o adamlarla ortak bir özelliğimiz olması bile sinirlerimi bozuyor. Ki bu adamlara tutup da desen ki, "Gel seni Moskova'ya götüreyim, Rus kızlar var orada." diye, en az %85'i ayaklarını götüne vura vura koşar şerefsizim. 
***************************************
Çok değil yarım saat önce. 2 tencere yemek yaktım. Bildiğin böyle simsiyah oldu. Babam gelince ne koyacağım önüne çok merak ediyorum. Onu bunu bırak, abi yemek ısıtırken nasıl yakılır bunu bana açıklar mısın ya? Nerede o yumurta ustası! Uyudum mu noldu artık bilemiyorm, güzelim dolmayla patates yemeği mındar oldu. Bir tek makarna kaldı, onu da daha ısıtmaya başlamamıştım. Ama o da tuzsuz. Lanet olsun ya. Kendimi çok gerizekalı hissediyorum. Şu an nasıl oturduğumu görseniz, bir daha bu blogun URL'sini bile aklınızdan geçirmezsiniz. Altımda şort var, üstüm çıplak ve hani şu mutfak önlükleri varya, boyna geçirilip arkadan bağlanan. O var üzerimde. Çıplak vücut üzerine çok seksi duruyor. Yabışıyor böyle bedene. Üstelik göğüs bölümünün kesimi çok hoş olmuş. Memelerim iki yandan fırladı böyle. Daha fazla devam edmiyciiğm.

Patates yemeğiydi ya.
Patates vardı için.
Patatesler simsiyah olmuştu. 
Patatesler yabışmıştı tencereye. 
Patates, yaktım seni patates. 


Temmuz 30, 2012

Mücver Asa Yapmasaymıştındı

Lord Voldemort ve Mücver Asası
Selam.


Ne zamandır takipçimsiniz bilmiyorum ama, ben eskiden böyle madde madde yazardım, kısa ve öz. Şimdi de öyle bir şeyler yapasım geldi. Her maddede ayrı bir kafa açma söz konusu olacak. Bazılarında yerlere yatabilirsiniz, bazılarında koşarak uzaklaşabilirsiniz, bazılarında bu blogun açık olduğu sekmeyi kapatıp, bazılarında bu blogu favorilerinize kaydedebilirsin. Her şey olabilir yani. Haydi bakalım.


  • Geçenlerde stüdyoya bir grup geldi. Her fırsatta Hard Rock grubu olduklarını belirttiler. Grubu stüdyoya soktuktan sonra çıkarken, "Kolay Gelsin." dedim ve tip tip baktılar suratıma. İnsan nezaketen de olsa bir teşekkür eder. Ama adamlar bildiğin alınmışlar bu lafıma. Çünkü Hard Rock'taki Hard kelimesini direkt "Zor" olarak algılamışlar ki içeride Hard Rock'ın normlarına uyan hiçbir şey çalmadılar. Zihniyete bak, biz zor rock çalıyoruz, bize kolay gelsin diyor. Dobik şişko. Böyle düşündüler muhtemelen.
  • Spoonerism. Bunun ne olduğunu bilenler olduğu gibi bilmeyenler de olabilir. İki kelimelik bir şey söyleyeceğiniz zaman, istemeden de olsa, ilk ve ikinci kelimenin baş harfleri hatta ilk heceleri değişebiliyor. İşte bu olaya spoonerism deniyor. Cenap Şahabettin yerine, Şahap Cenabettin demek gibi. Fıstıkçı Şahap vardı bir de. Neyse. Geçenlerde ben de sık sık olduğu gibi, bunun kurbanı oldum : Tarantin Quentino. Anladın bence.  
  • Üniversite hayatım boyunca okul kütüphanesine sadece bir kere gittim. O da kep attıktan sonra. Çok manidar bence.
  • Şile'nin köylerine gittiğiniz zaman, orada konuşulan Türkçe'nin Hint İngilizcesi'yle, Brezilya Portekizcesi arasında olduğunu anlayabilirsiniz. Fakat olay sadece oranın yerlileriyle alakalı değil. O atmosfere girildiğinde, siz de bundan etkileniyorsunuz. Geçenlerde oradaydım. Arkadaşım Ensar, bir cümlede öyle bir yüklem kullandı ki, o an hönk diye kaldım. Şöyle bir şeydi : YAPMASAYMIŞTINDI. Sonra ben düşündüm, bunun açıklaması ne olabilir. Tam anlamıyla şöyle bir şey olabilir : Pişmanlık duyulan geçmiş zamanın iş işten geçtikten sonra verilen tavsiyesinin rivayeti.
  • Kep törenimizde, bölümler anons edilip alana çıkarken, Game of Thrones Opening'i çalıyordu. Okulum gözüme girdi, ama mezun olduktan sonra oldu bu da. Bu da çok manidar. 
  • Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe, sırf sana benziyor diye, usulca yanaşıp "Kanka benim maaş daha yatmadı, sen ödesene." dedim.
  • Elizabeth'de ısrar edenler için gelsin : ELFİDA    
  • Ramazan geldi. En çok beni üzen, baterist olmam. Keşke zamanında başka enstrüman seçip ona yönelseymişim. Her Ramazan bir takım amcaların, abilerin Ramazan Davulcularıyla beni, bizleri bağdaştırarak yaptığı esprilerden kurtulurduk. Yani bateristlere ilk önerim, yol yakınken bırakın. İkinci önerim ise, bırakmam diyorsanız, sizi Ramazan Davulcusuyla aynı kefeye koyduklarında, Ramazan Davulu ile Baterinin aslında farklı şeyler olduğunu oturup da saf gibi açıklamayın. Açıklama yapmayın. Çünkü onlar farkı biliyorlar. Açıklama yaptığın halde, "Canım yaa" diyerek tutup alnından öpülesi bir konuma geçiyorsun, yapma işte o yüzden. 
  • Değişmez Ramazan iletisi/tweeti : The İftar/Sahur That Never Comes. Metallica böyle bir şey olacağını bilse, The Day That Never Comes diye bir şarkı yapmazdı. Belki yine de yapardı, ne bileyim ben. James'e sor. 
  • Bir gece son ses Lamb of God falan açıp apartmanı o şekilde sahura kaldırsam çok dayak yer miyim? 
  • İftar sonrası tweeti : "Güzel/İyi/Fena/Çok/Sağlam yedik be."
  • "Beraber duş" tamlaması, ikinci bir emre kadar "Soğuk duş" olarak değiştirilmiştir. Tarafımdan. Evet, tarafımdan.
  • O kadar da sıcak değilmiş ya. (KLİMASIZ OTOBÜSTE LİNÇ EDİLDİ.)
  • Flyleaf dinlerken annem "Böyle erotik şeyler dinlemesene sesli sesli." (Bkz, Flyleaf - All Around Me [Acoustic])
  • Günde 3 kere duş almak nedir bilir misin Mikail?
  • TRT fiyaskosu. 2012 Londra Olimpiyatları'nın açılışındaki mükemmel programı anlatırken, Voldemort temsiliyle ilgili bir hata yıktı da geçti. Aynen şöyle dedi : "Şimdi görüntüde Harry Potter filminden bir karakter olan Lord Voldemort ve elinde Mücver Asası." Arkadaş, Voldemort'un Lord olduğunu biliyorsun, koskoca Mürver Asa'yı gittin Mücver yaptın. Olm mücver dediğin kabaktan yapılan köftemsi bir şey lan. Artık asla mücver yerken ciddi olamayacağım. Umarım ileride kariyerimin ona bağlı olduğu bir iş yemeğinde menüde mücver olmaz. Kariyer falan yalan olur yoksa. Gülerim lan. 
  • Samanyolu TV'de komedi dizisi başlamış. Ama yine dinli falan bişeyler. Abi dizide BAYHAN oynuyor. İzlemesen de komik.
Amma da yazdık ha. Yorumlarınızı esirgemeyin ballarım. Öperim tükmüklü tükmüklü.

This is PATATEEEEEEEEEES!

Haziran 30, 2012

Memelerin İsyanı

Düğme yok ama olsaydı kavuşmazdı.
Kopça kavuşmuş nasıl olduysa.

Selam.

Nasıl blog yazılır unutmuşum yahu. 4 kere giriş yapmaya çalıştım olmadı, bu 5 oldu. Ben de bu durumu açıklayarak giriş yapmanın mantıklı olacağını düşündüm falan filan derken yaptım işte girişi, naber dost?

Şimdi diyeceksin bu adam nerede? 1 aydır hiç bir şey yazılmamış. Ah bir bilsen nasıl yoğunum dostum. Bu okulu bitirmek, başlamaktan daha çileli işmiş. Turdan önceki yazımdan bahsetmiştim. E turdan geldik, finallerdi, bitirme teziydi derken, baya bi ayrı düştük sizlerle. Ama artık aranızdayım. Gerçi finallerim bitmedi, tezimi de bitirmedim, neden aranızdayım onu ben de anlamadım işte. Neyse.

Son zamanlarda arkadaş ortamımız eski haline döndü. Dolayısıyla bir araya geldiğimizde, eğleniyoruz çok. Şimdi ortamda olan tüm esprileri yazsam, siz beni okumaktan sıkılacaksınız, ben blog yazmaktan sıkılacağım. Arkadaş ortamlarını bilirsiniz çünkü, herkesin ortamı kendine güzeldir ve en neşelisi odur. Bana göre de öyle. Ama her şeyi burada anlatırsam, söylediğim gibi karşılıklı bir sıkılma durumu olacak. Sıkıldım, sıkıldın, sıkıştık olacak. İşteş fiil kullandım. Evet.

Şimdi şu duruma da düşmek istemem. Hani vardır ya en klişesi : "Şimdi anlatınca komik olmadı ama, o zaman çok komikti." O yüzden üstünde en çok felsefe yapılabilecek bir şeyden bahsedeceğim. Başlıktan ve görselden de anlayabileceğiniz gibi memeyle ilgili bu evet.

Ev ortamındayız, oturuyoruz falan. Çok değerli Fatih Abimiz, yanılmıyorsam geçmiş zamanlardaki bir yanlış anlamadan bahsetti. Bir şarkıyı yanlış anlıyormuş. İbo'dan bir şarkı, memeli falan. Bildin değil mi? "Memeler baş kaldırmış, kavuşmuyor düğmeler." Şimdiiii. Noldu şimdi? Dur. Yavaş yavaş gideceğiz.

Bir olay olur, insanlar bu olay karşısında isyan ederler. Bu isyana diğer bir değişle baş kaldırı denebilir. Burada baş kaldıran kim? Memeler. Peki neden? Biz senin memen olmak istemiyoruz, haydi kız kaldıralım başları gibi bir durum mu var, yoksa bu tamamen düğmelerin kavuşmamasına yönelik bir baş kaldırı mı? Biz bunu düşündük ama, idrak edemedik. Yani şimdi memeler baş kaldırıyor bir şeye karşı. Ama hangi şeye karşı. Hadi diyelim düğmelere karşı bir isyan bu. Kavuşmasın ibneler diyorsun, ne istiyorsunuz arkadaşım bu düğmelerden? Barış Manço'nun da bir eseri var, nur içinde yatsın Barış Abi, o da kol düğmelerini kavuşturmamış. Memeler niye karışıyor ki? Zaten bi dk lan. İki düğme neden birbirine kavuşsun ki? Yani memeler baş kaldırmasa bile kavuşacak olan şey düğme ve düğme deliği değil mi? Haa, bluz çıt çıtlıysa orasını bilemem. Acaba o çıtçıtlarda da dişi çıt çıt, erkek çıt çıt muhabbet oluyor mudur? Hadi priz dişi, fiş erkek oluyor muhabbeti falan. Neyse işte saat de geç oldu. Görsele baktıkça da, töbe yarabbim. Gideyim ben ufaktan.

Artık daha sık görüşmek üzere. Biliyorum istemiyorsun ama, yapacak bir şey yok, yazmayı özledim lan!

Patates daha nereye kavuşsun?

Mayıs 29, 2012

5 TL Fazla Verdim Aslında!

Bu mesela utanmış bir çocuk. İlerde bahsedeceğim durumdan dolayı utanmış bir erkek olacak. Belki de umursamaz, kim bilir. 
Selam.

Ağrı Dağın eteğinden sizlere sesleniyorum. Bugün aklıma bi şey geldi. Çok iğrenç bi durum. Hem de her şeyiyle iğrenç. Direkt olarak anlatıyorum.

Bir arkadaşınla buluşursun. Bir kız arkadaşınla. Sonra geziyorsunuz ediyorsunuz. Böyle gülerken ederken, kolunuzu onun omzuna attığınız anda, zaten sevgili damgasını yiyorsunuz, orası ayrı. Bu daha çirkinlik bile sayılmaz.

Sonra bir mekana giriyorsunuz, yemek yiyorsunuz. Siz, yemeğin ücretini ödüyorsunuz. Mesela yemek 18 tl tutuyor, 20 lira çıkarıp veriyorsunuz. Sonra kız arkadaşınız da para vermek istiyor, alman usülü olsun diye. Siz de dersiniz ki "Tamam şimdi ben verdim, bir sonraki gideceğimiz yerde çayları kahveleri sen ısmarlarsın." 


Yani sonuçta bir şekilde alman usülü olacak, ama ayrı ayrı mekanlarda. Sonra çıkarsınız oradan, gidersiniz cafeye falan. Çaylarınızı kahvelerinizi içersiniz. Hesap istersiniz. 13 lira hesap gelir, ama size gelir direk. O gelen adisyonu kız arkadaşınız alır, bu sırada garson da olanları izlemektedir. İşte o an, "Kıza hesap ödeten adam!" durumuna düşersiniz. Ve renklerden renk beğenirsiniz. Garson çok acayip bakar çünkü. Zengin kız, fakir çocuk eşleştirmesini yapar kafasında.

Aslında çıkıp "Birader bana bak, yemeği ben ödemiştim, 18 tl tutmuştu. Şimdi 13 geldi. Ben daha fazla ödedim yani. Sevgili değiliz biz, arkadaşız, alman usülü yapıyoruz!" demek var ama, bu duruma düştüğünde bu cümleleri küfür kullanmadan sarfedebilecek bir erkek tanımıyorum ben...

Patates'ten saygılar.

Mayıs 27, 2012

Benden Bir Haber Geçer mi Ömrün Kalanı?

3 Haftadır tek kelime yazmamışım. Nasıl bir rezilliktir bu arkadaş. Ama nasıl yazayım ki, okurlarımdan özür diliyorum yine de. Tabi bunu bir problem olarak görmemiş olabilirler. Yani bence ortada "Sercan yazmıyor, napıcaz?" gibi bi durum yoktur. Ama beni okumayı seviyorsunuz bence. Yerim sizi.

Efendim vizelerim vardı, orada bir kitlendik. Hemen sonrasında ise kitlendim ki ne kitlendim... Turist rehberliği öğrencisi olduğumu biliyorsunuz. Ama gelin görün ki, turist rehberi olmak için gerekli prosedürlerden birini bilmiyorsunuz. İşte o yüzden kitlendim. Efendim, bakanlığa bağlı bir rehber olabilmek için, yani kokartlı, resmi rehber olabilmek için, Turizm Bakanlığı'nın gözetimi altında bir tura katılmak ve Türkiye sınırları içerisindeki tüm turistik yerleri görmek mecburiyetindesiniz. Şu an o turdayım işte ben. Bu satırları size, Bitlis'de, dağın tepesinde buz gibi esen bir otelden yazıyorum. Aynı zamanda da kayak merkeziymiş, bize faydası yok ama. Yaklaşık 1 haftadır turdayım. 15 gün daha buralardayım. Şimdi fırsat buldum yazdım, ilerleyen günlerde yine yazacağım.

Ayrıca, Türkiye'nin bir çok yerini gezmiş, görmüş fotoğraflamış biri olarak, sadece bu fotoğrafları paylaşacağım bir blog açacağım. Belki güzel olur, bence olur ha ne dersin?

Patates Güneydoğu Anadolu sıcağının altında kavruldu da kavruldu.

Ayrıca ben turun ilk etabında İstanbul'dan Ankara'ya yolculuk ederken, İncir Reçeli'ni seyrettim otobüste. Sonrasında ise güneş altında gezmeye başladım. Yani lafı nereye getireceğim? Şuraya :

Amele yanığı sendin aşkım...

Başlıkta da Emre Altuğ'un bir şarkısından alıntı yaptım. Neden öyle bir şey yaptım, onu da bilmiyorum tabi. Haydi öperim.

Mayıs 06, 2012

Kızlar Neden Fotoğraf Çekilir?

Mesela bunun "Ayy saçım dağınık çıkmış, tagleme bunu!" dediğini düşünün.
Bebeğim, kimse saçına bakmıyor, merak etme. 


Selam.

Her zaman yaptığımın aksine, bu yazımda, ilk önce başlığı yazdım ve sonra yazıyı yazmaya başladım. Normalde önce yazıyı yazardım, sonrasında başlığı eklerdim. Ama bu sefer konu sevgili kızlarımız olduğu için, önce başlığı yazdım ve kendimce sonunda soru işareti olan bu başlığı cevaplayacağım.

Kızlar neden fotoğraf çekilir? Evet. Mesela günümüzde fotoğraf çekilmenin öncelikli amacı, o fotoğrafın hatıra olarak kalması falan değil. Burası apaçık belli. İnternetin hayatımızda bu kadar çok yer tuttuğu bu zaman diliminde de, çekildiğimiz fotoğrafın Facebook'ta yerini alması da uzun sürmüyor. Ama bunu eleştirmiyorum. Eleştirmek için kendim yapıyor olmamam lazım. Ama yapıyorum ben de.

Neyse. Şimdi böyle her hangi bir etkinlikte -ki bu etkinlik piknik olur, parti olur, tur olur- fotoğrafçı sizseniz eğer, kızlardan sürekli şu replikleri duyabilirsiniz : "Ayy bizi de çekseneee!", "Hadi kızlar biz de çekiNelim!" Öncelikle kızlar, "Çekinmek" bir eylemi yaparken utanmak sıkılmak anlamında kullanılan bir fiildir. Yani fotoğrafı ÇEKİNEMEZSİNİZ. Fotoğraf çekilmekten çekiniyor olabilirsiniz, orası sizin bileceğiniz iş. Anlayan anlamadı. Anlamayan da kasmasın zaten fazla.

Ayrıca o kadar fotoğraf çekildikten sonra, 50 fotoğraftan 47 tanesi, kötü çıktıkları gerekçesiyle zor kullandırılarak sildirilir. Madem sildirecektin, neden çektirdin? Madem çektirdin, neden sildiriyorsun? Sormazlar mı adama?

Daha acıklı bir durum var, bu bahsettiğim etkinlikte topluca bir fotoğraf çekilmek, peygamber sünneti gibi bir duruma dönüştü. Adeta bir zorunluluk oldu. Onu da çekilirsin, tamam. Ama 15 tane insanın olduğu bir fotoğraf, tüzel kişiler tarafından "Ağzım yamuk çıkmış", "Gözüm kapalı çıkmış.", "Ay gülerken çıkmamışş.", "Ben şöyle çıkmışım, olmaz bu." gibi yorumlarla sildirilmeye çalışılıyor. 15 insanın bulunduğu bir fotoğrafın tek kişi tarafından sildirilmesi nasıl bir bencilliktir lan?

Silinmekten kurtardığınız fotoğrafları Facebook'a neyin yüklediğinizde de, yediğiniz fırçanın hakkı hesabı olmayacaktır. Çektiğiniz manzara resimlerine bile, kayanın bi ucu güzel çıkmamış diye bahane bulabilirler. Kendi fotoğraflarını zorla kaldırtırlar, en kötü ihtimal etiketi kaldırırlar ki, kendi arkadaşları görmesin falan.

Bence kızlar sadece kendi kendilerine fotoğraf çekilsinler. Ciddi anlamda, anlattığım tarzda olduğu zaman eziyete dönüşüyor.

Patates yamuk çıksa bile, etiketi kaldırmaz bence.

Nisan 28, 2012

İnsan Olmak...


Önce kendini anlamalı insan. Anlamalı ki, kendini ifade edebilsin. Kendi ifade edemediği takdirde, ön yargıları değiştiremez ve başkaları onun ne olduğunu düşünüyorsa, "o" olmaya mahkum kalır. Başkalarının olduğunu düşündüğü kişi olduktan sonra da, kendini anlayıp da ifade etmesi için artık çok geç olur.

Kendi içinde gerekirse savaş vermeli insan. İçi neyse, dışı da o olmalı. Karşısındaki kişi hiç tanımadığı, ilk kez konuştuğu biri bile olsa, ilk kelimesiyle onu çekebilmeli, tutabilmeli karşısında. Konuşurken gözlerine bakılmayan insan olmayı her zaman reddetmeli, gerekirse karşısındakini zorlamalı. Gözlerinin içine bakmadan bir şey anlatanları dikkate almalı yine de.

Karşısındakinin yaptığı yanlışların aynılarını, misilleme olarak yapmamalı insan. Kötü örnek olarak gördüğü veya hoşlanmadığı kişilerden bir farkı olmalı. Ak olan bir şeye, onlar kara dediği zaman, aksini düşünse bile, eyvallah diyebilmeli. Klişeleşmiş düşünceleri değiştirmek için, karşı tarafı kırmadan, bıktırmadan, sıkmadan uğraşabilmeli. Evet bu bir yetenektir, ama insan dediğin, insan olmak için bu yeteneğe sahip olmalı.

Birisiyle alakalı konuşabilir insan, iyi ya da kötü. İyi konuşuyorsa, birini övüyorsa, onu övdüğü noktaların, kendisiyle karşılaştırıldığında üstün olduğunu tespit etmeli. Kötü konuşuyorsa durum daha vahim. Aynı boyda olduğu insanla "Sen ne kadar kısasın!" tarzında konuşursa, karşısındakinin vereceği muhtemel kapak niteliğindeki cevabı sindirme gücü olmalı.

Kısacası insan, değer görmek için, bir şeyleri göze almalı. Risk almalı, her konuda. Risksiz yaşayan bir insan, başarılı olmak için çaba sarfetmiyor demektir. Siz öyle olmayın.

Patates öyle değil mesela.

Nisan 22, 2012

Atamayana Atarlar

Evet, bazılarınız için hiçbir şey ifade etmese de, Türkiye'de çok büyük bir kitle için hayatı durduran bir olaydır Fenerbahçe - Galarasaray derbisi. Üstelik Play-Off falan filan olayları, peş peşe derbiler derken, heyecan kapladı herkesi.

Bugünkü maçı Fenerbahçe TT Arena'da 2-1 kazanarak, puan farkını 2'ye indirdi ve şampiyonluk yarışında olduğunu kanıtlamış oldu. Ama bunları zaten biliyorsunuz bu yazıyı okuyorsanız.

Gelelim maçın nasıl olduğuna. Ben her zamanki gibi objektifliğimi koruyarak yorumlar yapacağım.

Galatasaray bizden daha iyi oynadı. Bunu asla inkar edemem. Hakem bağıra bağıra taraflı olduğunu belli etti. Yani tüm şartlar Galatasaray'ın maçı kazanacağını gösteriyordu. Ama öyle olmadı işte. Futbolun altın olduğu kadar klişe bir kuralı var : "Atamayana Atarlar." Bunu söylemeyi kendimden hiç beklemezdim ama, bugünkü maçta olanlar gerçekten bunu dedirtecek cinstendi.

Selçuk'un golü çok güzeldi. Volkan dünyaları kurtardı ya da Galatasaray dünyaları kaçırdı, seç birini. Sahada futbolcular da birbirleriyle iyi geçindiler. Sarıldılar ettiler falan. Fair play örneği gösterdiler. Fatih Terim'in Sow sakatlandıktan sonra onun yanına gidip teselli etmesi ya da geçmiş olsun demesi ve Necati'nin Bekir'in ayağına kramp girdiği pozisyonda ilk müdahaleyi yapması alkışlanması gereken hareketlerdendi.

Küfürleşmeye, çamura yatmaya gerek yoktu. Hop oturup hop kalktık, çok zevkli bir maçtı. Biz hiç bi halt oynamasak da, 3 puan bizim oldu.

Buradan sonrasını Galatasaraylılar okumasa da olur.

Maçtan önce susmak bilmeyen Galatasaraylıları Kadıköy'e kadar susturduğumuz için mutluyum diyeceğim de, onlar yine susmayacak, mutlaka çamura yatacak bir şey bulacaklar. TT Arena'da, o kadar seyirci desteğini ve takdir edilmesi gereken bir 3 boyutlu kareografiyi bir kenara bırakıp da maçı kazanmasını bildik. Şansa mı kazandık, evet şansa kazandık. Ama umrumda mı? Değil. Kazandık mı? Kazandık. Bitti. İstatistikleri sürekli anlatacaklar, ama malesef istatistiğe göre maç kazanılmıyor. Böyle bir şeyle çamura yatan olursa, onlara şu açıklamayı yapın. "Siz felanca kere gol pozisyonuna girdiniz ve 1 gol attınız. Biz felanca kere gol pozisyonuna girdik ve 2 gol attık. 2, 1'den büyüktür. Yani biz kazandık. Muck."

Sinir olacaklardı emin olun. Ama sonraki Muck'u mutlaka kullanın ki, Fair Play'i elden kaybetmeyelim.

Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu, Güngören Belediyesporlu falan diye ayırt etmeden hepinizi öperim.

Patates.

Mart 30, 2012

En İlginç Meslekler



Kuşlara Yem Attırıcılık : Bence bu çok garip bir meslek. Aslında meslek değil. Yani bunu yapan insanlar muhtemelen serbest meslek erbabı bile değiller, işsiz oldukları için böyle bir şey yapıyorlardır. Eminönü'ne gittiyseniz, Mısır Çarşısı'nın giriş kapısının çaprazında kuşlar çok olur. Orada mutlaka bir kaç tezgah vardır. 1 Lira'ya küçük bir kutu yem alıyorsunuz ve kuşlara atıyorsunuz. Olay bundan ibaret. Geçenlerde turdayken 15 dakikalık bir boşluğum vardı. Sultanahmet'te dikilitaşın orada oturdum bir banka. Bilmeyenler varsa söyleyeyim, o bölge baya bir yenilendi. Kuşların geleceği kadar güzel oldu yani. Orada da bir teyze vardı bu işi yapan. Önce biraz yem atıyordu rüşvet gibi sanki. Kuşlar toplanınca da ona buna salça oluyordu. Ciddi anlamda rahatsız ediciydi ama. Şöyle bir soru sorayım, o kuşları koşarak kaçırmamış bir insan var mıdır? Çocuklar koşup kuşları kaçırdığında, bu abla çocuklara fırça atıyordu kaçırmayın kuşları diye.

Trafikte Telefon Şarjı Satıcılığı : İstanbul trafiğinden her ne kadar şikayet etsek bile, bazı insanlar bunu lehlerine çevirmiş. Sadece ülkemizde değil, dünya genelinde telefon şarjının zamansız bitmesinden kaynaklanan problemler yüzünden, insanlar her an şarj aletine ihtiyaç duyuyor. Trafiğin durduğu anlarda bu abiler çıkarak ellerinde arabaların çakmak şeysilerine bağlanabilen şarj aletlerinden satıyorlar. Tek kullanımlık olduklarına şüphe yok tabi. Orijinalleri 100 TL civarıyken, bu abiler 5 - 10 TL'ye satıyor. Ha, o anda işini görüyor tabi, orası ayrı.

Ayaklı Parfümeri : Ellerinde Pierre Cardin veya D&G'nın fiyakalı torbalarıyla dolaşan bu abilerimiz, gözüne kestirdiği gençleri durdurur ve poşetin içini gösterir. Gizli gizli ve sakin bir şekilde bu parfümlerin çok kaliteli ve kaçak olduğunu söylerler. Ama öyle bi ortam oluşturur ki, sanki kokain falan satmaya çalışıyor. "Ot var kubar var" diye gelse, daha az panik yaparsın, o kadar geriyor insanı. Bu gerginlik sonunda, kendini parfüm almak zorunda hissediyorsun. Çünkü oradaki pazarlık, hiç hayırlı bir iş gibi gözükmüyor. Hani diyorsun, bari alayım da, poşetten ne çıkacağını görsün millet, kötü bir şey yapmadığımızı anlasın falan. Bu parfümlerin kokusu da 3 vakte kadar gitmiyor. 3 gün gitmiyor demek isterdim ama, öyle bir şey yok yahu. %50'lik bir kısmının su olduğunu düşünürsek, sıktıktan kısa bir süre sonra buharlaşıp gidiyor olsa gerek. Ama bi dk lan, kışın sıksak o zaman? Buharlaşmaz! Hatta donarak üstümüze yapışır ve 3 vakte kadar çıkmaz.

Şimdilik bu kadar.

Seyyar Patates satıcıları da türedir bu aralar.

Mart 25, 2012

Sercan Amca...


Selam.

Ben yaşlanıyor muyum? Doğru söyleyin. Daha 21 yaşımı yeni doldurdum halbuki. Tamam saçtan sakaldan dolayı büyük gösterdiğim bir gerçek. Ama ne kadar büyük gösteriyorum? 3 yaş? 5 yaş? 10 yaş? Mesela sen küçük bir çocuk olsan bana amca der misin? 6-7 yaşındasın mesela, beni gördüğünde abi mi dersin, yoksa amca mı? Ben olsam abi derim yani, amca potansiyeli henüz yok bende.

Amca demenin kuralları nedir peki? Neden amca dersin? Babanın erkek kardeşine amca denir diyen olursa, ağzına vururum acımam. Buradaki amca, o amca değil. Neyse kuralı ne bunun? Kaç yaş farktan sonra amca denir? Amca demeden önce yaşı sormak gerekir mi? Amca dediğin zaman karşındaki ne hisseder düşünülür mü?

Neden tüm bunları soruyorum? Sevdiğim kız bana amca dedi de ondan. Şaka şaka, öyle değil. Metrobüste 6-7 yaşlarında bir ufaklık, "Amca düğmeye basar mısın inicez biz." dedi. Yazık çocuğa, hiç takmadım. Çünkü amca dedi, bana diyor olamazdı bence. Sonra pantolonumdan tutup sarsınca, "Oha!" dedim, resmen bana diyordu lan. Dışarıya bakıp, "Bu metrobüs de iyi oldu" falan diye düşünürken -ki senelerdir aynı geyik, kaç sene oldu, hala alışamadık-, çaat bir anda amca oluverdim.

Gurur duydum dememi bekliyorsun ama, gurur falan duymadım, sinir oldum. Eğilip ona diyemedim şunları : "Canım benim, aramızda sadece 14-15 yaş falan var, bana abi demen lazım. Bak benim kardeşim var, o bana abi diyor. Hem ben de 3 sene önce liseden mezun oldum sadece. Gencim aslında ben. 21 yaşındayım, hala böğürtülü metal dinliyorum, ruhum çok genç. Evde falan top oynuyorum hala. Çizgi film izliyorum, Şirinler var biliyor musun sen? Jetgiller, Taş Devri falan bayılırım. Ama yenileri sevmem, Pepe falan bize ters. Ruhumuz yaşıt abisi. Abiyi de bırak, sen bana Sercan de, hatta kanka olalım Sörcın de."


Bu da böyle bir anımdı işte, çok içerlerdim dostlar bildiğiniz gibi değil yani. Üzüldüm lan resmen. Bari "Amca" lafını duymak üniversiteyi bitirdikten sonra nasip olaydı da, en azından çalışan bir insan olarak amca olmak daha normal karşılanırdı. Hala mektebe giden insana amca denir mi? Ama seni bulacam ufaklık, dur sen! Her şeyi hesapladım, her şeyi planladım. Benim çocuğum olduğu zaman, seninle arasında yaklaşık olarak 14-15 yaş fark olacak, tıpkı senle ben gibi. Sonra çocuğuma talimatı vereceğim ve sana "Dede!" diyecek. Sonra arkadan ben belireceğim ve "Beni hatırladın mı?" diyeceğim. "Sen de kimsin be?" diyeceksin. Ağzın bozuk olacak eminim, çünkü bu gençlik nereye gidiyor? Hofff. Sonra ben de diyeceğim ki :

Ben Mr. Patates.

Mart 24, 2012

Sercan Çok Güzel Gelsenize!





Selam Sercan'ın takipçileri,

Ben de Sercan'ın takipçisiyim ama şu an buraya yazan anlayacağınız gibi Sercan değil. Daha önce de bu geyiklere girilmiş belki hatırlarsınız. Amaç kendi blogumun reklamını yapmak. Bundan sonra yazacaklarım tamamen benim blogumla alakalı olacak yani. Yani kalan 3-5 satırda kendi blogumdan bahsedicem. Eeeh başlıyorum.

Ben Hakan, hatta Hakan Kurt. Blog dünyasına yeni atılmış olmama rağmen bu alanda oldukça deneyimliyim demek isterdim ama değilim. Daha önce kısa bir wordpress maceram oldu ama 15 yaşında blog yazan birinin blogları pek takip edilmiyor. Şimdi 21 yaşındayım, 6 takipçim var, biri fake. Bana gelince; grafik tasarım bölümünde okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Ayrıca bölümümün getirisi olan fotoğraf konusunda biraz bilgiliyim. Ekşi Sözlük yazarı olmaktan dolayı gururluyum ama nickimi söylemem. Hep acayip başlıklara yazıyorum. Türkiye'de her 60 saniyede 2 milyon kişinin porno izliyor olması gibi. Neyse konumuzdan sapmayalım, çok da uzatmak istemiyorum. 

Son olarak blog adresim: http://hakankurt7.blogspot.com/

Sercan'ı  merak ediyorsanız eğer şu an karşımda ice tea içerek telefonumdan fruit ninja oynuyor. Bu kadar.

Mart 12, 2012

Işıklı Ayakkabı...


Temmuz, 1993

"Olacak O Kadar" programının çekimleri, Ortaköy Camii'nin önünde yapılmaktadır. Levent Kırca bu sefer normal görünümündeydi ama. Farklı bir kılığa girmemişti.
Ufak bir çocuk, babasıyla birlikte her zaman olduğu babasıyla birlikte çıkarlar ve Ortaköy'e sahile gelirler. Ortaköy Sahili'nin girişindeki midyecilerden en tonton olan amca, bu ufaklığı her gördüğünde hemen çubuğa sardığı midye tavayı uzatırdı ve ücret de almazdı. O midye tava, ufaklığın haracı, rüşveti gibi bir şeydi. 2 yaşındaki bu ufaklığın, salıncakta sallanmaktan önceki en büyük aktivitesi küçük iskemleleri olan çay bahçesinde, sıcacık bir açık çay içmekti babasıyla beraber. Çay bardağını öyle bir tutardı ki, sadece baş parmak ve işaret parmağıyla en üst kısmından. Geride kalan üç parmağı ise havaya kalkmış bir şekilde çayını şapur şupur içerdi. Çay bahçesinin sahibi ise, tanıdığı ve çok sevdiği bu ufaklığın çay içişine her seferinde hayret eder bakardı. 2 yaşında bir çocuğun nasıl böyle düzgün çay içtiğini anlamadığını dile getirirdi sürekli. 

Çay bahçesinden kalkan ufaklık salıncaklara koştu. Parkta doyasıya eğlendikten sonra her zaman yaptığı gibi denizin kenarına gitti. En uca gidip kafasını yine uzattı aşağıya. Sonra babası onu tuttu ve parkın olduğu yerden, sahilin iç kısımlarına doğru gittiler. Ufaklık yürürken sürekli kafasını arkaya doğru çevirip, ayakkabılarının topuklarına bakıyordu. Çünkü babası ona ışıklı ayakkabı almıştı. Her adımda ışığın yanıp yanmadığını kontrol ediyordu. 

Olacak O Kadar'ın çekimlerinin olduğu yere geldiler. Baba durdu, çekimin olduğu yeri gösterdi ve çekim yaptıklarını söyledi. Bir süre kadar çekimi izlediler. Bir anda ufaklık kalabalığı elleriyle ayırarak setin ortasına girdi ve Levent Kırca'nın yanına gitti. Ceketini çekiştirerek "Baaak benim ayakkabılarımaa, ışıklııı. Hem dee babam aldı" Levent Kırca şöyle bir döndü, ufaklığa baktı. "Kimin bu tosun yahu?" diyerek ufaklığı kucağına aldı, mıncıkladı mıncıkladı, öptü, gıdıkladı. Ardından ufaklığın babasıyla o klasik, bol maşallahlı konuşmalar yapıldı ve ufaklık babasının elinden tutarak eve doğru yol aldılar.

Bu küçük anı, ufaklığın 21 yaşına geldiğinde kesinlikle hatırlayamayacağı ve babasının ona hatırlattığı bir anı olarak yer etmişti. Ufaklık bu anıyı duyduğunda ise bloguna yazmadan yapamazdı.

Evet, ufaklık benim, babam da benim bizzat orijinal, biyolojik ve bitanecik babam.

Ufaklığı görmek için tıklayabilirsiniz.

Saygılar efendim.

The Monday Syndrome : Rise of the Liquid Bleach

Erdil Abi tam da bizimkileri anlatmış.
Selam.

Hiçbirimiz Pazartesi'yi sevmiyoruz. Çünkü çirkin yani, çok çirkin. Böyle çirkeeef, şirreeeet, laneeet bir gün. Tüm sebebi de haftayı başlatan gün olması değil mi? Yani haftayı başlatan gün, iş başı yapılacak gün, okula gidilecek gün Perşembe olsaydı, bu sefer Perşembe Sendromu olacaktı ve Perşembe'yi sevmeyecektik. Biz illa ki sevmeyecek bir şeyler buluruz. Uzaylılar rahat olsunlar yani.

Efendim, Pazartesi zaten hali hazırda yeteri kadar çirkin değilmiş gibi, bizim evde Pazartesi günler daha da boktan bir hal alıyor. Sebebi derseniz, büyük harflerle yazarım : TEMİZLİK. Evet bizim evin temizlik günü Pazartesi. Temizlik varken evde olmaktan nefret ediyorum, hele bir de günlerden Pazartesi'yken falan, oof aman yani. Allah'ını seven üzerime Vileda'ya düşmüş toz bezi atsın. Ben bu temizlik günlerine kaç adet siyah tişört kurban ettim biliyor musunuz? Bir de hiçbir şey olmamış gibi yıkanıp, katlanıp dolabıma konuyor, anlamayayım diye. Sercan salak mal olduğundan anlamaz zaten di mi? Sonra dolabı açıyorum, diyorum ki bugün siyah giyeyim. Alıyorum giyiyorum. Aynanın karşısına bir geçiyorum! "ANANI!". Çamaşır suyu bulaşmış! Nedense bu çamaşır suyu, her defasında en sevdiğim tişörtlerime bulaşıyor. Belki de en çok siyah sevdiğim içindir bilemiyorum. Zaten mahvolmuş tişörtüme bakarken çileden çıkmak üzereyken, anneannem bardağı taşırmak için uğraşıyor : "Giy çocim nolcak, ufacık yerine bulaşmış."


Bir de anneannem temizlik konusunda çok hassas. Arkadaş ya, kitaplıktaki tüm kitaplar indirilip tozu alınır mı ya? Bir de nasıl bir azimse artık, sırasını falan da bozmamış. Çünkü anlatmıştım bilirsiniz, yani okuyanlar biliyordur. Kitaplığı ilk aldığımda romanları falan belli bir düzene göre dizdim. Gregg Loomis, Dan Brown, Sidney Sheldon diye gidiyordu. Ananem bu hiyerarşiyi beğenmemiş olacak ki, onları boy sırasına göre dizmişti. Ben de çıldırmıştım. Ama artık öğrenmiş. Neyse.

Anneannemin bu hassaslığı, başta annem olmak üzere herkesi çıldırtıyor evde. Anneannemin bacağında bir sorun vardı bir aralar, kalkamıyordu pek fazla. Temizlik de yapamıyordu doğal olarak. O zamanlarda şöyle bir cümle sarfetmişti anneme : "Sen hep üstün körü yapıyorsun, her yer toz içinde." Sonrasında iyileşti ve sahalara geri döndü. Üstelik çok hızlı bir dönüş yaptı anlayacağınız gibi. Annemin temizlediği yerleri, tekrar kontrol ediyor ve beğenmezse üzerinden geçiyor, tekrar temizliyor.

En garip yanlardan birisi de şu, bugün yatıyordum. Temizlik başlamıştı. Gözlerim kapalı, onları dinliyorum. Yemin ederim size, temizlik yaptıklarını bilmesem, annem ve anneannemin FBI'de özel detektif olduklarını falan düşünebilirdim. Diyaloglar onu gösteriyordu çünkü :

-Salon?
+Temiz.
-Banyo.
+Hallediyorum. 
-O zaman gidelim.
+Nereye?
-Yatak odasını temizlemeye.
+Her yeri temizlemek zorunda mıyız anne?
-Bugün pazartesi unuttun mu?
+Tabi ya.

İşte böyle sevgili dostlar. L.A.P.D.*'den fırlamış gibi takılıyorlar böyle. Ben de çekirdekten yetişiyorum falan. Şahane yani.

Saygılar.

Patatesi köşe bucak temizlemek lazım.

*Bilmeyen varsa diye, L.A.P.D. = Los Angeles Police Department

Mart 08, 2012

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Selam.

Bugün 8 Mart 2012. Evet tahmin edebileceğiniz gibi Kadınlar Günü. Hep söylerler kadınlarla erkekler eşittir diye. Yok öyle bir şey birader. Eğer eşit olsaydık, bir de "Erkekler Günü" olurdu. Ama benim bildiğim kadarıyla yok öyle bir gün. Haa, ama kadınlar bunu haketmiyor mu? Bittabi hakediyorlar. Çünkü onlar başımızın tacı.

Tüm klişeleri bir yana bırakalım, kız erkek farketmez, hepimizin bir kadının içinde büyüyoruz ve sonra nefes almaya başlıyoruz. Sonrasında kollarında olduğumuz ilk kişi yine bir kadın. O kadın annemiz oluyor, evet. Kadınlar olmasaydı diyerek olayı dramatikleştirmeyeceğim.

Kadınları sadece 8 Mart'ta hatırlamak doğru mu olayına da girmeyeceğim. Çünkü öyle bir şey yok aslında. Mesela biz sadece 29 Ekim'de mi cumhuriyetle yönetiliyoruz? Bu da öyle bir şey işte. Gerçi cumhuriyet falan hak getire ama, neyse şimdi girmeyelim oralara.

Uzun lafın kısası, kadınlar ömrümüzün vazgeçilmezleri, bizim bitanelerimiz, her şeyimiz. Efendim bu sebeptendir ki, dünya üzerindeki tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar gününü en derinden gelen duygularla kutlarım ve her daim onları hatırladığımızı bilmelerini isterim. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, yaşıtlarımın da bir yerinden öperim işte. Haydin görüşürüz.

Patates günü de yapsak ya böyle ulusal.

Mart 03, 2012

Kızlar Odun Olursa?

Selam.

Her ne kadar insanların vücudunun yüzde bilmem kaçı sudur gibi teoriler olsa bile, bir gerçek var. Gönül işlerinde karşılaştığımız insanların vücudunun yüzde "büyük bir kısmı" tahta. Bildiğin odun. Yani kalas gibi. Kalas kelimesini tersten oku. Evet, aferin.

Şimdi ben erkek olduğumdan mütevellit, erkeklerin odunluğu beni pek ilgilendirmiyor. Gay olsaydım belki ilgilendirebilirdi amma ve lakin, öyle bir durum yok. Ki erkeklerin "aşk" konusundaki odunluklarını bir anlatın desek kızlara, Maya Takvimi bitmeden kıyamet kopabilir. Benim bahsedeceğim şey, alışılmamış şekilde, kızların odun olması.

İlişkilerde kızların odun olması katlanılamaz bir durum. Yani şimdi en basitinden görünüş itibariyle bir erkekle kızı karşılaştırdığın zaman bile, erkeğin odun olmasına "eyvallah" deyip geçebilecekken, kızın o cici görüntüsünün altında bir odun yatabileceğini hayal bile edemeyeceğin için, kendini kandırır ve duygularını bastırırsın içine içine. Nereye doğru bastırırsın onu ben bilemem tabi, o tamamen kişisel.

Odun kızlar ne mi yaparlar? Aslında "ne yapmazlar" desem daha doğru olabilir. Mesela öyle konuşurken eski anılarınızdan biri aklına gelir ve onunla bağlantılı bir şey söylersin, espri yaparsın yani. Ama möl möl bakar suratına. Bana bakın kızlar! Aşk dediğin, zayıf hafızayı kabul etmez. Sevgilinle yaşadığın her şeyi, yaptığın her muhabbeti derinlerde bir yerde mutlaka saklamak ve bir şekilde hatırlamak lazım!

"Sevgilimle buluşacağım, çok mutluyum. Ama ne yapsak ki? Gidip en kral mekanda kahve içeriz, oradan bir alışveriş merkezinde gezeriz, hatta ona orada hediye alırım. Sonra yemek yeriz. Ordan da evine bırakırım." İşte bu okuduklarınız erkeğin bir buluşmadan önceki planları. Tabi bu erkek odun olan bir erkek değil. En az benim kadar düşünceli falan desem ne dersin? Her neyse. Bu düşüncesini sevgilisine belirtir. Tabi hediye kısımları falan hariç. Hani şöyle yapalım buraya gidelim falan filan. Tüm bunlara kızın tepkisi "Fark etmez ya." olursa, işte o zaman o kız, odundur. Hatta odun olmasını geçtim, daha böyle taze kesilmiş ağacın gövdesidir. Odunun en önde flâma tutanıdır.

Halbuki şimdi orada "Fark etmez" dedikten sonra, "Birlikte vakit geçirelim, mekan önemli değil." dese, o zaman romantiğin kralı olacak. Ama nerede onda o kafa, nerede?

Tüm bunlara rağmen, buluşursunuz ve o bahsedilen kahve içilecek yere gidersiniz. Burada artık odunluğun sınırları aşılacaktır :

-Ben bir Caramel Macchiato alayım. Sen ne alırsın canım?
+Ben bir şey almayacağım ya. 


Ulan Allahsız! Böyle bir heves kırma, böyle bir kalp kırma şekli var mı? Bu nasıl bir odunluk ya. Hayır sonra "Periyodundasın da o yüzden mi bu kadar malsın?" diye sorunca, odun olan erkekler oluyor.

"Açım" deyip de, son anda "Ben yemeyeceğim" diyenleri söylemiyorum bile hiç.

Romantik bir konuşma esnasında tuvalete gidenleri, göz gözeyken gülenleri, öpüşürken öksürenleri falan hiç açmıyorum bile. Artık siz düşünün kızlar! Biraz çeki düzen verin kendinize yahu, böyle olmaz bu iş yani!

Patates bile kızlardan daha odun değil. (Böyle de cümle kuramam işte.)

Şubat 27, 2012

İAÜ'de Başarının Sırrı



Selam.

Bir İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencisi olarak, başarının sırrını izlere açıklıyorum. Başarı sağlamak tamamen kampüsle alakalı bir şey. Her binanın kendine göre bir başarı sırrı var. Sırasıyla başlayalım.

A Blok : A bloğu biliyorsunuz, okuldaki muhtemelen en eski ve en geniş blok. A blokta öğrencilerin takılabileceği her hangi bir şey yok. Sadece hocalarımızın odaları ve çok sayıda derslikler var. Dolayısıyla çoğunlukla A blokta takılan öğrencilerin, takılmaya ve sosyalleşmeye fırsatı olmadığından, okuldaki zamanlarının büyük bölümleri derslerde geçiyor. E öyle olunca, haliyle transkriptlerinde AA notunu bolca görebiliyorlar.

B Blok : B blok yine ders adına verimli bir blok. -1. katından A blokla bağlantılı olması da yüksek notların habercisi. B blokta en üst katta bir kantin var bilindiği üzere. O kantinde yapılabilecek tek sosyal aktivite TV'ye bakmak ve Langırt oynamak. Yani birazcık sosyalleşip dersleri birazcık da olsa boşlamak mümkün. Yemek konusunda ise, yemek seçiminde ise çok vakit harcamıyorsunuz. Ne varsa orada gözüküyor, seçip alıyorsunuz. Yoğunluklu olarak bu blokta takıldığınız zaman, Transkript'te göreceğiniz notlar BA ve BB'dir. Ama cebinizdeki tüm bozuklukları Langırt için harcıyorsanız, CB'de olabilir.

C Kantin : Aslında bir blok değil orası. Ama C Blok diye yazıyor. C blok sadece kantin'den ibaret. Hemen dışarıda Langırt masaları var. İçeride ise Çok sayıda masa sandalye ve Playstation bölümü var. İşte burası sosyalleşmek ve vakit öldürmek için birebir! C'de ders adına hiç bir şey yok. Ders çalışmaya C'ye gitmek, hepimizin bildiği gibi koca bir yalan. Ama kendimize söylediğimiz bir yalan. İşte bu da Transkrip'te CB ve CC'leri getiriyor.

D Blok : İşte, zurnanın zort dediği yer. Girişte kantin, en üstte kantin. Ayrıca en üsttekine kantin demeye de 1000 şahit lazım. D blokta fazla takılıyorsanız eğer, Transkript'te DC, DD, FD görünce sakın şaşırmayın. Çünkü insan D üste çıktığı zaman kendini kaybedebiliyor. Yemek yemeye çıktığını düşünelim. Ne yiyeceksin? Ev yemeği mi, pizza mı, waffle mı, Sultanahmet Köftesi mi, Sandviç tarzı şeyler mi? İşte karar verene kadar ders arası geçiyor. "Amaan, aç aç derse giremem" diyerek dersi ekiyoruz. Sonra olan oluyor zaten. Ayrıca Langırt ve Playstation'a ek olarak bir de bilardo var. Bilardo'ya başlamak demek, o gün kafa izni yapmakla eş değer. Yani D blok, yüksek notlar isteyenler için pek de sağlıklı bir yer değil.

E Blok : E harfi olan bir not olmadığı için, E bloğu es geçiyorum.

F Blok : Bu blokta çok fazla bir şey yok aslında. Olan şeyler de ders adına olan şeyler. Ama bir önceki dersi  A ve B blokta olanlar, bir sonraki dersi F blokta olduğu zaman, F'ye gidene kadar yıpranıyor, deliriyor. Şevki, hevesi kırılıyor. FF'lerin sebebi de bu diyeceğim ama değil. Saçmaladım azıcık. Bırak da o kadar olsun yani, o kadar tespit yaptık burada.

Eveet, sevgili arkadaşlarım.
Bu yazı öylesine, eğlenmek için yazılmış gerçek dışı bir yazıdır, bunu belirteyim. Sonra sene sonu "Ben hep A'da takıldım, bu FF'ler ne haaa!?" diye çemkirmeyiniz bana.

Hadi öptüm, bay.

Bana kısaca Bay Patates diyebilirsiniz.

Şubat 26, 2012

Bana Bir Yol Gösterin, Yardım Edin.

Selam.

Dostlar ben hiç iyi değilim. Gönül işlerim hiç güzel gitmiyor. Her seferinde bir şekilde boka sarmayı başarıyorum. Bu nasıl oluyor anlamıyorum, ama bir şekilde oluyor. Laf aramızda kendimi yine alkole verdim. Bu gidişatım hiç hoş değil. Kafa güzel eve gelip, abuk subuk takılıyorum. Twitter'da insanları bezdirmiş durumdayım. Resmen trollük yapıyorum. Ama istemeden. Sabah bir bakıyorum, yine trollemişim, yine trollemişim. Son trollediğim geceden bazı tweetleri ardı ardına kopyalıyorum aşağı, bir paragraf şeklinde. Ne durumda olduğumu anlayın. Konu nereden nerelere geliyor. Buyurun :

"Beklenen mesaj sendin aşkım. De get gelme gavat. Adele diyince aklıma kaslı adeleler gelmesi sadece bana özel bir şey değil bence. Adele dediğin adeledir çünkü. Rihanna deyince aklıma geleni söylemeyeceğim. Zenci en nihayetinde. Anladınız siz. Çüklü şeyler yazmak istiyorum ama, aklıma gelmiyor. Ne var ki çüklü? Dolmuş küllükteki tek boşluk oluyor ya, çekirdek kabuğunu denk getiremiyorsun. Kayarak yere düşüyor kabuk. İşte hiç hoş değil o. İnternetim kesilse de rahatlasam şu an ya. Adele dinliyim bari. Adele dinleyeceğim dedim fakat teknik bir arızadan dolayı kısmetime Marilyn Manson geldi. Hem de This is the New Shit. Şimdi onu bunu bırakalım ve samimi konuşalım. Alkol yaramıyor insana. Ama bir yandan da yarıyor. Yarıyor derken, böyle ortadan ikiye yarıyor manasında. Hani 0'ın 8 olması gibi. Sonra da "oo" olması gibi. Miyoz bölünme.Miyoz bölünme diye bir şey olmadığını ben de biliyorum. Ama mitoz mu yoksa mayoz mu karar veremedim. Coverladım ben de. Çok tatlı bir kafa yakaladım hiç uyumak istemiyorum. Şu kafayla Smooth Criminal'i David Garrett'den dinlemek, yapmam gereken en son şeydi. Neden yaptım? Çünkü en son yapmam gereken şeyleri ilk başta yapmayı çok severim. Buna her şey dahil. Mesela biriyle arkadaş olup sonra ona aşık olmak yerine, önce aşık olup sonra arkadaş olmaya çalışırım. Boka sarar tabi. Ayrıca eski sevgilimin aradan geçen onca aydan sonra beni affedeceğini sanacak kadar gerizekalı da olabiliyorum. Gerçi affedilecek bi şey yok. Zaman zaman kendime hayret ediyorum bu konuda. Nasıl bu kadar sarışın olabiliyorum? O kadar da sarışın değilim ki, açık kumral sayılırım. Sözüm meclisten dışarı tabi. Her sarışın aptal değil sonuçta. Ben de sarışın değilim tam. Ama aptalım. Eee o zaman? Demek ki o zaman olayın sarışınlarla bir ilgisi yok. Tamamen uydurmuşum şu an. Güle güle, gidiyorum ben. Korkun olm benden. Sıçıcam ağzınıza."

Bunları blog'a yazacakken Twitter'da yakınmışım. Ama bu durum hiç iyi değil bence. Yani tamam düşününce "Aaa ne güzel, çok tatlı" falan diyor olabilirsiniz ki tatlı falan değil bence, rezillik ve ötesi. Bana yardım edin. Yardımdan kastım sevgili bulun falan değil, yardım edin işte. 5 yıl önceki halime dönmek istemiyorum.

Saygılar sunar Patates.