Ekim 24, 2011

Biraz Ara...

Bildiğiniz gibi ülkemiz kötü bir dönemden geçiyor. Gerek verdiğimiz şehitler, gerek Van'daki deprem felaketi, gerekse de sike sürülecek aklı olmayan insanların yaptığı aptal aptal yorumlar. Tüm bunlar insanın moralini bozuyor ve gerginliği artırabiliyor.

Kendi özel hayatımda da bir takım problemler yaşadığımı söyleyebilirim. Yani bu aralar oldukça moralsizim kısaca. O yüzden bir süre mizah yapmaya çalışmaya, sizleri güldürmeyi çalışmaya ara veriyorum. Ne zaman ne şekilde geri dönerim bilemiyorum şu an. Kendime gelmem ne kadar sürer onu da bilemiyorum. Duygusal anlamda bir çöküntü yaşıyorum tüm bu olaylar sebebiyle. Şehitlerden Eyüp Çolakoğlu'nun evime 45-50 adımlık mesafede oturması da, askerliğini henüz yapmamış biri olan beni çok fazla etkiledi.

Sizleri hep sevdim, hala da seviyorum, döndüğümde de seveceğim.

Görüşmek üzere.

Ekim 23, 2011

Maddelerlerlelerlelerle


Kıvanç tamam da, telefon tutuşu olmamış. 

  • Telefonu kulağıyla omzu arasında sıkıştırarak, ellerini kullanmadan telefonla konuşabilen insanlara çok derin bir saygım ve sempatim var. Onlar dünyanın en karizmatikleri. Üstelik telefon orada sıkışmış durumdayken, boşta kalan iki elleriyle cüzdan aramıyorlar mı! Of işte o zaman, paçalardan sızıyor karizma.
  • İğrenç bir şey olsa da, ağzını açmadan dişleri arasında "tsıp" diye tükürenler de hep değişik gelmiştir. Hiç öyle tüküremedim. Çok tüküren bir insan değilimdir. Tükürsem de kendi evimde lavaboya tükürürüm. Ama sokakta tükürmekten nefret ederim. Çok antipatik. Fakat öyle tükürünce, antipatik olmuyor. Bir iki kere denedim öyle tükürmeyi. Ama dilimle yaptığım basınç tükürüğü en fazla dişlerim arasından çıkarabildi. Sonra da çenemden aşağı aktı falan. Başarısız oldum yani bu konuda. 
  • Gece geç saatte sokakta sizi polis görmeyegörsün. Ne güzel lan, görmeyegörmek. Çok sevdim. Hah, görmesin abi mutlaka ya. Kaçın yani. Suçsuz olsanız da kaçın. Gece sokakta olmak suçmuş gibi, bir dünya nasihâtler bir şeyler falan. Dünyanın en iyi insanı da olsan kendini suçlu hissedebiliyorsun. Gerek yok bunlara yani. 
  • Bankta uyumak hiç karizmatik değilmiş. Çok sert lan. Tahta bildiğin. Götün başın dümdüz oluyor. Kafan acıyor falan. Bir de bu mevsimde çok soğuk oluyor lan gece. Sakın artislik yapıp da dışarda kalmayın. Pişman olursunuz. Asi olmak o kadar da güzel bir şey değil. Aklınızda bulunsun. 
Patates en karizmatiği tabii ki. 

Ekim 19, 2011

Azrail Peşimde



Merhaba dostlar.

Son bir kaç gündür, Azrail'in peşimde olduğunu hissediyorum. Sürekli değişik olaylar oluyor ve korkmaya başladım. "Ölümden mi korkuyorsun len" demeyin sakın. Ölümden tabii ki korkuyorum. Yıllardır insanın en temel güdüsü zaten hayatta kalma güdüsü değil midir? Öyledir. Doğal olarak "normal olan" her insan gibi ölmekten korkuyorum tabii ki.

Geçenlerde karşıdan karşıya geçerken kulağımdaki kulaklık sebebiyle gelen arabanın korna sesini duymadım, az daha altında kalıyordum. Bu bir.

Dün gece eve dönüyordum gece. Yağmur oldukça hızlı ve şiddetliydi. Kaldırımın kenarına bastım. Dolayısıyla ayağım kaydı. Güzelce burkuldu. Fakat bu ölüm tehlikesi değil. Dinle. Kaldırım taşı sol tarafımdayken sağ ayağımla kaldırıma basarak kaydığım için sağ tarafa, eylemsiz bir şekilde düşüyordum ki, çok atletik olmayan bir insan olmama rağmen, sağ elim bir anda yere destek oldu. Tek elimle vücudumu tutabildim tek elimle. Tabii ki düştüğümde gözlerimi kapatmıştım. Elimin beni durdurduğunu fark ettikten sonra, gözlerimi açtım. Yere doğru bir baktım. Bir şey var. Yere monte edilmiş, ne olduğunu bilmediğim bir demir. Elimle kendimi tutmasam, tam kafama girebilecek pozisyonda. Bu iki.

Bugün akşam üstü gibi spora çıkmak üzere evden çıktım. 8 numaralı dairenin camları pimapen yapılıyordu. Evet, bu havada camları değiştiriyorlar. Eski pencere parçalarını da, apartman kapısından çıktığımız zaman yürüdüğümüz bahçe kısmına atıyorlar. Tam oradan geçeceğim. Apartman kapısından çıkıyorum. Kulaklık kulağımda takılı. Çıkan şarkıdan hoşlanmadım ve şarkıyı değiştirmek için elimi montumun iç cebine sokmam gerektiğinden durmam gerekiyordu. Durdum ve 1 saniye geçmeden kocaman bir tahta pencere parçası tam önüme düştü. Tam önüme ama. Yani durup şarkı değiştirmesem, bir adım daha atacaktım ve kafama düşecekti. Bu üç.

Çok kısa süre önce, yaklaşık 2 saat kadar. Duştayken suratımı durulamak için kafamı hafif arkaya eğdim su direk olarak suratıma aksın yukarıdan diye. Burnuma su kaçtı. Burnumdan kaçan su bir anda genzime kaçtı ve kendimi öksürürken buldum. Sağlam bir öksürük olmadan bu su çıkmayacaktı. Gözlerim nedense yine kapalıydı. Sağlam öksürüğü yaptım. Tabi öksürünce kafa otomatik olarak ileri gittiği için, fayansa kafamı çarptım. Ama genzime kaçan su gitmek bilmedi. Bir yandan kafamı tutarak öksürmeye devam ettim. Yaklaşık 2 dakika durmadan öksürdüm. Bir ara nefes alamadığımı hissettim. Boğuluyordum neredeyse. Bu da dört.

Sizi seviyorum.

Patatesi maskot yaparsan, azrail tabi peşini bırakmaz.

Ekim 15, 2011

Pain Of Salsa


Bilindiği üzere 13 Ekim akşamı Pain of Salvation ve von Hertzen Brothers gruplarını, Romeo Juliette Performace Hall'da izledik. Videoyu şu an izlemeyin. İzlemeniz gereken zamanı söyleyeceğim ben.

Mekan, geçen konserin yapıldığı Jolly Joker Balans'a göre daha iyiydi. Saat 22.10'da içeri alınmamız da hiç kimsenin bir suçu da yoktu. Herkes görevini yapıyordu.

Ankara konserinden önce, Türkiye'ye gelirken tur otobüsleri bozulmuş. Ankara konserini bu yüzden iptal etmek zorunda kalmışlar. Ertesi gün aynı şey İstanbul konseri için de oldu. Araç hala yapılamadığından, İstanbul konseri de iptal edilmişti. Ama adamlar, Türkiye'de en azından bir konser vermeliyiz diyerek, kendi ceplerinden Bulgaristan'dan otobüs kiralayıp İstanbul'a geldiler. Ve bu otobüs, öyle tur otobüsleri gibi, yataklı mataklı, ev gibi otobüs değil. Bildiğimiz otobüs işte. 40 tane koltuğu olan falan. Ekipmanların alınması için de Mood Organizasyon Bulgaristan'a araç göndermiş. Geç oldu güç olmadı kısacası. Organizasyon'a teşekkür etmek istiyorum. İyilerdi çünkü.

Sahnenin en önündeydim. Konserin nasıl geçtiğini uzun uzun anlatmayacağım. Ön grup 4 ya da 5 şarkı çaldı sadece saat probleminden dolayı. Ama adamlar bariz iyilerdi. Sonrasında Pain of Salvation'ın sahneye geleceğini Mike Portnoy anons etti. Ama heyecanlı değildi hiç, çünkü içeri girerken görmüştük adamı. Bir şekilde karşımıza çıkacağını biliyorduk. Bugün olan (hatta bitmiş bile olabilir) Mr. Big & Hail ve Anathema konseri için buradaydı Mike Portnoy. Bir nevi, ziyaret etti Daniel'i falan. Ashes şarkısında da gruba eşlik etti, davulu o çaldı. Ama çalamadı aslında. Şarkının en güzel, en can alıcı yerlerine abuk subuk ataklar soktu. "Napıyor bu" demekten şarkının duygusunu alamadık bir türlü.

Boynum hala ağrıyor. Geçmedi. POS konserinde kafamı sallanır lan diyebilirsiniz. Ama sallandı yani. Şimdi videoyu izleme zamanı. Şuur kaybını görmenizi istiyorum. Çalcakları şarkının Diffedentia olacağını bilmeksizin video çekeyim demiştim. Ama kafa sallamamaya çok fazla dayanamadım. İzleyince anlayacaksınız. Bu müziğe ne kadar dayanabilmişim. Sizi seviyorum.

Pain of Salsa olayı da şu. Konsere gelenler mutlaka anlamışlardır. Mekanda Salsa Dersi midir, Salsa Show'u mudur öyle bir şey vardı. Biz kapıda beklerken, Salsa'ya geldim diyen içeri girebiliyordu. Ama bir sürü insan girdi yani içeri. Hatta zenciler falan da geldiler girdiler, sonra çıktılar, yine girdiler falan. Salsa muhabbeti yüzünden öyle bir başlık koyasım geldi yazıya. Bana da hak verin yani.

Patates saçları kısa olduğu için kafa sallamadı konserde ama, uzun olsaydı sallardı bence.

Ölmedim ha.

Selam dostlar.

Bayağı bir zamandır yazmamışım onu fark ettim. Çünkü hayatım belli bir programa göre ilerliyor artık. Spora falan başladım biliyor musun? Diyet bile yapıyorum hatta. 2 haftada 4 kilo verdim. Bence fena sayılmaz. İşte hayat böyle mala bağlayınca, mizah adına yazacak malzeme de üretemiyorum. Aslına bakarsanız spor salonunda güzel şeyler var anlatacak. Mesela spor bittiği zaman, bir masaj aleti var, sonu mutlu sonla biten. üstüne çıkıyorsun basıyorsun düğmeye, bastığın zemin titremeye başlıyor. Hızını artırdıkça, daha seri şekilde titriyor. Tabi titreyen uzuvlar komik gözüküyor ama dalga geçmeyeceğim kimseyle. Çünkü onun üstüne ben bindiğimde oluşan tablonun daha komik, daha dalga geçilesi olduğundan eminim. O yüzden yakında "Pain of Salvation" konseri konulu blogla görüşmek üzere.

Mucuks.

Ekim 09, 2011

Eskiyi Özlemek Yerine...

Evet, geçmişime dair özlediğim çok şey var. Öncelikli olarak lise hayatı. Ortaokulu falan hiç özlemiyorum. Ama lise hayatını, okuldan ve arkadaşlarımdan kaynaklanıyor olsa gerek, çok fazla özlüyorum. O zaman her şey çok farklıydı. Tipim bile. Saçsız sakalsız şaşkın bir şeydim. Şimdi öyle mi? Vikinglerden viking beğenme olayı var. Ama o zaman düz böyle, normal bir Türk genciydim.

Müzik yapmayı da çok özledim. Prova ayağına falan girip takılıyoruz bazen ama, özlediğim şey bu değil. En son konserimi 2009 yılının Ramazan Bayramı'nda Bozcaada'da verdiğimi düşünürsek, çok uzun zaman geçmiş be. Gruplar dağılmış, sahneler yalan olmuş. Kasdav'da Bostancı Gösteri Merkezi'nde binlerce kişi karşısında ayaklarım bile titrememişken, şu an 10 kişi önünde çalsam, heyecandan geberirim heralde. Öyle bir durumdayım dostlar.

Ama gelin görün ki, bu günlere tekrar dönebilir miyiz? Hayır tabii ki. O yüzden eskiden zevk aldığımız şeyleri özlemek yerine, şu an yaptığımız şeylerden zevk almaya çalışsak, eski özlemleri gideririz bence ha? Ne dersiniz?

Patates bile yoktu eskiden.

Ekim 06, 2011

Ali Kimdir, Ali Nedir?

Abi bu nedir? Bu nedir abi? Nedir abi bu? Nedir bu abi? Abi nedir bu ya? Bunu bana açıklasın biriniz ya. Nasıl bir rezalettir bu sevgili dostlarım. İnsan bu kadar aptal yerine konulur mu lan!

Çok net konuşacağım : Gerizekalılık var mı olm sizde? Şunu belirteyim, fotoyu bir yerden bulmadım. Kendim çektim bizzat. Tahmin edebileceğin gibi, televizyondan çektim. Yani bu gerçek bir şey. Bir millet bu kadar mı aşağılanır lan? Yani dalga geçmek bu resmen. Bir kere, verdikleri ödül zaten dalga geçmek. 25 Euro, orayı arayan kişinin telefon parasını bile karşılamaz ulan adam. Ama sorduğun soruya da bir bak. Bir de ismi bulun diyor ve sonuna üç adet ünlem koyuyor. Sanki çok zor bir şeymiş gibi.

Arkadaşım, Türkiye'de insanlar, okul hayatlarına Ali'yle başlıyor. Bu sorduğun sorunun cevabının Ali olduğunu bilmek, bir Türk vatandaşı için ne kadar zor olabilir ki?

Bi de sunucunun tipe bak. Sanki çok zormuş gibi de böyle ağzını açmış şaşırmış gibi falan filan. Yeter, çok güldüm. Bu yazıyı yazarken sinirli değildim ha, bunları gülerek anlattığımı farzedin.

PTESATA

Ekim 03, 2011

Kralın Kontrolü Altında Yapılan Zina : Çok Ayıp

Aslında... 


Merhaba dostlar.

İngilizce'nin Türkçe'ye doğru daha karizmatik bir dil olduğu su götürmez bir gerçek. Yani bana sorarsan, bunu tartışmaya bile gerek yok. Ama öyle olmadığını iddia eden insanlar da yok değil. Neymiş "Türkçe gibi güzel dil yok"muş. Milliyetçi düşünürsek, tabii ki öyle. Kendimizi en iyi o şekilde ifade edebiliyoruz. Ama İngilizce'nin karizması daha ayrı. Ya da bilmeyen çok insan olduğu için onlara karizmatik gelmiyor olabilir. Ben mesela, İngilizce bildiğimi söyleyebilirim. Ama bu garip bir bilgi olmasa gerek. Takdir edersiniz ki, turist rehberliği yapıyorum ve İngilizce bilmediğim takdirde bu mümkün olmazdı. Benim için İngilizce'nin doruk noktası, telefonda İngilizce konuşabilmekti. Onu da hallettim artık. Telefonda bile rahat rahat anlayıp konuşabiliyorum. Bu benim için zirveydi. Ne var yani, küçük şeylerden mutlu olabiliyorsam suç benim mi? Değil bence.

Önce markalardan falan bahsetmek istiyorum. En basitinden mesela, bir şampuan var : Head and Shoulders. Şahsen benim de kullandığım şampuan bu. 2'si bir arada olanı var, hem şampuan hem saç kremi özelliği gösteriyor. Şahane. Ama peki ya bunun adı Kafa ve Omuzlar olsaydı? Ya da daha kibarından Baş ve Omuzlar olsaydı? Tamam BAŞ pek kibar olmadı ama. Kafa nerede, Head nerede. Söylemesi bile güzel arkadaş. Hed en Şoldırzz.

Yaygın olarak kullanılan bir sosyal paylaşım sitesi : Twitter. Ya onun adı ingilizce olmasaydı? Kanarya olsaydı mesela adı. "Kesin Fenerbahçelilerin işi lan bu" diye söylentiler gezinecekti ortalıkta ve sadece FB taraftarları kullanacaktı. Sonra bunun rakipleri çıkacaktı. Bkz; Aslan, KaraKartal, Hamsi, Timsah. Falan filan gibi şeyler olacaktı. Saçma bir rekabet ortamı falan. Gerek yok böyle şeylere.

Myspace var mesela. Boşluğum olsaydı ya adı, nasıl olurdu. Güzel olmazdı tabii ki de. Ya da kullandığımız işletim sisteminin adı Windows değil de Pencereler olsaydı? Çok da garip olmazdı aslında, zaten pencere lafını kullanıyoruz sürekli. Ama yine de Pencereler XP falan saçma.

Şimdi gözünüzde bir Amerikan sömürgesiyim bunun farkındayım. Ama abi, Türkçe'yi rahat rahat konuşamıyoruz be. Geçenlerde yazmıştım bir yazıda. Tramvay'dan bahsediyoruz. Kullandığımız fiiller falan çok sakat. Bindim binecem, Kalktı kalacak, Boşaldı boşalacak, Boşalınca otururuz. Rezilliğe bak. Hepsinde müstehcen bir çağrışım oluyor istemeden de olsa. Klişe olarak derler hani "Don Lastiği" gibi bir dil, nereye çeksen oraya gidiyor falan diye. Ayrıca neden bu kadar spesifik onu da bilmiyorum. Neden don lastiği yani. En esneği o mu acaba? Buradan lastik uzmanlarına falan seslenmiyorum, argo olsun diye "don" demişlerdir muhtemelen.

Fuck kelimesini çok eleştiriyoruz. Özellikle filmlerde, dizilerde çok kullanılıyor. Ne terbiyesiz adamlar diyoruz falan. Ama olaya başka açıdan bakın. Bizde bir çok kelime cinsel çağrışım yaparken, adamların bir tane Fuck kelimesi var. Onu da çok mu görelim onlara? Adamlar Fuck'ı fiil, sıfat, ünlem gibi bir sürü işlevde kullanıyorlar. Mesela FUCK bir kısaltmadır. Fornication Under Control of the King. Kralın kontrolü altında yapılan zina anlamına gelir ve İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Şimdi tarihçesini anlatmayacağım ama, Türkçe'sinin baş harfleriniz aldığımızda, KKAYZ oluyor. Zamanla değişime uğrayarak Kay olmuştur ve "Kaymak" mastar hali olmak üzere, "Ona kaydım, buna kaydım" diye kullanılmaya başlamıştır. Şaka lan şaka, uyduruyorum yok öyle bir şey.

Ama işte anlatmaya çalıştığım şey, İngilizce karizmatik bir dil ve kesinlikle şart. Bok atıp durmayın olm.
Haydi öptüm.

Patates'in açılımını bir dahaki yazıya kadar düşüneyim, şu an o kadar kasamadım.