Eylül 30, 2011

Yanlızca İş Arkadaşlarım Bana "Edibüd" Diyebilir.

Eski dizileri tekrar çekme furyasına bir dizi daha katıldı. Kurtlar Vadisi, Çocuklar Duymasın ve Sihirli Annem'den sonra, bir de Dedektif Memoli çıktı şimdi. Bunun eski "Yılan Hikayesi" olduğunu, o iğrenç slogandan ve müzikten anlayabiliyoruz : "Yalnızca iş arkadaşlarım bana Memoli diyebilir."

Son zamanlarda oldukça takip ettiğim bir kanal olan TNT'nin neden böyle bir şey yaptığını çözemedim. TNT'nin buna ihtiyacı yoktu bence. Orada çalışan çok yakın bir arkadaşım var, ona soracağım bakalım neden böyle bir şey yapmışlar diye.

Ama bu dizide neyse ki oyuncular farklı. Ayrıca önceki dizide Zeyno köylü kızıydı. Burada polis heralde emin değilim. Şu an izliyorum ama, polis mi yoksa bir dizi oyuncusu mu çözemedim. Buradaki köylü kızının adı Ezo ve Zeyno'yla aynı köyden. Üstelik bu yeni versiyonda Zeynep'e de sadece iş arkadaşları "Zeyno" diyebiliyormuş. Töbe yarabbim töbe.

Zeynep'i şu an öğrendim. Polisiye senaryo yazıyormuş, ama kimse beğenmiyormuş. O yüzden polislerle takılmaya karar vermiş falan.

Sonra neymiş efendim, medyacılar serzenişte! Neymiş, yeni gençlik hep yabancı dizileri izliyormuş! O diziler 7 - 8 sezon sürüyormuş sıkılmıyorlarmış, ama Türk dizilerinden sıkılıyorlarmış. O diziler 40 dakika ve bir sezonda 20 bölüm falan oluyor. 3 saat boyunca işgal etmiyor ekranları. Diziden önce 1 saat özet göstermiyor.

Sonra Türk televizyonculuğu neden ilerlemiyor, neden yabancı diziler izleniyor. Ben bunu şeye benzetiyorum. Sıçtığımız boku, tekrar yemek gibi bişey bu. Daha fazla iğrençleşmeyeceğim.

Patates yeni sezonda, Patates Pusu olarak tekrar ekranlarda.

Kamuflaj Babet

Bari bunu giyeydin be kızım.
Selma. (Evet, selam yazcaktım ama yazamadım, ama böyle kalsın istedim nedense.)

Geçen bir kız gördüm. Suratına baktığın zaman, gideri var tamam, bir şey diyemem orasına. Fakat giyim tarzı çok çirkindi. Hatta çirkinliğin de ötesindeydi yani. Üstünde siyah askılı bir tişört vardı. Pantolon olarak kamuflaj pantolon tercih etmişti. Ama koyu renklerde, böyle agresif bir kamuflajdı. Dedim tamam, kesin metalci bu. Ama en aşağı indiğimde hayal kırıklığına uğradım. Neden mi? Çünkü kamuflaj pantolon, dar paçaydı. Çok dar paçaydı hem de. Ayakkabı olarak da, beyaz babet giymişti. Ve o pantolon dar paça olduğundan, ayakları bildiğin böyle palet gibi gözüküyordu. Zaten en az bir 40 - 41 numara vardı ayakları. Ama pantolon dar paça olunca, 44 - 45 gösteriyordu çok rahat. Kendi kendime düşündüm, neden böyle şeyler yapmış olabilir diye. Giymek için kadın olmanın gerektiği, o nefis çekici topuklu ayakkabılar varken, neden babet? Rahatlık açısından tamam da, babet giyeceksen ona uygun bir pantolon giymen gerekmez mi? Hadi yine dar paça olsun ama, kamuflaj olmasın ya.

Ama erkekler de yapıyor bunu. Yani bu yanlış giyinme olayını. İşte apaçi dediğimiz olay bu. Tarz olacağım diye komik duruma düşmeye ne gerek var ki dostlarım söyleyin bana?

Kıza döneyim tekrar. Belki de kız yeni bir tarz, yeni bir akım, yeni bir moda yarattı haberi yok. Bakalım zaman içerisinde, dar paça kamuflajla birlikte babet giyen kızlar görürsek, bunun yeni bir moda olduğunu anlayacağız. Zaten modaya uymak için saçma giyinmek gerekiyor bence.

Ama şunu söylemeden edemeyeceğim, dar paça kot pantolon altına, parmak arası terlik giyen erkekler hala o kızdan daha iğrençler. Saygılar.

Patates'e kamuflaj giydirsem, yine patates.

Eylül 26, 2011

Terli Sırta Gazete Konmaz!

Bugün dostlarla otururken bir konu geçti, saçma mı saçma. İşte o yüzden burada yazacağım canlarım. Canım dostum Cem, küçük çocuklar terlediğinde sırtlarına bez veya gazete konulduğunu söyledi. Moruk şimdi bez tamam da, gazete nedir lan? Şimdi ben bu konuyu oradan oraya çekeceğim müsadenizle.

Şimdi gazetenin amacını herkes bilir. Günlük haberleri takip ederiz, her olay hakkında bir haber vardır içinde. Magazin, siyaset, günlük hayat, spor falan filan. Yanlız bu günlük hayattan kastım, üçüncü sayfa haberleri. Günlük olay olarak cinayet işleyen ya da ne bileyim, intihar eden bir toplum olduğumuzdan, garipsemeye gerek yok bence.

Tabii ki, bunun dışında gazetenin başka işlevleri de vardır sayabileceğimiz. Ne var mesela, eski gazeteler çoğu evde atılmaz. Çünkü illa lazım olacaktır o. Neden mi? Maddeleyelim bakalım :

  • Patates soyulacaksa mesela, altına gazete serilir.
  • O akşam yemekte balık varsa, sofraya gazete serilir.
  • Küçük çocuklar gazeteleri buruşturup bantlayarak evde top oynarlar (Bu benim işte.)
  • Mesela bir ilkokul çocuğunun ödevi varsa ve resim bulunması gerekiyorsa, gazeteler çıkar ortaya ve uygun resim aranır. Bulunursa kesilir ve deftere yapıştırılır. 
  • Evde tadilat varsa yerlere serilir.
  • Öğrencinin sofra bezidir gazete. 
  • Erkekler bazı durumlarda kullanabilirler. Bunu yüzeysel söyleyip geçiyorum, anlayın artık yani. 
  • Küçük çocuklar sanat yönlerini geliştirmek için gazete ve tükenmez kalemle, gazetedeki fotoğrafların üstünde, kadın erkek dinlemeksizin sakal bıyık çalışmaları yaparlar. (Demek ki ben hala küçük bir çocuğum)
  • Mangal tutuşturmak için gazete şarttır.
Gördüğünüz gibi gazete bu tip olaylarda çok gerekli bir araç. Ama çocuğun sırtına gazete mi konur lan terleyince! Bi kere abi, terli sırta onu koyunca, direkt kopyalar. Gündemi çocuğun sırtından takip edersin.

Şimdi Sercan'dan tavsiyeler geliyor. Eğer ki çocuğunuz spor dallarında başarılı olsun istiyorsanız, terlediğinde sırtına gazeteyi spor sayfası veya iddaa bülteni sırta gelecek şekilde koyabilirsiniz. Eğer ünlü olsun istiyorsanız, magazin sayfasını kullanın. Psikopat olsun isterseniz, üçüncü sayfayı koyun sırtına. Ama bunun bir yan etkisi var, çocuğunuz psikolojisi bozulabilir. Ne diyorum lan ben, psikopat olması için psikolojisinin bozulması lazım zaten. Yan etki falan yok, gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Emlakçı olsun benim çocuğum, komisyonları götürsün diyorsanız, emlak ilanları kısmını koyun terli sırta. Galerici isterseniz de, satılık araba ilanlarını. Eğer reklamcı olsun isterseniz, o gazetelerdeki tam sayfa reklamları makat yoluyla sokun içine. Pardon bunu medya kuruluşlarına diyecektim. Koca bir sayfa reklam mı olurmuş lan! Evet, reklamcı olsun isterseniz, o tam sayfa reklamı koyun sırtına. Ama bunun harbiden yan etkisi var he. Tamamı renkli olduğundan çok zararlı. Reklamcılık iyi bir seçim değil. Saygılar.

Patates gazetenin üzerinde soyulursa ne olur? Utanır tabi lan, utangaçtır benim patatesim.

Eylül 24, 2011

Susatıyoruz, Su satıyoruz, Susayın, Sus!

Şu reklam olaylarına ciddi anlamda TİLT olmaya başladım lan. Bak TİLT diyorum, çünkü olduğumu ben bile bilmiyorum. Tilt nedir lan? Türkçe kelimelerin "sesteş" olma özelliğini kullanarak harikalar yarattıklarını sanıyorlar ama gel gör ki, öyle bir şey yok. Mesela yukarıda gördüğünüz "Susatıyoruz." Siz susatmıyorsunuz canlarım benim. Su görünce, durduk yere susayan var mı hiç? Söyleyin bana, hee var mı? Yani bir insan susadığı zaman su içer. Durduk yere su içmez. Yani, suyu görüp, "Aaa ne güzel gözüküyor, dur bi su içiyim ben, susadım görür görmez." Falan diye bir olay yok. Haa eğer diyorsanız, bizim şişelerimiz özel donanımlı, insan onu eline alır almaz, su kaybediyor, okuduk üfledik biz onları falan filan, o zaman lafım yok. Ama öyle bişey demediğinizi ve öyle bişey olmadığını zaten hepimiz biliyoruz. Saçmalığın daniskası.

Hamidiye'nin metrobüs duraklarında otomatları var. Otomat mıydı adı emin değilim ama, sen ne dediğimi anladın. Para atıyorsun, su alıyorsun. Ama alamayanlar da oluyor, ne yalan söyliyim. İşte o makinaların üzerinde de "Hamidiye denince herkes susar." yazıyor. Ama nasıl susar, onu bir açıklayaydın. Su içmek anlamında diyorsan onu, yine başarısızsın dostum. Dur bakalım. HAMİDİYE! dedim, ama susamadım. Bu seçenek iptal. Konuşmaz anlamında, susar diyorsan, onu da deneyelim. HAMİDİYE! susmuyorum, susmayacağım arkadaş. Çok başarısız.

Susatıyoruz'un kullanıldığından haberi olacak ki, adını hatırlamadığım başka bir firma da, kamyonunun arkasına "Su satıyoruz" yazmıştı. Ellerinde bir kamyon olduğuna göre, gerçekten de su satıyorlar demek ki. İşte en başarılısı bu. Bak hiç kelime oyunu falan var mı? Yok. Adamlar gayet net. Su satıyorum ben arkadaş ya, kelime oyunlarıyla işim yok. Benim işim suyun pH değeriyle diye tavrını koymuş. Tebrik ediyorum.

Aslında daha kurcalamaya çok uygun reklam sloganları falan var. Ama bu konu su ve suculuk üzerine oldu hep. O zaman yavaşça keselim hep. Aklıma liseden bir diyalog geldi. Diyaloğu paylaşmayacağım ama, hani şu şaşaldan daha küçük şişelerde sular var ya, onunla ilgili. İşte arkadaş onu isterken "Sucuk" demişti de, o geldi aklıma. Bak burada da kelime oyunu var, ama komik. Çünkü oradaki "cuk", küçüklük belirten bir ek. Bkz; yavrucak. Bu da kelime oyunu ama komik. Çünkü liseliydik, o zaman komikti. Cuk oturdu.

Patatestis.
Oldu mu?
Olmadı.

Eylül 22, 2011

An Epic Comment Of An Epic Comment Equals with Epica Comment.

Yukarıda gördüğünüz foto, geçenlerde yakaladığım bir EPIC COMMENT. Pain of Salvation grubu, bilet dağıtma yarışması kapsamında, statusuna ANKARA yazar. İlk yorumu Ayça yapar ve bileti kazanır. Sonrasında Aranka denen, canıms yorumunda "Damn, at first I thought you were talking about me." yazmış. Anlamışsınızdır ama, iyice translate edip, açıklayayım. Demiş ki, "Kahretsin, ilk başta benden bahsettiğinizi sandım." Yani şimdi kızın adı ARANKA, yazılan şey de ANKARA ya, heh, işte kız ondan bahsediliyor sanmış, canım yaa. O anda, bu kızı kucaklayıp sevesim geldi. Ama öyle erotik bi sevme değil bu. Çok saf, çok sevimli geldi gözüme. Evlatlık alasım geldi falan. Ama şimdi bu olay burada bitmiyor.

Bunu Facebook'ta, wallphotos'ta paylaşınca ve bu paylaşım gecenin çok ilerleyen saatlerinde yapılınca, bir takım güzel kafalar, bu fotodakinden daha komik saçmalıklar ortaya çıkarabiliyor. O kafayla, o saatte, Yavuz kardeşimle, bu fotonun altında yorumlaştık, ama böyle bir yorumlaşamama şekli yok. Şimdi onu paylaşıyorum, ne kadar iğrençleştiğimizi ve saçmaladığımızı görün istiyorum. EPICA nedir amk.

Not: Yavuz, zamanında bir Gothic Metal grubunda Klavye çalmıştır ve bu yüzden Epic kelimesi yerine Epica kullanabilitesi vardır. Yani her an kullanabilir, dikkat ediniz. O kadar Epica çaldılar zamanında, kullanmasın mı yani, bunu ona çok mu görelim ha? Ama dalga geçeriz her türlü, orası ayrı. Seviyorum seni ato.

Patatesic fail.

Bu Yağmur, Sarhoş Ayıltır.

Yukarıda gördüğünüz foto, bugün öğlen saatlerindeki halim. Komşularımızın çocukların hepsi başımdalar. Çocukları sevdiğimi her fırsatta söylerim. Tamam, her fırsatta olmasa da bazen söylerim. Amaan, tamam bi kaç kere söylemişimdir. Neyse işte, bugün komşulra misafirliğe gelince, çocuklar da bana kaldı. "Bize kedi aç, bize kedi aç" diye diye beynimi yediler bütün gün. Eğer kedilerle ilgili, kazanç sağlamak amaçlı blogu olan birileri varsa, onlar zengin ettik. Hayatımda Google'a hiç, "kedi" yazmamıştım. Hatta şu kırmızılı koç Kerem, "Aşşaada kedi yemek yiyoodu, ona sen miii verdin onaaa" diye sorarak beni benden almıştır. Ardından, diğer iki afacan, kendi çapımda koleksiyon yaptığım minik metal arabalarımı, kolumda, göbeğimin üzerinde ve vücudumun bilimum uzuvlarında sürerek, benim için en hazin sonu hazırlamışlardır : Dışarı çıkmalıyım!

Sevgili dostum Burak'la, sahile indik. Önce Balkonda bir süre takıldıktan sonra, bir çay bahçesine gittik ve oturduk. Manzarası falan gerçekten on numaraydı. Lakin güzel manzaralı yerimizi, bastıran yağmur sebebiyle değiştirmek zorunda kaldık. Çünkü mekan çalışanları, masa örtülerini falan topladılar. Orada oturduktan sonra, artık kalkalım dedik. Çok güzel planlar yapıp, çok güzel kararlar aldık ama. Verimli bir gündü. Ama sadece bu açıdan verimli ve olumluydu.

Yavaşça çiseleyen yağmur, yola çıkmamızla, birden deli gibi yağmaya başladı. Bir süre koştuktan sonra, otobüs durağına sığındık bir süre. Baktık, duracak gibi değil, duracağı yerde, daha da artıyor. Şimdi onu bunu bırakalım ve sadede gelelim :

Abi, bir ıslandık, bir ıslandık ki bir ıslandık. Böyle bir ıslanma şekli yok. Donum götüme yapışabilmişti. O kadar. Telefonları poşete sarıp öyle koyduk cebimize. Saçlarım kafama yapıştı ve üzerimdeki tişört gece programına çıkan bir assolist'in giydiği parlaklıkta bir renge dönüştü sudan dolayı. Ve hiç de seksi olmayan vücuduma ölümüne yapıştı. Bıyıklarımın palalığı gitti suyun etkisiyle. Ayakkabılarım 5'er kilo oldular, çoraplarımı saymıyorum bile. Bu yaz, tişörtle falan denize düştüğümde, bu kadar ıslanmamıştım abi. Fotoğrafta tam belli olmasa da bir bak, tişörtten anla zaten. O tişört mat siyah. Yukarıdaki resimdeki gibi işte, parlak değil, ama bu fotoda parlak. Neden dersin?



Patatesler büyüyecek, bereket yağdı.

Eylül 20, 2011

Gündemi Kimler Yorumluyor

Aman ne erotik.
Selam patateslerim.

Ortalama sıklıkta TV izleyen bir insan olarak, TV'de hep aynı yüzleri görmekten çok sıkıldım. Zaten bir müzik grubum varken, eskiden yani, hep sinir olurdum, Seda Sayan, Serdar Ortaç gibi sanatçıların hala tutunabilmesine, hala gündemde olmalarına. Sonra da diyoruz, genç yetenekler nerde. Bir fırsat bulabilse genç yetenekler, neler olacak neler.

Konum bu değil tam olarak. Kısmen bu ama, daha farklı. TV'de ne izlersek izleyelim, aynı tipleri görüyoruz. Nasıl mı? Böyle bak :

Yetenek Sizsiniz mesela. Acun'u hiç saymıyorum. Show TV'deki her ürünün içinden bir anda çıkabilir, şaşırmayın. Hülya Avşar, senelerce filmlerde oynadı, albümler yaptı, Show programı yaptı, Şu Okan'la beraber, kısa film yarışmasında jüri oldu. Okan desen, her yerde zaten. Ali Taran ayrıldıktan sonra, yerine kim geldi biliyorsunuz : Sergen Yalçın. Bu nedir abi ya? Eski bir futbolcunun, günümüzdeki bir futbol yorumcusunun, böyle bir programda işi ne? İlla tanıdık simâ olması mı gerekiyor yani? Ki Sergen, İddaa ile ilgili bir programda, sunucunun "Sergen Yalçın, yasak olmasına rağmen 18 yaşın altındakiler de iddaa ve bahis oyunları oynuyorlar, onlara bir mesajın var mı?" sorusuna karşılık, "Almanya ligine oynamasınlar, çok sürpriz oluyor." cevabını vermiş bir adamdır yani.

Kaya Çilingiroğlu da yine futbol yorumluyor.


Magazinden siyasete, futboldan diğer tüm sporlarla alakalı olan programa yorumlarıyla katılan Rasim Ozan hakkında hiç birşey demek istemiyorum. Yüzünü görmekten bıktım. Konuşursam ağır konuşacağım, o yüzden susacağım ve Patates'e bağlanacağız :

Patates bir futbol maçında, ünlü manken Mandalina'yla yakalandığında, yakasındaki AK Parti rozeti dikkat çekti ve bunun üzerine, futbol, magazin ve siyasetin harmanlanarak tartışıldığı bir programa konuk olarak davet edildi.

Uyh, Tıkandım.

Eylül 19, 2011

Az kaldı ♫


Konsere çok az kaldı. Depreşiyorum git gide.

Bitsin Bu Gece...

Ne yazağım, ne yazmam gerek hiç bilmiyorum. Burada hep, kısmen de olsa komik şeyler okuyan, beklentileri bu yönde olan okurlarımın beklentilerini bu gece karşılayamayacağım. Çok büyük sıkıntım var. Ne yazacağımı bilmediğim halde, bir şeyler yazmalı ve bunu paylaşmalıyım mutlaka.

Onu o kadar çok özlüyorum ki. Normal zamanda aklıma bile gelmiyor. Üstünden çok zaman geçti, ikimiz de çok farklı insanlar olduk ya da öyle sanıyoruz. Çünkü ben o zamanki Sercan'ım hala, bundan eminim. Lafı geçtiği anda, dışarı gülmeye çalışıyorum ama içim kan ağlıyor. Tam boğazıma bir şey düğümleniyor, gözlerim doluyor ve mideme acımasız bir ağrı saplanıyor. Onunla geçirdiğimiz o kısa zamanı, herşeyden daha çok özlüyorum. Kendimi onun sayesinde bulmuştum ben. Her ne kadar, geçmişimi unuttum, artık geçmişime üzülmeyeceğim desem bile, söz konusu "O" olduğu zaman, kendime verdiğim tüm sözler, aldığım tüm kararlar, koyduğum tüm tabular yok oluyor, bir anda savunmasız bir hale geliyor. Ben onu çok seviyorum, ama artık şansımız yok biliyorum. Senelerdir aklıma gelmiyordu hiç. Yani zaman zaman konuşuyorduk, doğum günlerimizde birbirimize mesajlar atıyorduk falan ama, eski günleri derin derin düşünecek kadar uzun kalmıyordu aklıma. Ama bugün, ne olduysa oldu, bir geldi aklıma, pir geldi. Kendime kızdım ilk önce, hani unutmuştun herşeyi, hani düşünmeyecektin bunları dedim. Ama olan oldu bir kere. Şimdi dışarı çıkmaya bile korkuyorum. O birazcık uzakta olsa bile, her yer onunla dolu aslında. "Sevgili" sıfatıyla birbirimizi ilk gördüğümüz yer, sürekli oturduğumuz yer, yukarı yürüdüğümüz yer, onu bıraktığım durak, her yer ama her yer onunla dolu. Şu anda kendime ne yapıyorum ben diye soruyorum ama, bir cevap veremiyorum. Düşünmekten kafayı yemek üzereyim. Çünkü tekrar bir şansımız olsa, bir şekilde tekrar bir araya gelsek, ne pahasına olursa olsun, beni ondan sadece ölümün ayıracağını adım gibi biliyorum. Onu unutmak için çok çabalamıştım ben. Hayatımın en mala bağlanmış dönemiydi onunla ayrıldıktan sonrası. Ondan duymasam bile, ayrıldıktan sonra yaşadığı kötü şeyleri, bana haksızlık ettiği için yaşadığını düşündüğünü duydum. Bunu görme şansın yok ama, sakın öyle düşünme. Haksızlık ettin mi, etmedin mi, şu an onun için bir cevabım yok, neden ayrı düştük onu bile hatırlamıyorum ama, en büyük haksızlığı etmiş olsan bile, senin üzülmene dayanamam. Şu an içim o kadar acıyor ki, kendi kendime acımaktan kendimi alamıyorum. Şu anda hissettiğim şeyin bir adı yok. Yutkunamıyorum ama, bundan eminim. Bu gecenin bir an önce bitmesini istiyorum. Keşke şu filmlerdeki olaylardan biri gelse başımıza, seneler sonra tekrar karşılaşsak ve bir daha hiç kopmasak. Ama onlar sadece filmlerde olur di mi? Keşke bir şansımız olsa, yukarıdaki bir şekilde duysa sesimi, bu fırsatı verse bize, ben de çevremdekilere, hatta tüm dünyaya, nasıl aşk yaşanırmış göstersem. Millet çift görse de özense. O dışarıdan bakıldığında parmakla gösterilen çift olsak. Biliyorum, beni parmakla göstermeleri için kilo vermem gerek. Ama sen olsan, onu bile yaparım. Kimse için yapmadığım, her şeyi yaparım senin için. Ama keşke sen gelsen, keşke bir şansımız daha olsa, keşke bu yazıyı okuma şansın olsa... Keşke bu kadar çok keşkem olmasaydı. Ama özlüyorum, napiyim, elimden keşke demekten başka bişey gelmiyor, gelemiyor. Bir çılgınlık yapıp çıkagelsem oraya, saçmalık olur. Çünkü belki de hayatında biri var şu an, bilmiyorum ki, bilemiyorum. Soramıyorum da. Çok kötü durumdayım şu an. Bu gece bir an önce bitmeli. Bitmeli...

Patatesi hiç böyle görmemiştiniz değil mi?

Eylül 15, 2011

How I Won My Ticket From Pain of Salvation!

Selam gençler.

Odaklandığım en büyük etkinlik olan Pain of Salvation konseriyle ilgili olaraktan çok değişik olaylar yaşadım. Efendim, grup yeni albüm turnesine çıkacak ve bir yarışma düzenliyorlar. Yarışma dediysem, öyle çok da büyük bir olay değil. Yarışma şundan ibaret. Turneye 1 ay kala, turne kapsa"mında gidecekleri şehirlerin adlarını, her gün bir tane olmak üzere, grubun Facebook sayfasına yazıyorlar. Sen de onun altına, konserin olacağı mekanı yazıyorsun. İlk yazan, ödülü kazanıyor. Ödül ise, ücretsiz konser bileti ve grupla tanışma, takılma fırsatı. Yarışmayı kazanınca, tek yapman gereken şey, grubun 26 Eylül'de çıkacak albümünü almak. Ama nasıl kazandım ben bunu?

Şimdi bu konuda, dünyanın en şanslısı olduğum, su götürmez bir gerçek. Şimdi bu yarışma için grubun profiline her gün bir şehrin adı yazılıyordu. İşte ne bileyim, Bratislava, Zagreb falan filan. Bunları görüyordum ve yarışmadan haberim olmadığı için, bunları o gün konser verecekleri yerler sanıyordum. Pazartesi akşamı, bir ara telefondan Facebook'a girdim. Bir baktım, ANKARA yazıyor. Onları o gün konser verilen yerler sandığım için, bir anda derin düşüncelere dalıyorum : "Hassiktir, bugün Ankara konseri varsa, yarın İstanbul var! Acaba tarihine yanlış mı baktım lan? Lanet olsun daha bilet bile almadım. Ya bitmişse? Ne bok yicem olm ben!? Dur en iyisi Didem'e bi mesaj atıp sorayım." Didem, başta biraz benle eğlendikten sonra, onun yarışma olduğunu ve yarışmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı. Sevindim tabi, çünkü konser yarın değildi. Daha hala bilet alabilecek fırsatım vardı.

Salı günü, İstanbul için yarışma olacağını biliyordum. Ama kendimi kasmak istemiyordum hiç. Çünkü bu status, saat 18-22 arası olacaktı. 4 saat, android gibi pc başında bekleyemezdim. Zaten gelen telefonla, akşam işe gideceğimi öğrendim. Neyse, unuttum gitti falan. Sonra Taksim'e doğru yola çıktım iş için. Metrobüsteydim. Bir anda aklıma geldi, saate baktım, 7'yi çeyrek geçiyordu. Bir Facebook'a gireyim dedim. Çıkardım telefonu, girdim. Bir baktım, home page'de "Pain of Salvation ISTANBUL" yazıyor. Altına baktım, altında yazan şey ise : "Just now" Bir baktım, ne like var, ne yorum. Direk yorum yazmak için harekete geçtim ve hayatımın en hızlı mesaj yazma performansını göstererek "Romeo Juliette Performance Hall" yazdım. Tek korkum, bunu telefondan yazdığım için, yavaş kalmaktı. Çünkü birisi bilgisayardan yazıp hemen post edebilirdi. Neyse, yorumu yolladım. Sonra hemen sayfayı yeniledim, ilk başta benim yorumum vardı! Yani yarışmayı kazanmıştım. Sayfayı yeniledim bir kaç kere, bir baktım ki Road Manager beni eklemiş. Kabul ettim hemen, mesaj attı ve kazandığımı söyledi. Tek yapmam gerekenin de konser günü, konser salonuna Road Salt Two albümüyle gelmek olduğunu söyledi. Ardından biletimi alacağımı ve grupla tanışacağımı öğrendim. Sanki hiç tanışmamış gibi :P

İngiltere'den albümün ön siparişini verdim. Albümün çıktığı gün yollayacaklar ve 3-10 gün içinde gelecek. Gelmezse de bir çaresini bulurum arkadaş, bu mutluluk bana yeter! Yukarıda gördüğün fotoğrafı da tab ettirip, Daniel ve Johan'a imzalatıcam. Bir fotom da Fredrik'le var, onu da ona imzalatacağım. Çok güzel olcak!

Hadi öptüm.
Patates kadar şanslı mısın?

Eylül 13, 2011

En Düşündürücü Şarkı Sözleri

En uygun kareyi seçebilmek için, klibi baştan sonra izlemem gerekti. Nasıl bir süreçti bu biliyor musun? Kendime ne sorular sordum. Bu fotoğrafta emek var, emek! Beğen, paylaş falan demicem merak etmeyin. Okuyun sadece. Bunu değil alt tarafı.
 
KAFAMA SIKAR GİDERİM
Şimdi burada bir mantık hatası söz konusu kardeşim. Belli ki abimiz bunalımda ve dişini sıkıp gidesi var. Sonra bakıyor ki, dişini sıkıp gitmek yetmiyor, kafasına sıkıp gitmek istiyor. Ama kafiye olacak diye bu kadar da saçmalanmaz ki be abi. Yani "Gider, kafama sıkarım" demen lazım. Çünkü kafana sıktıktan sonra, bir yere gidemezsin mantıken. Lütfen "Giderim derken, ölürüm demek istiyor." diyerek açığımı yakaladığınızı düşünmeyin. Ahmet Kaya'nın İngilizce düşündüğünü sanmıyorum. Hani "gone" kelimesi, "öldü" anlamında da kullanılır ya o bakımdan. Şurda mizah yapmaya çalışıyoruz kendi çapımızda yani. Gülmene bak, neşene bak.

BU NUMARADA BENİ TIKLA
İsmail YK, çok ileri görüşlü bir insanmış. Yıllar önce bu şarkıyı yapmış. Neyin ileri görüşlülüğü peki bu? Bilindiği üzere numara, bildiğimiz telefon numarası. Tıklamak ise, internette ve bilgisayarla alakalı olan şeylerde kullandığımız bir terim. İsmail Yk yıllar önce, telefonlarla internete girebileceğimizi ön görmüştür. Şimdiden bu numarada onu tıklamamızı söylemiştir. Ya da dokunmatik telefonları ön görmüştür. Çünkü çok iyi hatırlıyorum, o şarkı varken, bende Nokia 8310 vardı ve zamanın kral telefonlarındandı. Ama İsmail Yk, ilerde dokunmatik ekran telefonların yaygınlaşacağını ön görmüş ve bu numarayı daha o zamandan tıklamamızı istemiştir. Zaten sonra da bi klibinde helikopterden atlamıştı. Ayrıca bu klipte, facebook'tan cam açalım mı diyordu ve sonra MSN Messenger 7.0 kullanarak cam açıyorlardı.

AL BENİ KIYAMAM SENİ
Al beni tamam da, "Kıyamam seni" nedir? Ordaki kıyamadığı şeyin, ismin -e hali olması gerekmez mi? Yani "Kıyamam sana" olması gerekmez mi? Bence öyle olması gerekir. Bunun ne olduğunu gerçekten anlamış değilim, eğer bilen varsa ciddi anlamda beni aydınlatmalı. Zaten yeni nesil çocuklar bu şarkıyı duyduklarında, çikolata olan "Albeni"nin şarkısı sanma ihtimalleri bile var yani, öyle bir ülkede yaşıyoruz.

ELİNE BELİNE CEBİNE KONDOM
Şimdi bu şarkı zaten adından dolayı çok tartışılmıştı. Hatta bazılarımıza, prezervatife, kondom da dendiğini öğretmişti. Ama kondomu muhafaza etmemiz gereken yerler biraz değişik aktarılmış. Ben bir kısmını anlayamadım nedense. Cep tamam, cebine kondom koyabilirsin. Yani cüzdana koyarsın aslında ama, o cüzdan cebe girecek bi şekilde, kısmen cebine koymuş olacaksın yani. Ama el? Zaten el ve kondom deyince direk fesat şeyler geliyor aklınıza yapmayın! Ne yapmayın lan, konu kondom zaten, fesatlaşacağız tabi, nihahaha. Yani diyor ki, Elizabeth ya da Elenor yengeyle takılırken de, kondom kullan. Hani elin pistir, AIDS olmasa da, grip falan olur çükünüz, aman yani dikkat edin. Şimdi esas noktaya geliyoruz. Beline Kondom! Komple boydan giyilen kondom çıktı da benim mi haberim yok lan? Beline neden kondom arkadaşım! Beline kuvvet olması lazım, kondom değil. Yani zaten insan fiziği gereği, bele kondom giymek, imkansızdan da öte bişey.

Patatesi önce yer, sonra kızartırım ulan! Benim kafamı bozmayın.

Eylül 09, 2011

Scorpius Familious Tarantulaus

Bunun annesinin tarantulayla veya herhangi bir kıllı böcükle çiftleştiğini ve üstünde kılları olduğunu düşün, o zaman ne tür bir yaratıkla karşılaştığımı sen de anlayacaksın dostum.


Merhaba canlar.

Tatilden döndük ettik de, boş dönmedik heralde. Blogu takip edenlerin bildiği gibi, Şile'ye bir önceki gidişimde deniz şortumda akrep çıkmıştı. Ben de bununla ilgili "Tatil Günlükleri" adı altında bir yazı yazmıştım. Kurgulamıştım falan böyle. Okumadıysan önce onu okuyup da, sonra bu yazıyı okursan, daha güzel olabilir. Onun için link vereyim hatta; ahan da Tatil Günlükleri Vol.2 (Akrep)

Heh okuduysan tamam, şimdi diğer hikayeye geçebilirim. Bayram tatili, ağustos ayının sonlarına geldiği için, deniz bayağı bir soğumuştu. Yani bi Baltık Denizi değildi elbet. Fakat takdir edersiniz ki, temmuza göre soğuktu. O yüzden, Bayram Tatili'nde, çok fazla bir deniz aktivitemiz, olamayacaktı. Bir gün dedik, bu sefer gidelim falan diye. Haydi gidelim.

Geçen sefer şorttan akrep çıkınca, iyice kıllanmaya başladım ben tabi. Ne giyecek olsam, önce içine bakıyorum. Zaten evde tek kaldığım günlerde, yani ailem bana katılmadan önce, evde ışık açmadan yürürken, ezerek öldürdüğüm canlı eşek arısı ve eşofmanımı çıkardığımda, içinden düşen topitop şeker büyüklüğündeki böcek beni kıllandırmaya başlamıştı. Köy yerinde kime anlatsam, "Onlar insan kokusuna geliyor çociğim." dedi, sustum.

Dağılmasın konu, denize gideceğiz. Banyodan çıktım. Banyonun kapısının hemen yanında, eski çamaşır makinesi duruyor. Hani şu merdaneli olanlardan. Ağzı açık böyle yukarıdan atıyorsun çamaşırı falan. O kadar eski. Neden atmadılarsa, bilemiyorum artık. Neyse orada duruyor, üstünde de şortum var. Şortumu alıp, küçük antreyi geçip odama gideceğim ve giyeceğim. Annem, kuzenim falan da, benim odamın yanındaki odanın kapısındalar, tam balkona doğru gidecekler. Dedim ki, "Şştt, anneee, şunu bi salliyim de içinde yine akrep falan varsa düşsün, eheheheh". Ardından da salladım şöyle iki kere. "Ananı s*kiim bu ne ulaaaan" dedim. Bak, abi bak, olayı kurgulasam, hani bak böyle şey edelim, şaka yaparız, blogluk konu çıkar falan filan diye türlü türlü şeyler bulunur yazılır. Ama abi valla kurgu falan değil yahu, havada durmasam da, bir sürü şahidim var yani.

O şortu salladım ve içinden 2 tane akrep düştü. 2! İKİ, abi İKİ(2) tane. Bitanesi tamam, küçük, korkulacak bir şey yok. Ama abi, diğerini görmen lazımdı ya, böyle kuyruğu hariç, orta parmak kadar uzun, oldukça geniş falandı. Ve en garipsediğim şey, annesi tarantulayla mı yatmış bilmem ama, üstü böyle kıllı gibiydi, tüyler vardı üzerinde ya. Sonra hakladım tabi, boku çıktı.

Şimdi "Ya şortu giyseydim" kısmına girmek istemiyorum hiç. Çünkü bu sefer bariz içindeydi abi ya, bariz içinden düştüler yani. Bi de şortu sallamamın sebebi, tamamen şakaydı. Çünkü aynı olayın tekrarlanacağına ihtimal vermezdim. Eğer annemler orda olmasaydı, yani şaka yapabilecek kimse olmasaydı, ben o şortu sallamadan direk giyecektim çıplak vücudun üstüne.

Bu olay da yaşandıktan sonra, neredeyse psikolojim bozuldu. O günden sonra pantolon giyerken bile iki saat, tersini çevirip falan baktım. Hatta korkudan öldüğüm anlar oldu. Nasıl mı? Kot pantolonu giyiyorum moruk, giyerken bacağımdaki kılların birine takılıyor ve o kılı çekip koparıyor, e acıyor haliyle. "Ananııı" diyor ve hemen pantolonu çıkarıp, olduğum yerde zıplıyorum, pantolonu atıyorum uzaklara, sonra yavaşça temkinli bir şekilde pantolona yaklaşıyor, sanki çok iğrenç birşeymiş gibi, onu iki parmağımla tutup sallıyorum, bir yerden sonra film kopuyor ve iki elimle tutup çılgınlar gibi silkelerken, "Düş ulan *rospu çocuğu, düş, soktun bacağımı zaten, nerdesin göt" gibi haykırışlardan sonra, içinde birşey olmadığını farkedip, seviniyorum. Abi, yaşadığım kafaya bakar mısın? Korkunun yaptığı kafa, her alkolden ya da kafa yapıcı herşeyden daha fena. Çok korktum ya çok.

Patatesi akrep soksa da bişey olmaz, çürür en fazla.

Eylül 08, 2011

Neyim Ulan Ben?

Selam dostlarım, ben geldim.

Güzel, keyifli ve kafası güzel bir bayram tatilinin ardından aranızdayım. Aslında pazar günü gelmiştim, fakat turistler bitmek bilmediği için, daha yeni yazı yazabilecek boş zamanı yakalayabildim.

Tatil çok güzel bitti. Son gece, en kralından bir veda gecesi yaptık. Okurlarımla paylaşmak istemesemde, sosyal ortamlarda göbek atarken çekilmiş fotoğraflarımı görüp şok olmamaları için, paylaşmak zorundayım. Başkasından duyacağına, benden duy klişesi işte. Efendim, damat halayından, apaçi dansına kadar tüm dans faaliyetlerinde boy gösterdim. Pişman değilim aslında, tepinmek falan iyi geldi. Alkolünde etkisiyle tabi. Koklasam yarıyor arkadaş, ben napiyim yani.

Neyse işte, yazacağım konu bu değil tabi. Sıkıcı hayat hikayelerimle siz sevgili okurlarımı da sıkmak istemem. Benim hayatımı neden okumak zorunda olasınız ki? Şaka lan, bu blogu takip ediyosan, yeri geldiğinde benle ilgili şeyler de okuyacaksınız malesef. Aynen birazdan olacağı gibi. Ama merak etmeyin, şöyle oynadık, böyle zıpladık falan değil. Başka bi konu.

Efendim, insan kendini merak eder, tanımak ister. Çoğu kişi de, kendini tam olarak tanımaz. Bunu nerden anlarız? Hatalarını ya da kusurlarını falan yüzüne söylediğimizde, şaşırırlar çünkü. Mesela bana biri "Götün büyük lan" deyince, çok şaşırıyorum. Sanki bundan hiç haberim yokmuş gibi "Valla mı lan, yemin et" falan diyorum yani. Demek ki neymiş, dışarıdan bakıldığından götüm büyük gözüküyormuş. Ki bu doğru bişey.

Fakat dostlar, benim merak ettiğim, dışardan bakıldığında acaba nasıl bir insan izlemini veriyorum. Hani bazen sokakta birini görür yolunu değiştirirsin. O kişinin dış görünüşü seni tedirgin eder falan. Ama belki de o normalde, mükemmel bir insandır, ama dışardan farklı görünüyordur. Bu konu benim yıllardır en merak ettiğim konulardan biri. Üstüne üstlük, bu merakım yıllardır daha da artarak devam ediyor. Çünkü, son 3 yıl içinde falan değişimin alasını yaşadım. O yüzden ne bileyim, merak ediyorum dışarıdan bakınca, ne düşünüyor millet diye.

Bebeklerin ne düşündüğü belli. Beni gören, genelde ağlıyor. Çok nadirdir bir bebeğin bana gülücükler saçıp, kucağıma gelip 5 dakikadan fazla durması. Ama bebekler, salak oldukları için, bebekler bu konunun dışında. Bebekleri bu sınıflandırmaya neden soktum ben de bilmiyorum. Geçelim.

Size sorayım dostlar, kötü gibi mi duruyorum, iyi gibi mi? Ezik miyim yoksa? Şimdi 3 farklı resim ekleyeceğim. Bunlarla ilgili yorumlarınızı bekleyeceğim. Ama yorum yapın lan, yorum yapmadan geçmeyin. Bak ne zamandır yazamıyorum zaten, özledim bu işleri. Hadi göreyim sizi. Gelsin resimler.

Masum?
Seksi?
Tinerci?  
Patates çok tozlu ya.