Temmuz 28, 2011

Amy Gider, Adı Bile Kalmaz...

Mağarada yaşayanlar varsa diye söylüyorum, bilindiği gibi Amy Winehouse, hayatını kaybetti. Muhtemelen uyuşturucudan dolayı geldi bu ölüm. Tamam çok iyi bir sesti belki, çok büyük bir fanı değildim buna rağmen. Fanı bile değildim hatta. Hiç hatırlamıyorum "Hayde bugün Amy Winehouse" dinleyeyim dediğimi. Ama müzisyen olarak, çok kaliteli bir sese sahip birisinin ölmesine üzüldüm yine de. Ama müzisyen olmayan yanım üzülmedi. Çünkü bir insan hayatını uyuşturucu yüzünden kaybediyorsa, ben buna üzülmem. Yeşilaycı değilim ama, üzülmem. Su testisi su yolunda görüşünü savunmuyorum tabi, yanlış anlaşılmak istemem. Ki zaten bir çok yerde yazıldı çizildi, işte neymiş efendim, Amy zaten ölmek istiyormuş, ölmek ona huzur vermiştir falan filan diye. Bunlar beni ilgilendirmiyor.

Beni ilgilendiren şey, bu olaydan bile mizah malzemesi çıkartmamızı sağlayabilecek gerizekalılar, özentiler, mallar. Daha önce "Ünlülerin öldükten sonra kıymete binmesi" üzerine bir çok şey yazdığıma eminim. Barış Akarsu'da aynı şey yapıldı. Michael Jackson'da hele. Herkes bir anda MJ dansı yapmaya başladı. Defne Joy zaten acayip bi olaydı, ona girmeyeceğim hiç. Ama abi, insaf ya, Kıvırcık Ali öldüğünde, Kıvırcık Ali videosu paylaşan bile gördüm ben ya. Ulan, adam ölene kadar neredeydiniz? Sinirlendirmeyin lan beni! Not : Kıvırcık Ali keldi. 

Şimdi işin asıl komikli mi desem, trajedik mi desem bilemediğim kısmı geliyor. Trajikomik diyeyim tam olsun. İnsan bu kadar gösteriş meraklısı olamaz abi ya. Yani illa Amy öldü diye, bir harekette bulunman mı gerekiyor? Sen bari bir şey paylaşma onla ilgili. Hayır, paylaşacaksan da, doğru düzgün paylaş. Sizlere yuh dedirtecek o kareyi paylaşıyor ve susuyorum.


Patates, Eren Yüksek'e, fotoğrafı paylaştığından ötürü çok teşekkür eder.

Temmuz 26, 2011

Patates'i Açıklıyorum !

Şu patatese kendi suratımı koymak için ne kadar uğraştığımı bilsen var ya. Off yani. Resimlerle oynama yeteneği Paint ve Picasa'dan ibaret olan ben, bunu nasıl da yaptım, hiç sorma yani. 1000 izleyici getirsen bloguma, yine de hakkımı ödeyemezsin dostum. 

Dostlar merhaba. Sonunda bir çoğunuzun merak ettiği an geldi, Patates'i açıklıyorum. Tüm izleyicilerim merak etmese de, büyük bir kesim var Patates'in ne olduğunu merak eden. Tabi bunu anlayanlar da var. Ancak şimdiden söyleyeyim, beklentilerinizi öyle yüksek tutmayın. Yani, bu Patates yeni bir yıldız, yeni bir icon değil. Altı üstü bir Patates yani. Beklentilerinizi düşürün ve Patates'in ne olduğunu öğrenecek olmanın tadına varın!

Şimdi ben Patates'i çok severim, her türlü Patates yemeğini yerim, hem de severek yerim yani. Bir tutkudur Patates benim için. "Sktir ulan böyle açıklama mı olur" demeyin, şaka bu. Patates'i severim ama, her blogun sonunda Patates'le ilgili bir cümle yazmamın sebebi bu değil.

Bak adı üstünde, her yazının altında var. İnsanlar yazdıkları yazının kendilerine ait olduğunu belli etmek için, ya da yaptıkları bir bestenin kendilerinin olduğunu anlatmak için onun altına ne yaparlar. Futbolda kalıplaşan bir söz bile vardır "Mükemmel bir gole  imza attı." Evet insanlar kendilerine ait şeylerin altına imza atarlar. Patates de bir imza, benim imzam Patates yani. Yani şöyle her yazının altına "Saygılar", "Sevgiler", "Sercan G." yazmak yerine, daha orijinal ve daha eğlenceli bir imzam olsun istedim.

Tabi bu Patates'in bir çıkış hikayesi var. Sonuçta gökten vahiy inmedi. Ama söylüyorum tekrar, yine öyle ekstrem bir hikaye beklemeyin. İşte ne biliyim, "Patates bir gece rüyama girdi. Soyundu ve bana bir kalem verdi. Üzerime imza at dedi. Attım ama kalem yazmıyordu. Bak olmuyor işte, bundan sonra imza olarak beni kullanacaksın dedi" Böyle bişey yok. Zaten bu saçmalıktan sonra beklentileriniz %3'ün altına düştü. Şimdi anlatabilirim.

Efendim yazılarımı yazarken, asıl konuya girmek için uzuun uzuuun girişler yapmayı severim. Hatta bu girişleri yaparken, konu uzar da uzaar ve ne anlatacağımı bile unutabilirim. İşte aynen böyle olduğu gibi ama bu uzun bile değil. Neyse uzatmıyorum. İşte bu girişleri uzatmayı ne kadar seviyorsam, yazıların bitişlerini uzatmaktan da o kadar nefret ediyorum. Bir anda bitiriyordum yazılarımı. Sonra bir gün, "Pat" diye bitiriyorum dedim ve alta Pat yazdım. Bir süre böyle yazdıktan sonra, "Pat" gözüme çok boş gelmeye başladı. "Patates" yaptım onu. Sonra o da gözüme eksik geldi ve Patates'in hikayesi başladı. O günden sonra, her yazımın altına -unuttuklarım olabilir belki, bilmiyorum- Patates'le ilgili bir şeyler yazdım. Bazen yazdığım yazının formatına uygun oldu, bazen de alakasız oldu. Ama şunu iddaa ediyorum, çoğu zaman komik oldu. Yani yazdığım yazıya gülmeyenler, ona güldüler hep. O yüzden mutluyum, Patates'i seviyorum.

Patates deşifre oldu.

Temmuz 25, 2011

Bu Bir Reklamdır


Merhaba sevgili blog izleyicileri,ben edibüd değilim öncelikle onu belirteyim.
Ama korkmayın,çalmadım çok sevgili edibüdünüzün blogunu.
Ben kim miyim? Ben Nil'im :) yani, dedigimodurki.blogspot.com
Kendimin reklamını yapmak üzereyim,hatta başlıyorum.
Efendim,şimdi kendimi övmeyi sevmem ama , yazdığım yazılardan mutluluk duyduğum ve okuyucularımın da mutluluk duyduğunu tahmin ettiğim bir blogum var.
Siz de bir göz atmak ister misiniz ?
İstersiniz tabi,hadi bir bakın bakalım.Sevmezseniz kalmazsınız,zorlama yok.
Dört aydır blog bizim işimiz.Avcılar-İstanbul :P
Şimdi ayıptır söylemesi canım arkadaşcığım Sercan'ı da üttüm bu konuda :)
Yok yok şaka.Kimim ki olum ben.Üstad o :)

Zaten şimdi de edibüd ile oturmuş müdavimi olduğumuz cafede buzlaşlarımızı yudumlayıp,djarumumuzu içip blog yazıyoruz :) Değmeyin keyfimize :)
Sizlere bol selamlar iletiyorum ondan :D Haydi iyi okumalar,keyifli yazışlar :)


Patatesimizi de bir güzel Kestik yiyoruz ! ;)

Tatil Günlükleri Vol.3 (Amele Yanığından Kaçarken...)

Merhaba canlar, yine ben, yine tatil. Amacım "Bakın ben tatil yaptım pis fakirler, çatlayın." diye tatil yaptığımı gözünüze sokmak değil. Sadece orada oldukça malzeme biriktirdim, o yüzden böyle sürekli yazabiliyorum. Bugünkü konumuz amele yanığıyla ilgili. Neden amele yanığı denir abi ona? Çünkü inşaat ameleleri, güneşin altında çalışa çalışa, üzerlerindeki sıfır kollu tişörtün izi üzlerinde kalır. Tişört yokken bile varmış gibi durur üstlerinde. O yüzden amele yanığı. Ama acımasız bir isim bence. Yani bölgesel bronzlaşmış bir insana çat diye "AMELE" damgası vurmaya hiç gerek yok. Bak benim verdiğim isim daha güzel oldu : BÖLGESEL BRONZLAŞMIŞ. Çok havalı değil mi ya? İki tanımı karşılaştıralım hemen :


-Ya abına koyim, amele yanığı olmuşum, kollarıma bak. 

Bakar mısın şuna ne kadar çirkin. Ama öteki türlü :


-Ay şekerim bak bölgesel bronzlaşmışım, yakışmış mı? Bikini izini görüyor musun, ne kadar seksi?

Bak ne kadar hoş. Havası var bikere abi. YANIK değil o, BRONZLAŞMA.

Aslında anlatmak istediğim konu başkaydı ama, tanımı yapayım derken kaptırdım yine kendimi. Konuya ufak ufak gireyim. Şimdi bölgesel bronzlaşma yaşamak istemeyen insanlar vardır. daha doğrusu kimse bunu yaşamak istemez. Amaan, amele yanığı dicem. Öteki çok kasıntı oluyor demicem öyle düşünme, bu olayda bahsedeceğim kişi böyle entel, böyle güzel bir tanımı haketmiyor. Ona amele yanığı mübahtır!

Bir adet hatun. Amele yanığı olmak istemediği her halinden belli. Yani gören öyle sanıyor ama, onun asıl amacı farklıydı, buna eminim. "Ay bikini izi olmasın, omuzlar komple yansın" diye düşünerek, bikinisinin üstünün, böyle boynundan bağlanan yerini çözdü indirdi orayı. Yarı üstsüz gibi oldu yani. Neyse konumuz bu değil. "Karı kız mı kestin orda" demeyin şimdi, malzeme arıyordum. Herneyse, çözdü abi oradaki ipi. Ben de içten içe diyorum bak, ne kadar cesur, amele yanığı olmamak adına, çözdü bikiniyi öyle yatıyor herkesin ortasında falan diye. Sonra bir hareketlenme oldu hatunda. Bir eliyle bikininin üzerini tutuyor göğüs frikiği vermemek için, diğer eliyle de çantasından bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. Sonunda çıkardı. Bir adet telefon, modelini bilmem ama bayaa bir büyük telefondu. Bir de kulaklık çıkardı. Kulaklık da DJ kulaklığı, kocaman böyle. Kalın kablolu falan böyle. Lan dedim, DJ heralde bu, cesurluk da oradan geliyor, özgüven falan filan, ne alakası varsa. Kız kulaklığı telefona bağladı, taktı kulağına, telefonu koydu göbeğinin üzerine, yattı tekrar güneşlenmek üzere.

Bak şimdi. Amele yanığı olmasın diye bikininin üzerini çözüyor, ama telefonu göbeğine koyuyor, kulaklığın kabloları zaten bikininin iplerinden daha kalın. Kablolarda göğüs hizasından geçip, boynunu takip ederek, kulağına ulaşıyor. Olaya bakar mısın abi? O telefon şeffaf mı ulan? En azından boynunda iz olunca, ha diyolar bak bikini izi. Ama göbeğinin orta yerindeki kocaman dikdörtgeni nasıl açıklayacaksın? Böyle bir rezillik olur mu? Abi çok komikti ya, o manzarayı görmeliydiniz. Şimdi burda amaç " stealing the show " besbelli. Çünkü yanlarında hepsi kızlardan oluşan 8-10 kişilik bir grup var. Ama oradaki kızlar daha naif tabi. Ama tüm aç kurtlar o tarafı kesiyor. O da düşündü, yeter ulan, şimdi bişey yapıcam göreceksiniz diyerekten çözdü bikininin üzerini. Yani buradaki olay kesinlikle amele yanığı olmamaya çalışmak değil, kendini sergilemekti. Burada 10 yaşında çocuk yok, kimi kandırıyorsun sen güzelim.


NOT : Sonrasında bu kız, yanına giden çocukları kovdu. Yok valla ben değilim, öyle alışkanlıklarım yoktur. İlişkisine sadık bi adamım ben akıllı olun.

Patatesi soydum güneşlensin diye, bıçak körelmiş, bazı yerlerini soyamamışım, bölgesel bronzlaşmış kankam.

Temmuz 24, 2011

Tatil Günlükleri Vol.2 (Akrep)

Şunu görünce bile tüylerim diken diken oluyor, götümde olduğunu düşünmek bile istemiyorum.
Tatil maceralarına devam ediyoruz, ama tüm hızıyla değil. Gayet ağırdan alıyorum. Bu yazıyı yazmaya başladığım saatle bitirdiğim saati görebilsen mesela, ne kadar ağırdan aldığımı anlayabilirdin bence.

Neyse dostlar, bir önceki yazı, haşerelerle ilgiliydi. Bu da öyle sayılır. Akrep de haşere olarak görülebilir. Ama burada akreple birebir yaşadığımız şeyler olduğu için, -tıpkı önceki yazıdaki çekirge gibi-, ayrı bir entry'yi hakediyor akrep.

Denize gideceğiz. Banyoya girdim, deniz şortumu giydim.Tişörtüm üzerimdeydi zaten, bel çantama cüzdandı telefondu kulaklıktı falan koyarak belime taktım. Havlumu çantaya koysun diye kardeşime verdim. Evden çıkmak yerine, salona bir gireyim de ananeme bakayım dedim. Baktım da, tam çıkıyordum. Arkamı döndüm, bir adım attım ki,
Ananem "Dur kıpırdamaa!" diye bağırdı.
-Ne oldu anane, neden kıpırdamiyiiim?
+AKREP VAR ARKANDA.
-Ne! Ne akrebi, nerde, büyük mü, küçük mü, sokar mı?
+SUSS, SUS DA ŞORTUNU ÇIKAAAR.
-Çıkaramam anane, içimde bir şey yok! Elindeki şapşapla (sinek öldüren şey varya şap diye vuruyon) vur, düşsün yeree.

Derken o panik haliyle vurdu ve akrep yere düştü. Ben şimdi sanıyodum ki, küçük akrep falandır. Yani evde arada duvarlarda görüyoduk, böle daha küçücük, şeffaf, daha rengi oturmamış falan. Büyümesin diye öldürüyorduk tabi ama, şortumdan düşen akrebi görmeliydiniz. Bildiğin simsiyah akrepti. Zehirli midir, değil midir, orasını bilemem, şeceresine bakmıyorum, böcek uzmanı da değilim. Akrep bir böcek midir, ondan bile emin değilim. Neyse, çeşitli söylentiler çıktı tabi. Soksa hemen ölürdün, soksa sadece şişerdi, soksa çok hoşuna giderdi, hele götünü soksa varya of, ölürdün zevkten gibi, çirkin şakalar falan yapıldı. Ama şimdi ciddi olarak soruyorum :

Diyelim ki, götümde duran o akrep, şortun dışında değil de içinde olsaydı. Ve yanlışlıkla, insanlık hali ya, şortu ters giyseydim ve akrep pipimi soksaydı. Bak o kıskacıyla sıksaydı demiyorum, götündeki bu uzun zehirli şeyle soksaydı. Ne olacaktı? Ne olacaktı gençliğim, ne olacaktı hayallerim!? Zehri kim alacaktı peki? Bilirsin zehirli bir hayvan bir yeri soktuğu zaman oradan zehrin alınması lazım. Emerek alınıyor o zehir. Ya pipimi soksaydı. Kim alacaktı zehri? Gülmeyin lan, erotik çağrışım yapsın diye söylemiyorum. Hani derler tıpta utanma yoktur, sağlık giderse utanma kalmaz falan filan diye. Bence öyle bir durumda herşey yalan olur. Çünkü kimse kimsenin pipisini emmek istemez, meraklısı değilse.

Bu da böyle bir anımdı işte.

Götü başı kurtardık. Ama burada asıl nokta, akrebi ananemin görmesiydi. Bir kaç sene öncesine kadar, katarakt matarakt alayına gidiyordu. Çeşit çeşit gözlükler, yakın gözlük, uzak gözlük, az yakın gözlük, uzaktan biraz daha yakın gibi olan gözlük falan derken ev gözlükçü dükkanı gibiydi. Onların dışında evdeki herkesin bir adet, dinlendirici olsun, kitap okumak için olsun falan gözlüğü vardı (Evet çok entel aileyiz, herkes kitap okur.).
Ama tüm bu gözlüklere rağmen ananemin dilinden şu cümle eksilmezdi : "Gözüm seçmiyo çociiim!"

Sonra abi, bir ameliyat oldu ananem, katarakttı perdeydi, gözün çizilmesiydi falan. Bu kadar saydığıma bakma, yarım saat sürdü operasyon. Sonra bir geldi eve. Aman Allah'ım, Ananem Medusa olmuş, baktığını taş ediyor. Şaka şaka yok öyle bir şey. Ama gözleri çok iyi görmeye başladı abi. Televizyonu gözlüksüz izlemeler, takvimden namaz saatlerine kendi başına bakmalar falan. İşte akrebi de bu yüzden görebildi. O yüzden ananeme alkış. Bu yazıyı okuyabiliyorsanız şuan, ananem sayesindedir. En güncel fotosunu da paylaşayım sizlerle.

Ananem ve kırmızı şapşapı
Patatesi soydum, sevgilim kıskandı.

Temmuz 22, 2011

Tatil Günlükleri Vol. 1 (Haşerelerle Uyanmak)

Çekirge
Anlaşılacağı gibi tatilden döndüm dostlarım ve yazacak bir şeyler biriktirdim. Az çok hepsi geçirdiğim tatille alakalı olduğundan vol-vol ilerleyeceğim. Direkt olarak giriyorum konuya.

Efendim, Şile'ye bağlı güzel köyüm İmrenli'de tatil bir başka oluyor. Gerek oradaki 20 yıllık arkadaşlar, gerek havası, gerek yeşili, gerek de 2 km uzaklıktaki iki ayrı koyuyla, tatili masrafsız ve muhteşem yapıyor. Amma velâkin, bir gerçek var ki, orası bir köy. Yani börtüsü böceği çok oluyor, bu da insanı tedirgin ediyor oldukça.

Eşek arıları var ama daha çok at gibiler. Küçükken bir defasında, ensemden tişörtümün içine düşmüştü. O travmayla, hep korkar oldum onlardan, hep ödüm koptu. Zaten dozzzzzzzz diye bir ses çıkarıp öyle bir geliyorlar ki, sıkıyorsa tırsma. Sıcak havada, arka balkona yatmışım, püfür püfür esiyor, keyif tavan yapmış. Derken bir anda, "dozzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz" diye gelip etrafımda dönmeye başlıyor ben güneş o da dünyaymış gibi. Ama kendi etrafında dönmüyor, yoksa başı döner, sersemler. Ekspeliyaamus!

Çekirgeler. Küçükken onlarla çok içli dışlıydım. Kendi yaptığımız küçük oltalarla dereye balık tutmaya gittiğimiz zamanlarda, bir kibrit kutusunun içine, bol miktarda çekirge yakalayıp koyardım. At-çek yapardım sonra. Balıklar çok severlerdi çekirgeyi, belki hala severler, belki de hiç sevmediler, bilmiyorum. Geçtiğimiz tatil günlerinin birinde, sabah, yani öğlen gibi, uyandım, gözlerimi bir açtım yastığımda bir adet çekirge var! Sigarasını yakmış, vakumlarcasına aldığı dumandan sonra, haşin gözlerle bana bakarak "Çok iyiydin bebeğim." dedi. Demediyse de, ben onu anladım. Çünkü gece daha yatmadan, film izlerken, vücudumun orasına burasına hop hop atladı durdu, parmağımla vurdum, yine geldi. Sabah da yastığımda onunla uyandım. Bunun başka açıklaması olamaz. Kahverengi çekirge ile bir günah gecesi yaşamışız, çok belli.

Karasinekleri söylemiyorum bile. Yapışkan gibi ibneler. Birini kovuyorsun diğeri konuyor. Hele bir de üzerine kola dökülmüşse sıçtın. Nereden mi biliyorum? Üzerime kola döküldü. Başta aldırmadım ama sonra ağlamak istedim, anladın mı ha, ağlamak istedim!

Sivrisinekler ise eğlenceli yaratıklar. Her gece bir parti, ortamdan ortama akıyorlar. O partilerden biri benim ayağımda, 2 santimetrekarelik bir alanda yapıldı. Gece bildiğin takılmışlar. Takılmışlar diyorum, çünkü bir kişi olamaz bunu yapan. Bir sivrisinek, insanın 12 yerinden kan emerse, patlar. Demek ki bir grup olayı söz konusu. Geçen sene de sırtımda takılmışlardı.

Neyse bu kadar.

Patatesi soydum, baş ucuma koydum, utandı.

Temmuz 10, 2011

Yürüyememememememememe

Like a human.
"Bir Sercan vardı eskiden, blog yazardı bazen. Acaba öldü mü?" diye düşünebilirsiniz şu an. Ama bir blog istediği kadar aktif olsun, blog sahibi daha aktifleşirse, o blog pasifleşir. Yani blogun çok aktif olması için, benim çok pasif olmam gerekiyor. Ama tatile çıkıp, ardından tatili yarıda kesip dönüp, koskoca operasyonda süpervayzır olarak çalışınca, blog, aklıma gelecek şeylerden olmuyor. Blogdan önce düşündüğüm şeyler ne mi? Uyku, yemek, uyku, para, uyku, burada olmayan annem, uyku, sevgilim, akşama ne pişirsem vs. Gördüğün gibi kafamı meşgul eden birincil şeyler arasında blog yok. Ama işim biraz rahatladı, dedim bir yoklayayım alem ne alemde. Ne güzel oldu lan, alem ne alemde. Neyse. Bugün gözlemlediğim ve beni neredeyse kısır bırakacak olaydan bahsedeyim.

İnsanlar yürür. Çok sıradan bir bilgi değil mi? Değil kardeşim, bazı insanlar yürümez, (Burada başka bi fiili olumlu olarak kullanmam lazımdı ama, bir isim koyamadım.) yürümez yani, öyle. Şimdi biraz yakınacağım.

İnsan yürürken, istemsiz bir şekilde kollarını, ayaklarıyla ters bir kombinasyon oluşturacak şekilde sallar. Ama isterse sallamaz. Yani istemli bişeyler de olabilir. Sallamicam derse sallamayabilir. Hani bu, göz kapağının istemsiz kapanması gibi değil. Ona da engel olursun ama, bi yerden sonra gözün kurur, mal gibi kör olursun, gerek yok hiç. Neyse bazı insanlar eline koluna hakim olmuyor yürürken.

Geçen bi adam, metrobüsün üst geçidinde yürüyor. Yürüdüğün alan sınırlı be adam, elini kolunu ne sallarsın o kadar? Bir de normal, istemsiz sallama gibi de değil bu. Sağ elinde telefon, koymuş kulağına, sol elini de böyle yanında geçene çarpacak şekilde, zenci pipisi gibi sallayarak yürüyor. Yanından geçen de panik oluyor. Şimdi zenci pipisi dedim diye mazur görün beni, ama hızlı ve hacimli sallanan bir kol, başka bir şeye benzetilemez. Bi de pipi demişken, o el tam da yanından geçen insanların genital bölgesinin hizasında sallanıyor. Yani geçerken o el, tam oraya çarpıyor ve emin olun çok acıyor. Nereden mi biliyorum? Çünkü geçen gün aynısı oldu ve o el orama geldi!

Patates çok ağladı.

Temmuz 09, 2011

Pastoral Hikâye


Geçenlerde mini bir tatil işin Şile'ye gittiydim. Bu hikayeyi de orada yazdım. Sevgiler.

*************************************

Yorganların arasında kurulmuş yuvalarında, mutlu mesut yaşıyorlardı. O yorganların kokusu, adeta yalnızlık ve terk edilmişliğin kokusuydu. Umarsızca, ortalığa sıçıyorlar, her yeri bok ediyorlar ve buldukları her şeyi yemeye çalışıyor, adeta kemiriyorlardı. Bu mutlu hayat hiç bitmeyecek gibiydi.

Maalesef, o kötü gün gelmişti. O çok gürültü çıkaran, geldiklerinde 1 ay boyunca gitmeyen yaratıklar gelmişlerdi yine. Evet, bu insanoğluydu. Yine her yeri pırıl pırıl temizleyecekler ve onları kovacaklardı, belki de öldüreceklerdi. Ayak sesleri git gide onlara yaklaşıyor, insanların kokusu git gide belirginleşiyordu. O an geldi ve yeşil gözlü dişil bir insan yuvanın çatısı olan yorganı kaldırdı ve onları gördüğünde bastı çığlığı. Biz de bunun verdiği panikle, hanımla beraber koşmaya başladık. Derken baldız ve enişte de bize katıldı. Kaçtık kaçtık ve bulduğumuz ilk deliğe girerek oradan uzaklaştık. Daha tüyü bitmemiş yavrularımızı orada bırakmıştık. Sonra duyduk ki, bizi kaçıran insanın annesi, yavrularımızı elektrikli süpürgeyle çekerek çöpe atmış. Bir rüya daha bitmiş, bir evimiz daha, kaçak olduğu için yıkılmış dağılmıştı. İyi ki, her yeri kemirip, mahvedip, tüm ortalığa sıçmışız. Bu bizden aldığınız eve ve yavrularımıza diyet olsun!

İlham Kaynağı : Yılda sadece 1-2 ayımızı geçirdiğimiz Şile’nin İmrenli Köyü’ndeki evimize girip, yorganların arasına yuva yaparak yavrulayan farelere ve onların şehit düşen yavrularına ithaf edilmiştir.
Çığlık Atan Yeşil Gözlü Dişil İnsan : Annem
Yavruları Elektrikli Süpürgeye Çeken İnsan : Ananem.