Haziran 26, 2011

Gençlik mi, S♥ktir Et...


Gençlik, gençlik. Ne güzel kelime değil mi? Genç olma durumu, insanların ömürlerinin en güzel evresi. Tabi kime göre? Kulağa hoş geliyor olabilir gençlik kelimesi, fakat, benim şahsi olarak hoşuma gitmeyen bazı şeyler var, var ki, oturmuşum buraya yazıyorum.

Şimdi bazı insanlar gençliklerini özler. Kimileri bu özlemlerini gidermek için, gençlerin yanında durmak isterler hep, onların muhabbetlerini dinlerler. Ama ben geçen gün farkettim ki, dinlenecek falan hiçbir şey kalmamış.

John C. Parkin'in "S*ktir Et" adlı kitabına başladıktan sonra, pek bir vaktim olmamıştı onu okumak ve olaylara "S*ktir Et" demek için. O gün, cafeye indim, çok sakindi. Bahçe tarafına oturdum ve içeceğimi söyleyip, kitabımı okumaya başladım. Yaklaşık 100 sayfa okuyana kadar kimse gelmedi. Yani o kadar rahat, o kadar anlayarak okudum ki, kafamda olayı bitirmişim. Kitabın anlattığına göre çevremdeki herşeye "siktir et" diyebilirim. Felsefeyi edinmişim resmen. Zaten kitabın olayı, kişilere değil, olayları siktir etmek. Neyse.

Kitabı okumaya devam ederken, bir grup liseli "genç" geldi. Arkamda kalan 8-10 kişi kapasiteli bölüme oturdular ve sohbet etmeye başladılar. Kızlı erkekli bir grup. Bir yandan okurken, bir yandan da onlara gidiyor kulağım. Bildiğin liseli muhabbetleri, o onlar çıkmış, o onu terketmiş. Alan seçme falan filan muhabbeti yaptıklarına göre, 9. sınıfı bitirmiş, 10. sınıfa geçmiş insanlardır diye tahmin ettim, ki eminim, başka ihtimal yok. O an, onlar konuşurken, aklıma az önce bahsettiğim, gençliğini özleyen insanların, gençlerin muhabbetlerini dinleme, onlara ortak olma istekleri geldi aklıma. Kitap elimde ama onları dinlemeye başladım.

İsteyen istediği gibi konuşur beni ilgilendirmez ama, 15-16 yaşında bir kızın, bir sürü arkadaşının ve cafede başka insanların içinde, sürekli "onun da *mına koycam", "hay s*kiyim ya!", "ananın *mı" gibi kelimeleri söylemesi, çok iğrenç ve itici bir şeymiş gibi geldi bana. İğrendim resmen. Ne olursam olayım, nasıl bir insan olursam olayım, insanların küfredebilme özgürlüğünü savunsam bile, o kızların ağzına hiç yakışmıyordu yani, tam bir rezaletti ve ben saatlerdir okuduğum kitabın, bana hiçbir bok öğretmediğini anlamadım. Çünkü o an, onların küfretmesine "S*ktir Et" diyemedim.

Demek ki büyüklerimiz "Bu gençlik nereye gidiyor?" dediğinde, bunları kastediyorlarmış. Ben de senelerdir şaşırıyordum, neyimiz var lan bizim, ne güzel terbiyeli, saygılı çocuklarız diyordum, ama neler neler varmış. Duyuyordum ama, bu kadar iğrencine ilk kez şahit oldum.

Kitabı kapadım, telefonumu cebime koydum, hesabı ödedim ve eve doğru yola koyuldum.


Patates de yanımdaydı.

Haziran 20, 2011

Facebook Saçmalıkları Vol. 98237498327

Yukarıda gördüğünüz resim, tarafımdan alınmış bir sıkrinşattır. Zaten altında da benim yaptığım yorumu görmeniz mümkündür. Efendim daha önce bu tip yazılar yazmıştım. Bir ünlünün ismi yanlış yazılmıştı ve ona rağmen binlerce kişi "like" yapmıştı sayfayı.(Bkz; Jim Carry) Şimdi burada da bir anket açılmış, Türkiye'ye gelen en iyi futbolcu kimdir falan filan diye. Ama bu konuda anket yapacak birine göre çok az şey biliyormuş arkadaşlar. Alex de Souza ismi dışındaki tüm isimler yanlış.

"GEORGİ HAGİ"
Büyük İ harflerini söylemiyorum bile artık. Alıştık bunlara. Ama kaynaklara bakarsanız, Hagi'nin adı iki şekilde geçiyor. Ben de emin değilim aslında. Ama "George" ya da "Gheorge" olarak geçiyor. Ama kesinlikle Georgi, yani "Corci" değil.


"RİCARDO QUARİSMA"
Büyük "İ"ler. Ayrıca adamın adı Quarisma değil, Quaresma. Karizma kelimesine yakın diye mi Quarisma demişler onu da bilemiyorum. Ama yanlış yani.


"İBRAHİM YATTARA"
Bu adam Türk değil. İbrahim Tatlıses'in "İbrahim"i değil yani. Adamın adı : İbrahima Yattara. Madem anket yapacaksın, önce bi araştır, önce bir adamların adına bak dicem ama, yok arkadaş yok.

Zaten anketi açan sayfa da, Hay-A.q diye bir grup. Gruba tıkladığınızda, grup fotoğrafına baktığınızda, kendilerinin yaptığı böyle yazılı mazılı bir görsel var. Orada da soru ekleri ayrı yazılmamış gayet. Yani bu futbolcu adlarının yanlış ve saçma yazılmasına şaşmamak gerek

İşte bu sayfanın görseli.
NOT : Ayrıca zaten bu anketler çok saçma. İstatistikleri alt üst edip de, Türkiye'deki en iyi yabancı futbolcu olduğunu defalarca kez kanıtlamış bir futbolcu var. Kim olduğunu sormaya gerek bile yok, tabii ki Alex de Souza.

Haziran 15, 2011

Reklamlar

  • Şu reklamlardaki, kafiye olayları çok mal. Bahsettiğim kafiye, Türkçe ve İngilizce kelimelerin kafiye oluşturması. Çok iğrenç oluyor lan. "Maraş Cup, Sen de bir tane kap" diye bir gerçek var şu sıralar TV'lerde dönen. Hoş değil, yapmayın.
  • Ayrıca başka bir iğrençlik. Bebekli reklamlarda, bebeğe dublaj yapmaca olayı. Hem de normal insan sesiyle. Tamam bazı insanlar seslerini böyle bebek gibi falan yapabiliyorlar. Ama bir çoğu, sempatik olacağım derken, gerizekalı gibi oluyor. Bir reklamda bebek kullanmak, bebek seven insanların dikkatini çekmektir değil mi? Peki ya, bebekleri seven insanlar, onların böyle 40 yaşında adam sesiyle konuşmalarını mı seviyor, yoksa o agugugu yapmalarıyla mı? Cevap sizde saklı. Ama çirkin bişey ya, yapmayın bunu da.
  • Havayolu şirketlerine de çok rica edicem, içerisinde "Uçmak" fiili geçen bir slogan kullanmasınlar yahu. "Mutluluktan uçacaksınız!" Mecaz mı yaptın sen şimdi? Tamam ilk bulunduğu zamanlar, ilgi çekici, kreatif birşeydir belki, bilmiyorum, ama şuan hiç hoş değil. Bu fiyatları duyunca mutluluktan uçacakmışız. Mecaz düşünmezsek çok saçma oluyor zaten. "Aa, fiyatlara bak, ben hemen bi New York yapıp geleyim." Amacınız buysa, bırakın bu işi dostlar.
  • Reklamlardan bahsettim hep ama, konu dışı bir tespit daha sunacağım sizlere. İnsanlar, uyuyan başka bir insanı uyandırırken, neden sessizce, fısıldayarak, küçük harfle konuşurlar? Ama şimdi, uyuyan biri uyanmasın diye de, fısıldayarak konuşurlar. Yani bir insan fısıldayarak konuşuyorsa, ya birini uyandırmak istiyordur, ya da biri uyanmasın diye öyle konuşuyordur. Saçma değil mi? Belki, uyuyan kişi sıçrayarak uyanmasın diye fısıldıyordur, ama bağırırsan sıçrar. Normal konuşma sesinle konuşsana kardeşim. Ya da annemin taktiğini deneyebilirsin. Uyuyan kişinin burnunu sık, nefes alamayınca uyanacaktır. Canım annem ya.
Reklamları izlediniz.
Patates sundu.

Haziran 14, 2011

Seçim Yorumu

Geç de olsa geride bıraktığımız seçimle ilgili bişeyler söylemek istiyorum.

  • Seçim arabaları yok olduğu için çok mutluyum. Artık zıplayarak uyanmıyorum.
  • Objektif olmak gerekirse, iktidar ve muhalefet yanlısı arkadaşların, birbirlerine sürekli bişeyler sokup çıkarmasından çok rahatsız oluyorum. Bu yüzden Facebook listemden sildiğim insanlar oldu. Adamlar %50 gibi bi rakamla seçimi kazanmış, daha neyin tartışmasını yapıyor bu insanlar? Yok ülkenin yarısı cahil, koyun, bilgisiz, muhafazakar, bilmem ne. Arkadaşım, koskoca ülkenin yarısının böyle olmasından rahatsızsan, git o zaman başka ülkede yaşa. Millete hakaret etmenin ne bir mantığı, ne de bir yararı var. Sonuçta seçim tekrarlanmayacak, her iki kişiden birinin AKP'ye verdiği oylar iptal de olmayacak. Boşuna gerilim yaratıyorsunuz. AKP yanlısı insanlar da, CHP'lilerle ne diye dalaşıyor? Yani yandaşı olduğun parti, dünyada görülmemiş bir yüzde ile seçim kazanmış, sen sevineceğine, hala gidip milletle kavga ediyorsun, laf saplıyorsun, gerilim yapıyorsun. İktidar ve muhalefet yanlısı farketmez, Facebook ve diğer sosyal paylaşım ağlarında, rengini belli eden insanlara gıcık oluyorum. Arkadaşım olsun olmasın, bu konuda gıcık oluyorum. Birbirinizle dalaşmak yerine, biraz da meclise giren 36 tane bağımsız milletvekilini düşünün. Siz birbirinize düşerken, adamlar yapacaklarını yapacak, haberiniz yok. Kemal Efendiydi, Recep Beydi, Mr. Püskevitti, böyle birbirinizle ortak karılar gibi atışacağınıza, 36 bağımsız milletvekili hakkında ne yapmanız gerektiğini düşünün. 
  • Şu seçim propagandaları. Açılan standlar, basılan broşüler, yapılan şarkılar, sürekli dolaşan otobüsler, asılan bayraklar falanlar filanlar. Bunlara her parti ne kadar masraf yapıyor? Çok. Baya çok. Standlar bedavaya açılmıyor, orada aylarca duran insanlar bedavaya durmuyor. Broşürler bedavaya basılmıyor ve hiçbir işe de yaramıyor. Alan kişi onu aldıktan sonra, en geç 5 dk sonra, çöpe gidiyor. Şarkıları yapan insanlar bunları bedavaya yapıp hediye etmiyor. O otobüsler, kiralanıyor, bedave değil. Su yakmıyorlar ayrıca. Üstelik gün boyunca hiç durmadan aynı yerlerden geçip duruyorlar. Tamamen gereksiz. Bayraklar, bedava değil. Üstelik seçim bittikten sonra da toplanmıyor. Karşı partilerden insanlar onları kesiyor, düşürüyor, yerlerde kalıyor. Boşa para harcama yanında da, çevre kirliliği oluşuyor. Peki şimdi sorarım, oy verdiğiniz partiye, standları temiz, broşürleri renkli ve kuşekağıt, şarkıları güzel, otobüsleri son model, bayrakları kaliteli falan diye oy veren oldu mu? Yani bu şeyler olmasa, insanlar kime oy vereceklerini bilmiyolar mı? Mitingler yapılıyor, Kılıçdaroğlu kendi ağzıyla söyledi 81 ile gittim diye. Buralara bedavaya mı gitti? Peki CHP'ye oy verenler, sadece mitinge gidenler mi? Yani şehirlerine mitinge geldiler diye mi oy verdiler? Yoksa zaten önceden biliyorlar mıydı ona oy vereceklerini? Bu kadar para harcandı şimdi, ne oldu? Biri kazandı. Ama tüm paralar boşa gitti. Çünkü bu propaganda hareketleri olmasaydı, yine sonuç değişmeyecekti. Şimdi o kadar para zaten gitti. Bir de vaadler var. Mesela yine Kılıçdaroğlu, her aileye, her ay 600 TL verilecek gibisiden birşey dedi. Sen şimdi bu seçim için para harcayıp, bunu sadece vaadetmekle kalmasaydın nolurdu? Propaganda için harcadığın tüm parayı, yettiği kadar, bazı ailelere dağıtsaydın? Her ay demiyorum, illa 600 TL olacak da demiyorum. 1000 aileye, sadece 1 ay, 500'er lira yardımda bulunsaydın. O zaman bu ailelerin görüşleri değişebilir miydi? Bence hepsinin olmasa da, bazılarının değişirdi. Yani bir şeyleri vaadetmekle kalmayıp, icraata geçilse, insanların fikirleri değişebilir. Yani bunun o lanet olası otobüslerden daha yararlı olacağından eminim. Sonuçta, bu vaadler için, "Seçimi kazanırsak yapcaz, yoksa yapmayız." diye bir olay olmaması lazım. Sen ana muhalefet liderisin, böyle bir düşünceye sahip olmaman lazım.
  • Hayır, yanlışsam söyleyin yani.
Patates stres attı.

Haziran 11, 2011

Beyaz Gömlek

Düğmeler, iliklenmek içindir dostum.

 Günaydın sevgili dostlar. Bu yazıyı okuduğu saat sabah olmayabilir belki ama, yazdığım saat tam olarak 11.05. Yani günaydın diyerek başlamak, en mantıklısı.


Efendim başlıktan da anlayacağınız gibi, konumuz "Beyaz Gömlek". Şimdi böyle söyleyince oldukça sıradanmış gibi geliyor ama, aslında çok büyük bir fırtına bu beyaz gömlek olayı. "Ulan alt tarafı gömlek, nesi fırtına olacak bu gömleğin?" dediğinizi duyar gibi değilim, hiçbirşey duymuyorum aksine.

Dediğim şu ki, bu beyaz gömlek olayı, insanlara çok değişik şekilde yansıyor. Yani beyaz gömlek giydiğin zaman, kro olmakla, şık olmak arasındaki o ince çizginin sağında ya da solunda durmak çok zor bir durum. Çünkü kimilerine göre, beyaz gömlek kro işi, kimilerine göre ise, böyle asaletli gibi bişey. Unutmadan, o dediğim ince çizginin üstünde olmamaya dikkat edin. Aksi takdirde, Şık bir kro olabilirsiniz.

Nasıl kro olurum? Aslında burada, gömlekten çok, insanın tipi, suratı falan önemli. Yani böyle tipinde bir sakatlık varsa, istersen Kiğılıdan giyin, birşey farketmez. Ama burada insanları suratları kroya benziyor diye eleştirmeyeceğiz tabii ki, burada dikkat edeceğimiz şey, beyaz gömleği ne ile, nasıl giydiği. Şimdi takım elbise giyip, kravat takmadıysan, içindeki gömlek de beyazsa -ki bahsettiğimiz bu zaten-, azizim o zaman Polat Alemdar oluyorsun. Yani bir ayağın o ince çizginin üzerinde. "Metroseksüel Sersery" Ama, eğer gömleği kumaş pantolonun dışına çıkarırsan, o noktada bitiyorsun işte dostum. İşte orda çizginin, "Kro" olan tarafında kalıyorsun.

Gömleği kot pantolonla da giyebilirsin. Eğer gömlek dışında duruyorsa ve kot pantolonun böyle çok şatafatlı değilse, yani şatafattan kasıt, üzerinde 4 farklı mavi renk tonu, 8 adet yırtık, sökük gibi duran yerler falan filan, bu seni yine kurtarmıyor adamım. Ama bunu böyle giyen muhtemelen genç olduğu için, Kro diyemeyiz onlara. Duruma göre nasıl adlandırabileceğimiz de değişir. Cix deriz, Apaçi deriz, Ergen deriz, Genç deriz.

Beyaz gömlekle şık olmak mümkün mü? Hem de nasıl mümkün varya. Bulunduğun ortamın kralı bile olursun! Bikere, takım elbise falan giyiyorsan, gömleğin beyaz olacak arkadaş! Ama böyle, öyle bir ütülenmiş olacak ki, kolları jilet gibi tek çizgi! Kravatını da çekiceksin böyle kıyafete uygun bir renk. İşte o zaman beyaz gömlek seni kral yapacak. Gittiğin yerde, dans mı ediceksin, hoplicak mısın, zıplicak mısın, ne yapacaksın bilmem ama, kravat çok gevşemeyecek ve o gömlek asla pantolonun dışına atılmayacak! Yoksa bütün bu asalet bir anda yerle bir olur, benden demesi.

Günlük hayatta da, böyle normal bir kot pantolon üzerine, içine sokmayarak, giyersen, gayet şık olursun. Kızlar sana vermek için üstüne atlamaz belki ama, yine de şöyle bir bakarlar yani pampa.


NOT : Kendi gözlemlediğim şekilde yazdığımdan dolayı, "Ben burdaki tanıma göre kro çıkıyorum, ne diyosun lan sen!" diye gelmeyiniz bana canıms. :*


Patates beyaz giymesin, toz olur. Toprakta yetişiyor ya, o bakımdan.

Haziran 09, 2011

Bir Bakın Hele Ya

Blogger bana tepki gösteriyor bence. Sevgili okurlar, şuanda gördüğünüz metnin yazı tipi, böyle sıradan olmayan bir şey mi sorarım size? Yoksa bana mı öyle görünüyor. Dün gece yazı tipi gayette Georgia'ydı. Şimdi baktığımda değişik bir şey olmuş. Noluyor olm lan!

Dün gece başlık için böyle resimli mesimli yeni bir şey yapmıştım, blog tanımını değiştirmiştim. Ama resim yalan olmuş.

Ne oluyor millet bana akıl verin! Bilgisi olan var mı bu konularda? Blogger arada böyle yapar mı, yoksa bana mı patlamış?

Haziran 08, 2011

THY Küpeli Hama'nın İlginç Hikayesi


 

Merhabalar sevgili okurlar.
Yukarıda gördüğünüz video'daki reklamı izlememiş olan varsa, yazımı okumadan önce, reklamı izlemesini istiyorum.

Evet, şimdi izlediyseniz, görüldüğü gibi bu reklam ticari amaçlı bir reklam değil. Bunu zaten televizyonda dönmemesinden anlıyoruz. Belgesel içerikli olduğundan sadece National Geographic'te yayınlanmış. Onun dışında ise, Youtube'da ve Turkish Airlines'ın ofislerinde izleyebilirsiniz.

Reklamda da anlatıldığı gibi, çok ilginç bir hikaye. Belki kurmaca gibi gelmiş olabilir ama, sizi temin ederim ki, kurmaca değil, tamamen gerçek bir olay. Şöyle kısaca anlatayım hemen. Kahramanımızın adı "Hama". Heryerde Ama yazıyor ama, pasaportunda yazan, Hama. Neyse. Hama, kocası ve 6 çocuğuyla birlikte Etiyopya'nın Dimeka köyünde yaşıyor. Yaşadıkları hayat, tam olarak, belgesellerden gördüğümüz kabile hayatı, oldukça ilkel  bir hayat. Bu ilkel hayatta, erkekler çalışmıyor. Kadınlar, sabah topladıkları odunları, çarşıda satıyorlar ve kazandıkları parayla yiyecek, giyecek falan alıyorlar. Aslında giyecek bakımından fazla da kaygıları yok, biliyorsunuz genelde çıplak takılıyorlar. Herneyse, bir gün Hama yine topladığı odunları satmak için çarşıya indiğinde, daha önce turist gezdirmiş olan bir şoförün aracında, Türk Havayolları bagaj etiketini görüyor. Önlü arkalı, 2 adet olan bu etiketlerin, kırmızı rengini ve üzerindeki şekli çok beğenen Hama, şoförden bunları alıyor ve küpe olarak kulağına takıyor.

Turkish Airlines Etiyopya bürosundaki muhasebe müdürü Burhan Bey'in bir arkadaşı, Hama'yı bu küpelerle görüyor ve fotoğraflarını çekiyor. Ardından fotoğrafları, Burhan Bey'e, Burhan Bey'de İstanbul'daki Genel Müdürlüğe gönderiyor. Sonra hepsi uşağa.

Ardından reklam falan çekilmeye karar veriliyor, çekiliyor da.

Efendim hikaye bu şekilde ama benim asıl anlatacağım bu değil. Bilen biliyordur, bilmeyen öğrensin, bir turist rehberliği öğrencisi olaraktan, rehberlik yapmaya ufaktan başladım. Stajyer gibi düşün. İşte ben, bir çok rehberin rüyalarında bile yaşayamayacakları bir tecrübe yaşadım. Bu tecrübe o kadar ilginç bi tecrübeydi ki, bunu size aktarmak için bir süre beklemem gerekti. Hemen yazamadım, toplayamadım kafamı.  Evet efendim, kısacası, bu grubun rehberliğini ben yaptım. İnanılmaz, bir daha yaşamamın mümkün olmayacağı 3 gün yaşadım.

Baştan başlayalım şimdi. İş bana verildiğinde pek de memnun olmamıştım. Hatta hiç memnun olmadım diyebilirim final haftası olduğu için. THY'nin misafirlerini ağırlayacağımızı söylediklerinde bi silkelendim. Lan dedim, THY'se tamam. THY Genel Müdürü Temel Kotil, Hama ve ailesini İstanbul'a davet etmiş. Hama'yı keşfeden Burhan Bey, bir profesyonal rehber, Hama, kocası ve çocuklarından 2 tanesi, İstanbul'a geldiler. Havaalanında karşıladık.

Klasik bir İstanbul turu değildi yapacağımız program. Doğaçlama hareket edecektik. İlk gelişlerini mutlaka görmeliydiniz. Arabaya bindiklerinde motor sesinden, frenden, trafikteki diğer araçlardan herşeyden panik oluyorlardı. E tabii ki kolay değil, ilkel bir yaşam alanından koskoca bir metropole gelmişlerdi sonuçta. 

Programın ilk ayağında, Torium Snowpark vardı. Neden mi? Şimdi bu aileye Ayasofya'yı göstersen ne anlatacaksın? Yani klasik İstanbul turu yapmakta bir mantık yok. Mantık nerede biliyor musun? Snowparkta! Adamlar hayatlarında hiç kar görmemişler, ilk defa kar göreceklerdi, zira gördüler de. Ama o suratlarındaki masumluk, o şaşkınlık, her türlü görülmeye değerdi. 


Ardından programda olmamasına rağmen, çocukların lunaparkımsı yere bakışlarına dayanamayarak, onları çarpışan arabaya bindirdik. Buradan şunu anladım ki, çocuklar daha önce lunapark görmemiş olsalar bile, lunapark yine de çocukların ilgisini çekebiliyor. Zaten, tur bitip havaalanına dönerlerken bile, hala akılları çarpışan arabadaydı. Babalarının bile.

Efendim işte, akvaryuma gittik Forum İstanbul'daki, Boğaz Turu yaptık. Hepsi çok değişik deneyimlerdi onlar için. Burhan Bey'le konuşurken, ortak düşündüğümüz bir şey vardı. Şimdi bunlar köylerine dönünce, mesela boğaz turunu nasıl anlatacaklar? Deniz kelimesinin, Boğaz kelimesinin, tur kelimesinin, onların dili "Amharik"te karşılığı var mı acaba? Keşke onu görme şansımız olsaydı.

Buaradan Türk Havayollarına da tebrik ve teşekkürlerimi göndermek istiyorum. Ayırdıkları bütçe sayesinde, Hama ve tüm ailesini güzelce giydirdik, bir sürü kıyafet aldık onlara. Ayrıca bu ayrılan bütçeden daha oldukça bir para da kaldı. Hama tek istediği şu sözlerle belirtmişti : "Birkaç ineğimiz olsa, çocuklarıma daha çok süt verebilirdim." O artan bütçeyle 10 tane kadar inek alınabiliyordu ve Burhan Bey'in onları da hallettiğine eminim. Haberlerini bekliyorum gerçi, okurlarla da paylaşırım haberi gelince.

Etiyopya kahvenin ilk çıktığı yer biliyorsunuz. Oradan kahve getirmişler. İşlenmemiş. Kahve manyağı bir insan olarak, o sertlikte bir kahvenin yarısını içebildim ancak. Ayrıca, Hama kolundaki, Kalaşnikof mermi çekirdeğinin yapıldığı madenden yapılan, altın renkli bilekliklerinden birini bana verdi. Şimdi düşünsene bi, Etiyopyalı bi kabiledeki bir kadının kolundaki şey bir anda benim koluma geliyor. Bu çok garip bir kader ya.

Ayrıca çocuklardan ufağının bir gözü görmüyordu. Küçükken düşmüş, ağaç dalı batmış. Onu muayene ettirdik hani belki gözüne birşey yapılabilir diye. Ancak o göz, görme yetisini %100 kaybettiğinden, yapılabilecek bir şey yoktu. Biz yine de VIP Turizm ve THY olarak elimizden geleni yaptık diye düşünüyorum. Onları asla unutamıcam sanırım.

Burhan Bey'in onları anlatırken söylediği bir kaç şeyle, yazımı bitiriyorum canlarım : 

"Bunların yaşadığı yere gelip bir süre yaşamak lazım. İnsanda ne hırs ne ego kalır. O kadar azla yetiniyorlar ki, günde bulurlarsa 1 kere yemek yiyorlar. Ama birbirlerine çok bağlılar ve çok mutlular..  "
 Birkaç fotoğrafla noktalıyorum. Nette haberleri çıktı hep, fotolar var ama bu fotolar sadece burada var bilgin olsun.

 Şu fotoğrafı çektiğim anda(yukarıdaki), Genel Müdürlükteki herkes duygulanmıştı. Hama, kendi reklamını seyrederken, köyünde bıraktığı 4 çocuğunu görünce göz yaşlarını tutamadı. Özlemişti onları. Çünkü buraya gelmeden önce, 12 gün Etiyopya'nın başkenti Adisababa'da oryantasyon tarzı bir olayları olmuştu.

 İşte bu yukarıdaki de, tüm bu olayları başlatan o ilk fotoğraf.


Mr. Patates saygılar sunar.

Mimileylooo

Görsel ne alaka demeyin, hala izlemediyseniz, Jim Carrey'in LiarLiar filmini seyredin, beni hasta etmeyin.



Nilcağzım beni mimlemiş. Konumuz :


"Yalan hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?"

Şimdi sevgili dostlar, yalan çok değişik bir kavram. Herkesin bildiği gibi, olmayan birşeyi olmuş gibi söyleme, ya da olan birşeyi olmamış gibi söyleme, yanlış bilgi verme olayıdır. Sorsan, kimse sevmez yalanı. Ama dünyada kullanmamış insan var mıdır bilemiyorum, ama sanmıyorum. Çünkü insan istese de istemese de, bazen mecbur kalıyor gerçekten.

Şimdi bu yalanlar bi de renk renk biliyo musun? Pembesi vaaar, beyazı vaaar, siyahı vaaaar. Yani bak görüyor musun, hayatımızda o kadar yer etmiş ki, artık böyle onu sınıflandırmışız. Pinokyo bile öğretememiş bize yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu.

Bu yalanlar, bazı kişilerde öylesine alışkanlık yapmıştır ki, her iki lafından biri yalan, diğeri şüphelidir. Mesela, günümüz itibariyle yoğun olarak yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz, seçim maratonu. Bir ülkenin siyasetçilerinin hepsi mi yalancı olur arkadaş? Biri diyor Kanal yapıcaz, diğeri diyor YÖK'ü kaldırıcaz, diğeri de diyor Püskevit, Otibis falan filan. Yine burada en gerçekçi olanı Devlet Bahçeli.

Bir de dünyada "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovma" durumu var. Bak şimdi, olaya bak. Doğru söylesen suçlusun, yalan söylesen daha suçlusun. Ee napacaz hacı? Hiç konuşmayacaz mı? Zaten kapatmıştınız bloglarımızı da, ibineler sizi.

Yalan hakkında daha çok düşündüğüm şey var, ancak sınava girmek üzere yol almam lazım. Nil'e mim'i için teşekkür ediyorum, ve şu insanları mimliyorum :

Serapus
Hazal

Haziran 05, 2011

İyiyim Ben

Bir kaç tane özel mesaj aldım. Son yazı "Olmuyor"dan sonra. Bir kaç kişi de olsa, mizaha yakın bir sürü yazının ardıdan, böyle bir yazının bir sebebi olması gerektiğini söylediler ve ardından bu sebebi ve iyi olup olmadığımı sordular. Bence tüm okurlarımın bunu bilmeye hakkı var. Yazdığım şeyleri, hiç bir mecburiyetleri olmadığı halde takip edip, benim yazdığım, güldüğüm, eğlendiğim şeylere benimle beraber ortak oluyorlar ve bu yüzden hayatımda olanı biteni bilmeye hakları var. Ünlü biri olmadığım için, magazin kaygım yok.

Sevgili dostlar, 1 seneyi aşkın süredir birlikte olduğum sevgilimle, yollarımız ayrıldı. Oturduk, konuştuk ve bitirdik. Doğal olarak, kendimi biraz boşlukta hissediyorum. Henüz kimseyle dertleşemedim. Olay, kalp ve beyin arasında kalma olayı. Kararı kalbim verseydi, kesinlikle ayrılmış olmazdık. Yani beynim verdi kararı. Çünkü beynim, kararı kalbime bıraksaydı, kalbim daha da yorulacaktı ve eninde sonunda bu sonuç yine meydana gelecekti.

İsim vermiyorum, ama soranlara çok teşekkür ediyorum. Söylediklerinden bir cümle vardı "Biz melankolik yazı okumak istemiyoruz". Merak etmeyin, o dönem bitti. Melankoli yok artık. O'nu önceki sevgililerimle eş tutmasam bile, ilk kez ayrılık yaşamıyorum. Hepsini bir kefeye koyma olayı gibi oldu belki de bilemiyorum. Ama 874983269 kızla sevgili olmuş bir adam değilim. Hiç biri hakkında da kötü konuşmadım. Ama kötü konuşmamak benden kaynaklanan bir şey değil. Kötü konuşmamı gerektirecek bir şey yaşamadım çünkü.

Yan tarafta "Şiirlerim" başlığı altında görebileceğiniz herşey, ayrılık sonrası yaşadığım boşluk anlarında, kısacası ben melankolik bir insanken yazılmış şeyler. Ve uzun süredir takip edenler bilir ki, uzun zamandır öyle birşey yazmadım. Çünkü gerekli duygularım yoktu. Mutluyken şiir yazamadığımı da her fırsatta söylerim.

Kısacası durum böyle canlarım, biten bir ilişki, duygusal boşluk. Öncekiler kadar uzun sürmez, çünkü neler yaşicam, nelerle karşılaşıcam, neler hissedicem az çok biliyorum.

Durum budur canlarım. Seviyorum sizi.

Olmuyor

Hayat devam ediyor bir şekilde,
Bir şeyler bitiyor, alışması zor, çok zor.
Hep söylenir ya, kalp ve beyin zıt çalışır diye,
Öyleymiş gerçekten de,
Biri saat yönünde giderken, diğer tam tersi yönünde.
Beyin kalbe de hükmediyor malesef.
İşte o zaman, zaman tersine dönüyor,
Dünya başıma yıkılıyor bir anda.
Oturduğum yerde, gözlerimden yaşlar,
Alnımdan buz gibi terler boşalıyor.
Hiç sebep yokken.
Aslında daha nasıl bir sebep olabilir ki?
Ona anlatsam ne olacak?
Anladı diyelim, ne değişecek?
Biten bitti, giden gitti, olan oldu.
Ne zaman böyle hissetsem,
Deliler gibi oturup yazmak,
Satırlarca haykırmak,
Aklımdaki tüm soruları sormak istiyorum.
Yapamıyorum.
Olmuyor.

Haziran 04, 2011

Ey Dostlar, Bana Bir Akıl Verin

Ya arkadaş, şu pastaya şaşırmaktan asla vazgeçmem ya. Ya bu nasıl bir şeydir, kim bulmuş bunu o kadar merak ediyorum ki, anlatamam size ya.

Hiç unutmam, ilk yediğimde, daha doğrusu ilk yiyeceğim zaman, geldi önüme işte. Aaa dedim bu ne böyle? Dediler ki Ispanaklı pasta. Hadi ordan dedim kendi kendime. Bir pasta nasıl hem ıspanaklı hem de pasta olabilir? Ya da içinde ıspanak olan bir şey nasıl olur da pasta olabilir? Yani ıspanak, gayet bir sebze. Temel Reis'in yiyip de kaslarını ortaya çıkarıp Kabasakal'ı altedip, Safinaz'ı kurtardığı, Barış Manço'nun bizlere yememizi tavsiye ettiği bir bitki, bir gıda, bir bitkisel gıda. Yani pastada olması ilk başta çok garip gelmişti ve yemem falan diye itiraz etmiştim. Ama beni iyi tanıyan annem, ısrarla, yememi sağlamıştı. Tanrım! Nasıl bi lezzetti o öyle?

Yani şimdi gerçekten garip geliyor abi, böyle buram buram ıspanak tadı beklerken, üstüne kremşanti yerine sarımsaklı yoğurt koysaydık falan diye düşünürken, bu kadar mükemmel bi lezzet insanı çok şaşırtıyor.

Buradan yetkili mercilere sesleniyorum : "Bu kafada ilerleyerek, mor olan bişey varya hani, lahana sanırım, onunla yapsak bunu? Rengi mor olsa, ama lahananın tadı bulaşmasa hiç? Olur mu öyle bir şey?"

Bayan arkadaşların, Seray Usta ve Vehbi Usta'nın cevaplarını da bekliyorum? Oluru varsa lütfen söyleyin.


Patates'in pabucu ıspanak yüzünden dama mı atılacak? Dama değil, tavla atılacak. Bööö. Mucks.

Edit : Safinaz yerine Fadime yazmıştım a.q :D

Haziran 02, 2011

7 Derste Entel Olmak !

Entel olmak nasıl bir şeydir? Biliyorum doğrusu entellektüel ama, entel ve entellektüel arasında fark var. Entellektüel demek, bana göre, insanın herhangi bir çaba harcamaksızın, entellektüel olmanın gereklerini yerine getirmesidir. Entel ise, görünüşünü bu bahsettiğim entellektüel kimselere benzeten, esasında ruhen bomboş olan kimsedir. Olm, onu bunu bırakta, final haftasında olduğum nasıl da belli lan. Tanımlara bakar mısın? Yıkılıyor resmen. "Harcamaksızın" demişim lan, yuh. Neyse.

Şimdi her kavram gibi,, bu kavramın da, Türkiye'de algınlanış şekli çok farklı. Şimdi sizi entel yabacaaaağm! Entellektüel değil ama, entel. Lütfen bu dersler esnasında, yazının görseline takılmayınız. Here we go!

  1. Erkeksen saçını uzat, kızsan saçını kestir ama kısa kestir, ya da Rihanna gibin yap. Bir tarafı kısa, diğer tarafı uzun olsun. Aralara da böyle entel renkler atabilirsin. Rengin de enteli mi olur deme, oluyor. Araştır bul, o kadarını da benden bekleme allaasen.
  2. Gözün bozuk olsun olmasın farketmez, şu siyah, kalın çerçeveli gözlüklerden hemen al bir tane. Yok ben öyle gözlük takmam dersen, illa güneş gözlüğü olsun dersen de üzülme, senin için de seçeneklerimiz var. Ozzy Osbourne ya da Janis Joplin'in kullandığı şu yuvarlak çerçeveli güneş gözlüklerinden kap bir tane. Zaten temelinde John Lennon var. Sadece siyah ya da kırmızı camlı deel. Bu da olmaz dersen, sinemalarda verilen 3D gözlüklerine benzeyen güneş gözlüklerinden al, onu tak. "O nasıl birşey ki lan?" dersen, AHANDA BAK.
  3. Gözlüğü de hallettiğimize göre, sıra geldi fulara. Rengi, deseni, dokusu, boku, püsürü hiç önemli değil. Hemen bir fular bul ve sar boynuna. Fularsız entel olmaz!
  4. Kıyafet olarak ise, böyle kareli bir gömlek tercih edebilir erkekler. Ama uyumlu renkler olcak. Mavi mor olmasın yani. Kırmızı siyah olabilir mesela. Mavi siyah olabilir, ama mavi turkuaza kaçmalı biraz. Kızlar ise, beyaz, önünde böyle Marilyn Monroe olan bir tişört ve bu tarz şeyler tercih edebilirler. BÖYLE. Ancak, bu çok önemli, o tişört biraz bol olmak zorunda. yoksa olmaz.
  5. Pantolon çok da önemli değil. "Benim çevremdekilerin bana bakınca entel olduğumu sanması için bu kadar şey yeter." diyorsan eğer, bir kot pantolon yeterli olacaktır. Ama "Yok bu kadara da anlamaz çevremdeki öküzler." diyorsan da, damalı falan bir pantolon ya da kapri, tam aradığın şey! Ama renkler kahverengi, krem tonlarında olacak. Kırmızı yok! Punk olmuyoruz, entel oluyoruz.
  6. Ayakkabıya karışmıyorum, tüm bu saydıklarımdan sonra, gidip de Adidas Superstar giymezsiniz heralde!
  7. Şimdi dış görünüşü bitirdik. Düşüncelerini değiştirmene gerek yok dostum, sahte entel olacaksın sonuçta. Ama müzik muhabbeti açılırsa, sürekli jazz dinliyormuşsun, konserleri hiç kaçırmadan, tüm jazz etkinliklerine katılıyormuşsun gibi davran. Ben biraz asi olacağım dersen, Progressive Rock dinliyorum dersin. Daha da asi olacağım dersen, Progressive Metal dersin. 80s takılıyorum dersin. Entel olacaksan zaten bunları bilmen lazım. Yalandan da olsaaaa, ne güzel güldüüün o akşaaam banaaaa. Yo dostum yo, şaka yaptım. Sevmiyorum Pinhani. Kıps.
İşte gördüğünüz gibi gençler, 7 adımda entel gibi olabilirsiniz. Kullandığım görselde de olduğu gibi, İzzet Yıldızhan bile entel gibi gözükebiliyor ki kendisi bir arabesk sanatçısı.

Yorumu sizlere bırakıyorum artık, her türlü görünmenin bu kadar kolay olduğu bir dünyayı önceden farkeden Mevlana "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol." demiş diye bitirmeyeceğim yazıyı korkma. Klişeleri sevebilirim ama o kadar da değil. Evet, Mr. Patates'e bağlanıyoruz :


Mr. Patates : İktidara tekrar hevesleniyor. Yoksa 6 milyonişsazı issinin issassız... Evet Sercan sendeyiz.

Teşekkürler Patates.