Mayıs 31, 2011

Papoa Yeni Gineliler Adam Değil Lan!

Her zaman olduğu gibi, bugün yine Türk insanımızın olayları algılama şeklinden bahsedeceğim. Tahmin edersiniz ki, bir önceki yazımda bayaa bi rahatlamıştım. Her ne kadar bu havada evde oturup, ders çalışmak zorunda olduğum için, cinlerimin tepeme gelmesine çok az kalmış olsa da, birşeyler yazarsam rahatladım diye düşündüm.

Efendim konumuz, Türk insanının diğer ülke insanları, diğer ülke vatandaşları ile ilgili kalıplaşmış düşünceleri. Yani sıradan, düz bir Türk insanına "Alman" dediğinizde aklına gelecek belli başlı şeyler vardır. İşte onları yazacağım şimdi. Bir kısmını editleyip kendi görüşlerimi katacak olsam bile, bunların çoğu duyduğum ve tanık olduğum tanımlar olduğundan içim rahat. Başlayalım :

Amerika : Adamlar şanslı abi, cennet gibi ülkeleri var, herşey serbest, rahat rahat yaşıyorlar, gelirleri yüksek, arabaydı telefondu bilgisayardı çok ucuz. Wörk end Tirevıla gidiliyor oraya, 1000$'le gidip 5000$'le dönüyorsun.
Edibüd yorumu : Hadi lan, herşey serbestmiş. 21 yaşından küçüksen sigara bile satın alamıyorsun. Buradaki gibi, babalar oğlunu sigara almaya gönderemiyor.

İskoçya : Tulum çalıyorlar orda ya, Karadenizle çok benzerlik gösteriyor orası. Biraları var böyle kırmızı gibi, çok meşhur. Etek giyiyorlar ibne gibi.
Edibüd yorumu : Hee, hatta horon çekiyorlar tulum eşliğinde. Birayla da hamsi yiyorlar. Etek de bildiğin entari.

Rusya : Ben bu hatunu bi şişe vodkaya s*kerim.
Edibüd yorumu : Rusya deyince, olay direk belaltına gider zaten. Bu kafayla gidilirse, s*kilecek tek şey, sağ el olur. Elizabeth Dimitoşka.

Japonya : Adamlar akıllı ya, ufacık tefecikler ama, iş bitiricilikleri var. Amerikayı zikip atacaklar yakındaaa.
Edibüd yorumu : Dimi yaa, senelerce yaşadın orda, tüm kişilik özelliklerini biliyorsun dayı.

Çin : Çin mallarını bunlar yapıyolar hep. Dandik dundik şeyler. Bi de ne bulsalar yiyolar abi adamlar ya. Midesizler çok. 
Edibüd yorumu : Çin mallarının Çin'de, Çinliler tarafından yapılıyor olması beni gerçekten çok şaşırttı. Nasıl olabilir böyle bir şey ya? Vay anasını ya.

Brezilya : Adamların işi gücü futbol aga, her futbolcuları dünya starı. Biliyon mu oradaki hatunlar da latin. Portekiz, Meksika ve Brezilya'nın tüm hatunları latin hatunlar, hepsi taş gibi.
Edibüd yorumu : Her futbolcu bir Ronaldinho değil adamım yapma böyle. Ayrıca her latin hatun da Adriana Lima değil. Ayrıca Meksika ve Brezilya'da çok sayıda çingene de vardır. Eğer onlar da taş gibiyse sözüm yok.

Mısır : Büyülü abi oralar ya. Hep mumyaydı, firavundu falan. Lanetli yerler. Bide böcekler möcekler var.
Edibüd yorumu : "Mumya" serisini çok defa seyretmişsin sen.


Hindistan : ...
Edibüd yorumu : ...

Tayland : Orada fuhuş çok ucuz ya. Pattaya Adası var biliyon mu? Açık hava keranesi resmen.
Edibüd yorumu : Koş koş tam senlik. Ama orada, fuhuş ne kadar yaygınsa, AIDS de o kadar yaygın hayatım :*

Almanya : Daşı doprağı altın, boşuna mı o kadar Türk gitmiş oraya. Hatunları at gibi. Erkekleri de öküz gibi bira içer. Su yerine bira içiyor adamlar ya. Bide Mesut Özil var, Türk asıllı. Ama adam gitti Almanya'da oynadı.
Edibüd yorumu : Adam Türk milli takımında oynasa, şuan Real Madrid'de olmicaktı, naber? Almanya demek bira demek bizim için. Bi de tabi üstün alman teknolojisi var.

İngiltere : Çok soğuk adamlar abi ya, havalarından geçilmiyor. Bi de saat 5'te çay felan içiyorlarmış.
Edibüd yorumu : Kaç tane İngiliz tanıdın ki kanki?


Devamı da gelecektir mutlaka bunun. Vol.1 demem bu yüzdendir.

Patateste bi hatunlar var abi, zannedersin ki topraktan çıkmış.

Mayıs 30, 2011

KÜFÜR KIYAMET

ÇOK FAZLA KÜFÜR İÇERİKLİ BİR BLOG OKUYACAKSINIZ.
İSTEMEZSENİZ DEVAM ETMEYEBİLİRSİNİZ.
AMA ŞUAN KÜFÜR ETMEKTEN BAŞKA YAPABİLECEĞİM HİÇ BİRŞEY YOK.

ÖNCELİKLE, TÜM OKULLARIN FİNAL HAFTASI NEREDEYSE BİTMİŞKEN, FİNAL HAFTASINI BUGÜN BAŞLATAN OKULUMUN BAŞTA BİR AMINA KOYİM.

DERSTE HİÇ BİR SİKİM ANLATMAYIP, KIRTASİYEYE 300 SAYFALIK FOTOKOPİ BIRAKAN HOCALARIN DA AĞZINA SIÇAYIM.

BU AKSİLİKLERE RAĞMEN TÜM ENERJİMLE DERS ÇALIŞMAYA BAŞLADIĞIMDA ELEKTRİKLERİ KESENLERİN EBESİNİ SİKEYİM.

YİNE DERS ÇALIŞMAYA BAŞLADIĞIMDA, YARRAK VARMIŞ GİBİ, ANASINI SİKMİŞLER GİBİ, BAĞIRA ÇAĞIRA GEÇEN SEÇİM ARABALARININ TA ANASINI AVRADINI SİKEYİM.

TEKRAR OKULA DÖNEYİM VE FİNAL HAFTASINI 2 HAFTA YAPANIN, EN SİKİNDİRİK DERSLERİN SINAVLARINI BİR GÜNDE YAPIP BİTİRMEYEN, 2 HAFTA BOYUNCA HER GÜN BİZİ OKULA GETİRTEN VE İŞLERİMİZİN GÜÇLERİMİZİN AMINA KOYAN, TÜM HERKESE FUCK!

SEÇİM ARABALARININ, SEÇİM STANDLARININ, PARTİ BAYRAKLARININ TEKRAR TEKRAR ANASINI SİKEYİM.

HER NE KADAR GEÇEN HAFTA ÇALIŞTIĞIM İÇİN FİNALLER İÇİN BİR ŞEY YAPAMAMIŞ OLSAM DA, FİNALLER İÇİN BİRŞEY YAPMAYAN KENDİ BEYNİMİ SİKEYİM.

PATATESİ DE SİKEYİM.

Kaka Deyip Geçme!

Tuvalete gitmek büyük bir iş sevgili okurlarım. Gayet sıradan gibi gözükse de, bazen çok ilginç bir deneyim yaşatabiliyor. Bak fesatlık yapma, deneyim dedim diye olayı hemen elizabethe getirme. Şimdi bu olay evdeyken gayet sıradandır aslında. Yemek yersin, bişeyler içersin ve doğal olarak, vücut onun faydalı kısımlarını kullandıktan sonra, kalanları dışarı atmak ister ve gayet normal bir şekilde, gidersin, oturursun klozete ya da alaturkaysa çömelirsin, isteğe göre eline dergini, kitabını, telefonunu ya da hiç bişeyini almazsın, görürsün işini çıkarsın dışarı. Buradan sonra yazaklarım, iğrenç şeyler kategorisini gireceği için, devam etmeyebilirsin.

Şimdi asıl sorun, public tuvaletler. Yani işte, benzinlikti, restorandı, okuldu falan, bu tip yerlerin tuvaletlerine girmek asıl problem. Öncelikle, ben kendi adıma konuşayım, büyük tuvalet şeysi için wc'ye girdiğimde, öyle hemen çıkmam. Tuvalette uzun kalanlar güruhuna dahilim. Neden mi? Dergi okurum, telefonla oyun oynarım, vakit kaybetmemem gereken anlarda, ders bile çalışırım. E işte bu yüzden, tuvalette uzun kalmak bir probleme dönüşüyor. Mesela, lisede ya da ortaokulda falan, hiç derste izin isteyip de tuvalete gitmezdim. Çünkü biliyordum, geç geldiğim zaman dalga geçilicek falan, en sevmediğim şeyler. Dalga geçicek ne var ulan, sıçtım işte. Şişko bi adamım ben, hemen sıçamıyorum öyle, teallaam ya.

Sonra, özellikle karşılaştığım bir olay. Mesela girdim tuvalete. Hemen yanımda, bir tuvalet daha var. İki tuvaleti ayıran tek şey, aradaki suntayla tahtayla arasında kalmış duvarımsı bir şey. Üstelik alttan ve üstten iki karış açık. Neyse, okulda girdim tuvalete. Yine insanın doğasında bir şey olduğundan, bu işi yaparken, bir takım sesler çıkacak. Bundan kurtuluş yok. Kabinin içindeyim ve tuvalette benden başka kimse yok. Rahat rahat takılıyorsun ve bir anda, kapı açılıyor. Biri giriyor içeri. Hadi gitsin, hadi gitsin, ses çıkıcak, gülücek, off gitsin artık, daha fazla tutamıcam falandı filandı. Bunlar iç ses tabi. Sesli düşünürsen sıçtın. Yok öyle sıçmadın, öteki türlü sıçtın. Zaten sıçamadığın için sıçtın da, orası ayrı. Neyse sıçtım konunun içine. Böyle bir tedirginlik söz konusu oluyor.

Ama bazen, benim gibi public wc'de tedirgin olanların dostları oluyor. Ki bunlar genelde, o tuvaletin bulunduğu mekanın ya da işletmenin personelleri oluyor. Bunlar, senin çekinmemen için, kendileri de çekinmiyorlar. Geliyorlar, giriyorlar, tabiri caizse patır patır sıçıp, sana o özgüveni sonuna kadar verip sifonu çekip çıkıyorlar. İşte o personel abilerimiz olmasa -abilerimiz diyorum, çünkü ablalar için böyle bişey söz konusu mudur bilemiyorum- yandık bittik biz. Ya da ben. Öyle işte.

Önemli konulara değinmek istedim böyle. Ne yani, seçim analizi mi yapsaydım? Hade len.

Patates tek başına iktidar olacak!

Mayıs 24, 2011

İşsazı İssinin İssassız



Her seçim dönemi aynı şeyleri yaşamaktan bıktım ya. Biraz orijinallik ya, nolur biraz marjinal olun. Ya da çıkın biriniz Amon Amarth açılımı falan yapın, parti araçlarında onlar çalsın da, zıplayarak uyanmayalım yatağımızdan. Her sabah, saat 9 buçukla 10 arası, düzenli olarak, MHP'nin arabası bizim kapının önünden geçiyor. Ama bu nasıl bir sestir anlatamam size ya. Ak sakallı dede görmüş gibi, Karabasan bana atlamış gibi zıplayarak uyanıyorum. Sevgili MHP, biraz da metalci gençleri düşünsen de Sabhankra'yla anlaşsan nasıl olur? Parti müziklerini onlar yapsa, ya da hazırlardan kullansa. cCc Metal \m/

Her kim kazanırsa kazansın, gönüllerin birincisi Devlet Bahçeli'dir. Eğlenceli oldu aslında bu seçim dönemi. Püskevitler, Toz Şikerler ve İşsazı İssinin İssassızlarla çok güzel ve komik geçti. Mizahlık malzeme bol.

Ayrıca parti liderlerinin birbiriyle bu çocuk gibi atışmaları falan yok mu, tam ülkeyi terketme sebebi. Bi seçim döneminde de şöyle bişey deneseler : Kimse ülkeyi dolaşmasa, bayrak olmasa hiç, parti arabaları dolaşmasa etrafta kafa zikmek için, hiç propaganda olmasa, paraları da ceplerinde kalsa. Çünkü arkadaşlar, ne yapılırsa yapılsın sonuç değişmiyor işte. İki dönemdir değişmedi, bu dönemde değişmicek. Genç nesilin büyüyüp CHP'ye oy verme ve CHP'nin AKP'yi geçme ihtimalini düşünürsek, AKP bir dönem daha iktidar olacak. Evet, bu sene oyları düşecek, ama yeterli olmayacak bence. Duruma göre bu entry'i 13 Haziranda Delete yabaaacağm.

Aaa, pardon ya, ben 13 Haziran'da yokum ki, final haftası biter bitmez, Şile'ye kaçıcam iki gün stres atmaya. Aaa, oy da kullanamıcam, amaan çok da matah bişey sanki, kullanmam olur biter.

Saygılar, Sevgiler. Allah parti araçlarını sizden uzak tutsun.

Patatesin kilosu 1 Allah Kuruşu.

Mayıs 23, 2011

Facebook Zırvaları Vol. Bilmemkaç

Eveeet sevgili okurlar, bir Facebook zırvasıyla daha karşınızdayııım. Evet, tam karşısnızda. İşte bu spamdi, yalan haberdi falan filan davaları. Bu sefer de başımızın tacı Cem Yılmaz'ı yalan etmişler. Trafik kazasında ölmüşmüş.

Bir de bunları insanlar paylaşmıyor. Yabani ot gibi, bir anda insanın profilinde bitiveriyor bu saçma salak şeyler. Ama şimdi öylesine bir durum var ki burda, yani anlatılamaz bile.

Şimdi Cem Yılmaz'la ilgili bir yalan haber falan filan yapacaksan, ki sayın Cem Yılmaz'ın Twitter profilinden takip ettiğim kadarıyla bu tip yalan haberlre çok fazla ve kendisi de bu durumdan oldukça rahatsız. Neyse böyle bir haber yapacaksan, önce Cem Yılmaz'ı bir araştır da öyle yap haberini.

Şimdi Cem Yılmaz'ı hiç tanımayan biri bile -öyle biri var mı bilemiyorum-, eğer adam ünlüyse, lüks arabalara bineceğini bilebilir. Tanımama olayını geçtim. Tanıyorsun diyelim. Cem Yılmaz gösterilerinde falan lüks arabalara, spor arabalara falan karşı olan merakını dile getirmiş bir insan. Sen gidip de Cem Yılmaz kaza yaptı diye oraya 20.000 TL'lik hurdaya çıkmış bir araba koyarsan, Cem Yılmaz'ı bilenler, sevenler, sana gülmek için ağızlarını kullanmaya tenezzül bile etmezler.

Çok komikli şeyler var bu Facebook'ta ya. Komik olsun diye yazcaktım ama nefret kustum lan resmen. Yapmayın böyle şeyler.

Mr. Patates mutfakta geçirdiği kazada, bıçağın üzerine düşerek ağır yaralandı.

Nil'imin Mimine İcabet

Şimdi başlıktan da anlaşılacağı üzere, çok çok sevgili arkadaşım, Fener maçlarındaki fark atma totemim Nilciğimin beni mimlemesi üzerine, bu mime icabet ederek, mimlendiğim konuda birşeyler yazacağım ve inşallah bir kaç kişiyi de mimleyeceğim. Efendim başlığımız şöyle :


"Tarihsel süreçte nerede olmak isterdin? Neden orada olmak isterdin? Kimi görmek isterdin?"

Öncelikle, Turist Rehberliği bölümünde okuyan bir öğrenci olduğum için, tarihle çok yakından ilişkili olmak durumundayım ve bundan  hiç de şikayetçi değilim. Yakın tarihten ziyade, uzak, çok çok uzak tarih ilgimi çekmekte. 

Şimdi öncelikle, Truva Savaşı'nda orada olmak isterdim. Savaşın içinde değil ama, dışardan böyle üçüncü kişi olarak izlemek isterdim o muhteşem savaşı. Neden mi? Çünkü Truva Savaşı tarihteki ilk emperyalist savaş ve savaşın sebebi olarak her ne kadar, Paris'in Helen'i Troia'dan Atina'ya kaçırmış olması gösterilse bile aslında bu değildir. Temel sebep bu olabilir. Ama bu sadece Troia ve Atina arasındadır. Peki ya Kıta Yunanistan'daki kent devletlerinin hepsi neden Truva'ya saldırmıştır? Helen için mi? Hayır, Troia için, Ege için, Anadolu için. Orada olabilme şansım olsaydı eğer, görmek isteyeceğim tek kişi Akhileus olurdu. Ayrıca Nifak tanrıçası Eris'i de çıkardığı savaşı izlerken görmek isterdim, memnun mu, değil mi diye. Eris nerden çıktı diyeceksiniz şimdi. Hani önceki blog'da demiştim ya, bir sonraki yazıda Troia Savaşının asıl sebebini ve ilk kader olgusunu anlatıcam diye. İşte onunla alakalı. Ama şimdi anlatmayacağım. Eris'in savaşı çıkardığını bil, yeter. Tabi bu herkese göre böyle değil, değişik görüşler var bu konuda ama, mitoloji zaten görüş değil midir? Neyse konu dağılmasın.


Yakın tarihe gelmek gerekirse, Fatih Sultan Mehmet'i görmek isterdim. Fetih anında orada olmak isterdim. Tabi öncesi de var. Fatih'in daha küçük bir çocukken, yaptığı ince planları izlemek, "Napıyor bu gemileri kumda sürüyor?" diye düşünmek isterdim. Tabi bu rivayet doğruysa. 


Sonrasında, görmek isteğim şey Çanakkale Savaşı'ndan bir an. Belki 10, belki 20 saniyelik bir olay. Evet doğru tahmin ediyorsun, Seyit Onbaşı'nın o bilmem kaç kiloluk mermiyi sırtlama anını izlemeyi çok izlerdim. Ama Çanakkale Savaşı'nda görmek istediğim tek şey bu sanırım. Zira askerlerimizin ölümlerini görmek istemezdim. He, aslında şu Queen Elizabeth'in batmasını da görmek isterdim. Ya da adını hatırlayamadığım, Fransız zırhlısının tornistan edip kaçmasını da izlemek isterdim. Türklüğümle gurur duyuyorum evet.



Son olarak tabii ki, Atatürk'ü görmeyi isterdim. Son olarak dediysem, en son Atatürk anlamında değil. Kronolojik gittiğimden dolayı ve en yakın tarih bu olduğu için sona kaldı. Burada daha fazla kelimeye gerek yok bence. Attığı her adımı görmek, aldığı her nefesi hissetmek isterdim. Keşke görebilseydim. Keşke öyle bir imkan olsaydı.

Şimdi mimlemeye çok üşendim gecenin bu saatinde. Bu yazıyı okuyan herkes kendini mimlenmiş saysın bence. Öpüyorum herkesi.

NOT: Sabah erken kalktım, KPDS'ye girdim, ardından Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamalarına katıldım. Sesim kısıldı. Beynim ve bedenim yoruldu. O açıdan, ilk bahsettiğim Troia ile ilgili verdiğim bilgilerde bir eksiklik ya da bir hata varsa, affınıza sığınırım dostlarım. Seviyorum sizi.

Patates Şampiyon!

Mayıs 15, 2011

Alex de Souza

Bu entry bir saygı gösterisi olduğundan, bundan başka yazı yazmayacağım: "Dâhi anlamındaki "de" ayrı yazılır."




Gevurun Hades'i

Paint'te birleştirdim. Nasıl?
İnsanları beni Viking'e benzetmeleri, beni Vikinglerle ve İskandinav mitolojosindeki bazı karakterlerle eşleştirmiş olmaları, Hellen Mitolojisinden de bazı karakterlerle özdeşleşmem nasıl hoşuma gidiyor, bilemezsin. Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum ama anlatamıyorum işte böyle.

Mesela Vikingleri geçtim, Hellen'deki tanrılardan Poseidon'la eşleştim. Hatta yeni bir trende falan ayak uydurduğum zaman, Brütüs'ü de siktir ediyoruz ve duyduğum cümle "Sen de mi Poseidon?" oluyor. Rabbim Hades'e benzetmesin. Eris aramıza nifak sokmasın, Amen.

Şimdi Hades demişken; Clash of Titans'ı herkes izlemiştir bence. Oradaki Hades kim biliyor musunuz? Ralph Fiennes. Peki ya Ralph Fiennes kim? Harry Potter'daki Voldemort. Yani Hades, aslında Voldemort. Ve işin garip yanı, ne Hades, ne de Voldemort rolünde, adamın Ralph Fiennes olduğunu hiç bir türlü anlamadım. Wikipedia'dan filmin kadrosuna falan bakmam gerekti. O olduğunu görünce de götüm düşmüştü zaten. böyle kaldım aynen ---> ô_Ô


Yine Hades demişken, biz Türkler neden sinema olsun, dizi olsun ileri gidemiyoruz. Çünkü eşşeğin zikinden dolayı değil. Çünkü tam olarak bundan dolayı :

Okunmuyorsa tıkla bebeğim

İşte ben çok şaşırıyorum böyle şeylere. Yani dumurlardan dumurlara koşuyorum desem, yeridir. Mitoloji sevenleriniz vardır illaaki. O zaman bundan sonra ilk boş zaman bulduğumda, size "Helen Mitolojosindeki ilk Kader olgusu"nu anlatmaya çalışacağım. Ki bu kader olgusu, olayların örgüsü, insanlık tarihinin ilk emperyalist savaşı "Troia Savaşı"nın da sebebidir bir nevi. 

Saygılar.

Gevurun Patatesi.

Mayıs 07, 2011

Sihirli Çocuklar Vadisi

Kurtlar Vadisi oyuncularını yaşlandırma tekniğiyle bulduk!
Şaka maka olacağı budur abi, bitmez bu dizi.

Türk televizyonlarındaki şeyler ne kadar ilginizi çeker bilmiyorum. Aslına bakarsanız, ilgi çekecek pek birşey yok, ancak, şu sıralar büyük ölçüde dikkatimi çeken birşey var. Üstelik bu dikkatimi çeken şeyin, dünyadaki hiç bir ülkede olmadığını düşünüyorum. Demeye çalıştığım şudur ki, son sezonu çekilerek bitmiş olan diziler, teker teker, tekrar başlamaya başlıyor. Bokum gibi cümle oldu ama idare edeceksin adamım!


Şimdi dizileri bir kenara bırakalım. Çarkıfelek denince, Tarık Tarcan'ı hatırlayan kaç kişiyiz? Hadi lan, kimse mi hatırlamıyor? Bence hatırlıyorsunuzdur ya. Ama günümüzdeki nesile sorun, Çarkıfelek deyince akıllarına kim geliyor? Tabii ki, Mehmet Ali Erbil. İlk zamanlarında, -herşeyin ilkinin daha güzel olduğu gibi- daha güzeldi. En azından eğlenirdik izlerken. Yanan harfleri çevirirdi hostes. Manueldi yani. Ama teknoloji gelişti, o bile dokunmatik oldu. Gidiyor, dokunuyor ve yanıyor harf. Üstelik artık, o harflere dokunması için öyle hostesler getiriyorlar ve onlara öyle kıyafetler giydiriyorlar ki, hostes harfleri açarken, net bir şekilde, kimse harflere bakmıyor, e bakmaz da zaten.

İkinci konumuz Kurtlar Vadisi. İlk başladığı zaman, çok çok geniş bir izleyici kitlesine hitap etti ve yapımcılarına, oyuncularına, yayınlandığı kanala, çok sağlam paralar kazandırdı. Kurtlar Vadisi izleyicisi, her zaman, çok sadık oldu. Tekrarları bile kaçırmadan, bıkmadan usanmadan izledi. Herkesin bunu unuttuğu bir sırada, Kurtlar Vadisi Terör adı altında, dizi farklı bir konuyla tekrar başladı. Ancak Terör olaylarını konu alması devletin ya da yetkili mercilerin hoşuna gitmemiş olacak, bir süre aradan sonra, Kurtlar Vadisi Pusu adıyla tekrar başladı. Net olarak bilmesem de, bir kaç senedir devam ediyor ve izleniyor da. Başka bir mayfa dizisi yapamazlar mıydı? Bittabii yaparlardı, ama KV tutulmuş zaten zamanında, izleyicisi de sadık. Kv Pusu ilk zamanlarda gerçekten güzel başlamıştı. Ama sonraları o kadar acayip şeyler oldu ki, yani sürekli bir düşman, sezon sonu ölsün, sonra başka düşman gelsin, Polat onu da halletsin. Bu şekilde devam etti. Şu sıralarda da Ersoy Ulubey adında, bebekti, anaydı, bacıydı acımadan sıkan bir psikopat var düşman olarak. Ama artık o kadar sarpa sardı ki, her bölümün sonunda Polat'la Ersoy karşı karşıya geliyor, ancak kimse kimseyi öldüremiyor. Ayrıca evet, Kurtlar Vadisi'ni izliyorum. Perşembe akşamı için daha iyi bir önerisi olan? Hayır, Fatmagül'ün suçu beni hiç de ilgilendirmez.

Çocuklar Duymasın. Bunun izleyicisi de sadıktı ve hala sadık. Ayrıca izlerken, çok sık olmasa da, gülebildiğim bir dizi. Üstelik bu yeni dönemindeki, yeni karakterler çok sağlam. Seyyar Tayyar olsun, Mandıra Filozofu Mustafa Ali olsun, ikisi de birer fenomen. Özellikle Mustafa Ali. Onun repliklerini nasıl yazıyorlar, ne şekilde yapıyorlar çok merak ediyorum. Ayrıca takdir ettiğim bi konu da, haftada 2 bölüme çıkarmalarına rağmen, senaryo ve içerik olarak sıkıntı yaşamıyorlar. Eski döneminde, bir sonraki bölüm neyle ilgili olacak az çok kestirebiliyorduk yaşımız küçük olmasına rağmen. Ama bu sefer kestiremiyorum ne yalan söyliyim. Ama bazı kısımlarda, Haluk'la Meltem'in tartışmalarının çok anlamsız olduğunu ve izleyiciyi sıktığını söylemeliyim. En azından bizim evdeki kitleyi sıkıyor. Ama tadında bıraksalar iyi olur. Zira, evlendiğimde "Torunlar Duymasın!" diye bir yapımla karşılaşmaktan ciddi anlamda korkuyorum. Ulan eleştiri yapacaktık, dizileri bağrımıza bastık iyi mi?

Eveeet, şimdi de geldik dünyanın en fuzuli, tekrar başlayan dizisine : Sihirli Annem. Yahu şimdi bu diziyi zamanında çocuklar izliyordu. Yani bunun izleyici kitlesi çocuklardı. Aradan kaç sene geçti, şimdi o çocuklar büyüdü. Onlar sadık olsa ne olacak yahu? Bi de o dizide oynayan minik tatlı kızlar, şimdi birer ergen birer genç insan olmuş. Bu diziyi tekrar başlatmanın mantığını hala çözebilmiş değilim. Defne Joy falan filan dicem ama, kimsenin günahını almak, kimseye bok atmak istemiyorum ve bu dizinin tekrar başlamasının çok fuzuli olduğunu söyleyerek yazımın sonuna geliyorum.

Lost'un falan tekrar başladığını düşünsene. Aslında ölmemiş hiçkimse falan. Bırak ya.

Patates biterse, tekrar başlamaz.

Mayıs 06, 2011

Egogogobondamba!

Burada odaklanman gereken şey karpuz. Ama hangi karpuz dersin?

Ego problemi olan çok insanlar var. Halbuki bu ego kişiden kişiye değişen bişey değil midir? Tabii ki öyledir. Peki ya o zaman, bir insan, başkasının yaptığı davranışı kendi ego tatmini olarak gördüğünde, neden o kişinin de egosunu tatmin ettiğini düşünür? Yani mesela, bir insan, kendini zorla övdürerek egosunu tatmin ediyor diyelim. Sonra karşısındaki adam, ona diyo ki, "Beni sayma, ama o çocuk çok tipsizdi ya". Şimdi burada saçma sapan bir olay oluyor. Egoyu geçtim bianda. İki erkek niye başka bir çocuktan tipsiz diye bahsetsin ki lan? Gaydirler belki, neyse, olabilir.

Bu ego olayı karşımıza öyle çeşitli şekillerde çıkıyor ki, bazen öylesine şaşırıyorum ki anlatamam yani. Ama anlatamazsam ortaya bir yazı çıkmayacak. O yüzden anlatacağım dilimin döndüğü kadar. (İşte bak, dilimin döndüğü kadar anlatıcam diyerek egomu tatmin ettim. Çünkü anlatıcam ve dilim dönmüş olcak. Çok KIRAL adamım ben.)

Metallica'nın Some Kind of Monster Belgeselinde, Kirk Hammett'in söylediği bi laf vardı : "Gruptaki diğer arkadaşlarımın aksine, ben egomu git gide törpüleyerek küçültmeye çalışıyorum."

Annem mesela, törpülemekten ego kalmamış gibi bişey. Herşeyin en mükemmelini yapar, ancak hiç bir zaman övgü beklemez. Ama övgü beklemezken, şikayet duyarsa, üzülür annem ve onu üzeni s*kerim. Gel beni üz, anneme dokunma. Ama annemin övgü beklememesi, ona hiç övgüler yağdırmayacağımız ya da yağdırmadığımız anlamına gelmiyor tabii ki. Bunu beklemese bile, onun da egosunun arada sırada okşanmaya ihtiyacı var.

Ananemde ise, ego sıfırın altında değerler gösterir genelde. Yemek konusunda vardır biraz egosu. Mesela Yemekteyiz izlerken, bana sorar hep "Bunlar da börek mi, ananenin böreğinin yanında di mi?" diye. Ama bak sorunun sonunda "Di mi?" var. Yani onay bekliyor, övülmeyi bekliyor. Bu konu tamam eyvallah. Ama mesela ben hergün, gerçekten düzenli olarak, ananemin elini öper, yanaklarını öper, yanaklarını sıkar, sevgimi fazlasıyla belli ederim. O kadar sevgi gösterdikten sonra da, karşılık beklerim ve yanağımı uzatır "Öp beni anane!" derim. İlk seferinde öper. Ama sonrasında "Kaç kere öpücez günde bee!?" diye çirkefleşir, ağzıma vurur. Peşinden de ekler, "Ne yavşak çocuk oldu bu böyle". Sadece öpme olayı da değil. İkinci sefer onu sevdiğimde, beni elleriyle engellemeye çalışır. "Yeter yeter sevdin ya" diye haykırır. Yerim ben ananemi, ki bu blogun takipçileri de onu yakından tanırlar, onlar da yer bence.

Babamın egosu ise, yaz günlerinde, karpuzların piyasaya çıktığı anlarda tavan yapar. Sanki hepsini bitirebiliyormuşuz gibi, 3-4 günde bir, kafamın iki katı kadar büyüklükte bir karpuzla çıkagelir. Kapıdan girer girmez, üstünü başını çıkarmadan, karpuzu alır, mutfağa girer. Karpuzu tezgahın üzerine koyar ve bıçağı alarak karpuza saplar. Bıçağı birazcık indirdiğinde, karpuz kendiliğinden yarıya kadar çatlayarak yarılır. İşte o ses duyulduğu an, babam bulutların üstündedir. Biraz zorlasa atmosfer dışına bile çıkabilir. Sonrasında egonun sesleri şöyle devam eder. Karpuz ikiye yarıldıktan sonra, bıçakla, ortasından bir piramit keser ve onu tüm aile halkına bir ısırık tadımlık olacak şekilde sunar. Ardından gelen replik de hep aynıdır : "Şeker gibiymiş bee!". Tabi sonra, işi bitince, mutfağı olduğu gibi bırakıp salona geçiverir. Mutfağı ise, işin piirine, anneme bırakır.

İşte biz böyle bi aileyiz yani, egomuz az, bebek çükü kadar bişey.

Patates'in egosunu okşamak isterseniz, patates yemeğinin yanında patates püresi ve patates salatası yiyiniz.

Mayıs 02, 2011

Absinth Amca

Merhaba canlar.

Pat diye nasıl bitiriyorsam, pat diye konuya da girerim.


Öğrencilik güzel şey. Öğrencilerinin yarısının altında araba olan bir okulda okusam bile, öğrenciliğin gerektirdiği şey, toplu taşımayı kullanmaktır, o rezaleti çekmek öğrenciliğin esaslarındandır. Ama bu toplu taşıma olayında, metrobüslerde, otobüslerde ve bilimum araçlarda, her daim bir takım gariplikler, saçmalıklar, bokluklar yaşanabiliyor. Daha önce, bu boklukların bir kaçından, muhtemelen başıma gelmiş olanlardan bahsettiğimden o kadar eminim ki, o kadar yani. Çok eminim, böyle acayip eminim, öyle böyle emin değilim. Error.

Bugün, bir gözlemde bulundum yine, dedim ki, haydi okurlarımla paylaşayım hele. Bu olay tek bir kişiye yönelik olarak gelişmez. Bu durumdan, aracın içerisindeki herkes rahatsız olur.

Efendim, otobüste bir tane adam olur. Bu adamın üstü başı döküktür. Sokakta yaşadığı barizdir. Saçlarının arasında çalı çırpı vardır ve extrem bir şekilde sakallıdır. Kokar aynı zamanda. Şimdi ben onu dışlamıcam tabii ki, neden evin yok, falan diye. Dışlancak bir durum yok. Ama ayıp şeyler kesinlikle var. Bugünkü amcamızın, kemeri çözüktü, ve pantolonu düşüyordu arada sırada. İçinde de bişey yoktu. Bişeyden kasıt "don". Çok ağır kokuyordu amca. Hani amca içki olsa, %70 alkol içerir dicem, o derece. Absinth Amca.

Neyse, şimdi bu adam, daltaşak otobüste dolaşırken, millet rahatsız oluyor sürekli. Herkes garip garip, yardım beklercesine birbirine bakıyor. Sonra bir yer boşalıyor, (öyle boşalmıyor, daltaşak dedik diye hemen oraya getirme olayı), Birisi kalkıyor, sonra o Absinth Amca oraya oturuyor. Kokudan rahatsız olan yanındaki de kalkıyor ve 2 kişilik yerde, Absinth Dayı tek başına kalıyor.

Ardından masum, çaresiz, başına ne geleceğini bilmeyen, genç güzel bir kız, salına salına, kıçı saçı başı sallaya sallaya otobüse biniyor, koridoru, Hürrem gibi geçerek, koltuğa yöneliyor. Oturuyor. Önce kokuyu farketmiyor. Sonra farkediyor kokuyu. Kafasını yanına bir çeviriyor, kemeri çözülmüş bir adam. Ne yapsın kız orada?

Kızı geçtim, bütün otobüs orada, en kral gerilim filmini izliyor. Şişko ve gözlüklüler otobüsten iniyor sayın seyirciler, ilk ben ölmeyeyim diye, sırasını savmaya çalışıyorlar, 2 durak 3 durak önce iniyorlar. E şişko ve gözlüklüler inince, şişkoya geliyor sıra. Ben de mi ineyim lan?

Bu da böyle bi anımdı.

Patates'in besin değeri 90 kaloridir.