Mart 31, 2011

İki Sevgili Ve Üçüncü Tekil Şahıs

Geçen okuldayken, Kansu Başkanımla beraber gözlemledik bu olayı. Önceden de görmüştüm, çok şahit olmuştum, oradaki arkadaş durumuna da düşmüştüm, neden bunu yazmıyorum ki dedim sonra.

Şimdi ilk olarak arkadaşı eleştireyim. Ulan iki sevgili belki başbaşa kalmak istiyolar. Hadi tamam biraz oturdun yanlarında ama, sonsuza kadar da orada kalmana gerek yok. Belki çocuk kızı çok özledi, öpecek, koklayacak, bi kalkıver ordan. Yok, illa oturacaksın. Yani özel hayata biraz saygı durmak gerekir. Sürekli konuşursan, hiç susmazsan olmaz. He bizim gözlemlediğimiz farklıydı. Orada yaklaşık, 1 saat oturduk. Yan basada çift var, bir de arkadaş. Çift kendi halinde takıldı, arkadaş da 45 dk boyunca telefonunun tuş kilidini kapatıp açıp durdu. Sonrasında çok sıkılmış olacak ki, çıkardı ingilizce worksheet (workshit : Dilşad'a selam olsun) çözmeye başladı.

Çifti eleştirecek olursam. Ulan madem arkadaşınız yanınızda, bi yiyişmeden durun abi. Yani geniş insanlar olabilirsiniz, rahatsız olmuyor olabilirsiniz ama, belki arkadaşın sevgilisi yok, onun yarasını deşip duruyorsunuz. Hayır yiyişecekseniz de, müsaade isteyin, kalkın oradan kuytuya gidin. Yani imkansız şeyler değil bunlar. Ve arkadaşınızın sıkılıp da, buna rağmen kalkmayıp, telefonuyla uğraşmasına göz yummayın, arada bir laf atın. O gün o gördüğümüz kızcağızın ağzını bıçak açmadı hiç ya. Tek kelime bile etmedi.

Yani ne diyoruz, bir çiftin yanında ya takılmayın, ya da az takılın.
NOT: Benim arkadaşlarım üzerine alınmasın. Sevgilimle ben arkadaşlarımızla takılmayı seviyoruz.

Mart 29, 2011

Yalçın Abi'yle Gerçeğin Peşinde

Uzunca bir süredir, coolluğuma bok sürdürmemek adına, televizyondan kopmuştum. Ancak bir süredir, Öyle Bir Geçer Zaman Ki olsun, Yahşi Cazibe olsun, Leyla ile Mecnun olsun takılıyorum. Baya bir TV izliyorum artık. Hatta her akşam izleyebileceğim bir şey var. Çok sıkılırsam, haftada 2 yeni bölüm veren Çocuklar Duymasını bile izliyorum. O derece TV insanı oldum ben. Ama TV insanı olunca, yazacak çok şeyim oluyor.

Bugün eve çok yorgun bir şekilde geldim. Eve girer girmez, kendimi koltuğa attım, kumandayı aldım elime, zap yapmaya başladım. Flash TV'ye geldiğimde Yalçın Abi'mizin programı "Gerçeğin Peşinde"ye rastgeldim. Daha önce bu programda sunum müziği olarak, an itibariyle dinlediğim Amon Amarth grubunun, Pursuit of Vikings adlı şarkısının introsu çalındığına şahit olmuştum. Çok şaşırmıştım. Bugün de denk gelince, dedim izleyeyim, bakalım şaşırtacak bişeyler var mı acaba falan.

Açtığımda derdini anlatan bir adam vardı. Adam diyorum 32 yaşında olduğunu söyledi. Ama akıl yaşını sorarsan, söyleyemem bile. Adamın nereden orada olduğunu, olayın içeriğini anlatmaya başlıyorum, herşeye hazır ol dostum, herşeye :

Bir otobüs muavini, araca binen bir kız görür. Onunla tanışır. Telefon numarasını alır. Kız da, hayatında ilk kez gördüğü bu adama numarasını verir. Sonra kızı bir daha görmez. Gün gelir, bu muavin telefonunu satar ve olaylar burada başlar. Çünkü bu adam telefonunu satarken, içindeki kişisel bilgilerine dokunmaz. Sonra asıl kahramanımız, adını hatırlamıyorum, Veli diyelim. Veli bir gün telefoncuya gider, 2. el telefon bakar ve muavinin sattığı o telefonu beğenir, alır. Veli yaşı baya bir büyük olmasına rağmen, hala kişilik oluşturamamıştır kendine. Sürekli ama sürekli, sevgiye ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Tıpkı bir ergen gibi. Bu düşüncelerin akabinde ise, aldığı telefonda, telefonun bir önceki sahibinin bilgilerinin hala durduğunu farkeder. Rehbere girer, aşağı doğru inmeye başlar ve "Arife" ismini görür. Abazalığa bak, gördüğü ilk kızı aramış adam. Arife'yi arar. Arife de açar. Bir süre telefonda görüştükten sonra, buluşurlar falan. Sonra ne mi olur? Evlenmeye karar verirler. Arife'nin ailesi müsaade etmez. Arife, ailesiyle kavga ettiği bir gece, Veli'ye mesaj atar. Gel beni kaçır der. Veli'de kaçırır onu. Evlenirler, Arife hamile kalır. Ama bebekleri düşer. Kız bir süre bunalımda kaldıktan sonra, çocukluk aşkına kaçar. Veli ne yapar eder, kızı geri getirir. Bir süre birlikte olduktan sonra, kız bu sefer ortalıktan kaybolur.

Veli kardeşimizin programa katılma sebebi, Arife'sini bulmak istemesidir. Onsuz olmayacağını, o olmasa, şuan cesedinin kalkıyor olabileceğini söyler. Onun hayatına gireceğini önceden bildiğini iddia eder. Müneccim gibi.

Evet, şimdi burda olay kesinlikle Yalçın Abi'mize toz kondurmak değil. Yalçın Abi'miz ne kadar mantıklı yaklaşsa da adamlara, adamlar o kadar saçmalıyorlar. Büyüksün Yalçın Abi! 

Ama Yalçın Abi'nin büyük olması, bizlerin o Veli kardeşimizle aynı oksijeni soluduğumuz gerçeğini değiştirmiyor malesef.

Patates, bırakma beni.

NOT : Bu yazıda, programın sunucusu Yalçın Çakır'a hakaret yoktur, olamaz da.

Mart 26, 2011

Başımın Üstünde Yerin Var Yumurtalı Sandviç

Şu adamlara hayret ediyorum ben. Sadece simitçi olmuyor bunlar. Çok ağır kokan, yumurtalı sandviçler ya da çiğköfte falan da satıyorlar. Ama o ağzına kadar dolu tepsiyi nasıl kafanın üstünde tutup da yürüyosun be abicim? Hayatımda en çok şaşırdığım şeylerden birisi de bu benim ya. Bizim burda var bitane. Özellikle yaz aylarında, sandviçlerini satmak için sokak sokak gezer. Küçükken sormuştuk abi nasıl tutuyorsun sen bunu böyle kafanda falan diye. Tepsiyi havaya kaldırmak suretiyle, tepsinin altının tam ortasında, kafasının hizasına denk gelen, kocaman bulaşık süngerini göstermişti. Tabi bundan hiçbirşey anlamayıp, tekrar sormuştuk nasıl taşıyorsun abi diye. Adam da bize, bu sünger varken siz de taşırsınız deyip uzaklaşmıştı. Sonra ben evde çok denemiştim, ama süngeri yapıştırmıyordum tepsinin altına annem döver diye, yapıştırmayınca olmuyordu. Yani sünger varken hepimizin taşıyabileceği iddiasının gerçek mi yalan mı olduğunu asla öğrenemedim ve öğrenemicem de sanırım.

Saygılar.

Patates taşınır mı ki kafada?

Mart 23, 2011

Etam İç Çamaşırı Defilesi (+18)

Şimdi sayın iç çamaşırı üreticilerine sesleniyorum. Bir iç çamaşırı defilesi yapacaksan, yap abi yani ne diyebilirim ki? Aslında asıl sözüm bunu Msn Messenger'in internet sitesinde, "Haberler>Erkek" kategorisine koyan yetkililere. ETAM isminde bir defileyi sen öyle koyarsan, ben bu isimle ilgili espri de yaparım, bu ismi yanlış da anlarım ve hatta "A* dediğin etten olur lan, neyden olcak başka, bide etam demişler" diye çirkinleşebilirim de. Bu konudaki yeterli duyarlılığı bekliyorum sizlerden. Ama şunları da söylemeden edemeyeceğim. Tamam, reklamınızı yapın falan ama, şimdi yarın çıksa, bir erkek iç çamaşırı defilesi olsa, adı da, KIKIRDAKPİPİ olsa, bunu da "Haberler>Kadın" bölümüne koyacak mısınız ki? He eğer, tamam derseniz, susarım.

Son olarak da, iç çamaşırı defilelerinin saçmalığını dile getirmek istiyorum. Abicim, adı üstünde, "iç" çamaşırı, içine giyiyorsun yani. Tamam çok beğendin, bikaç bin dolar verip aldın bi kaçtane külot falan. Sonra dışarı çıkıcaksın, pantolonu tişörtü giydin üstüne. Eee? "Benim iç çamaşırım Etam, biliyo musun?" mu diyeceksin millete. Bunları sergilemek çok saçma bence. Ama bu konuda, "Bırak sergilesinler de, gözümüz gönlümüz açılsın" diyen hemcinslerim de olacaktır. Onlara da saygılarımı sunarım ve Türkiye'de düşünmenin bir özgürlük olduğunu, bu yazdıklarımın da benim nâcizane düşüncelerim olduğunu söylemeyi borç bilirim. Saygılar.

Patates etten olsaydı ya?

Mart 21, 2011

Altın Klozet Olsa Ne Yazar?

  • Yeşil erik çıkmış. Kilosu 300 TL'ymiş. Zaten bu fiyata evine 2 kilo erikle gidebilecek bir babayiğit olduğunu sanmıyorum. Ama Allah karısı hamile olup da, yeşil erik aşerenlere kuvvet versin. Hayır beline değil, cebine kuvvet. Hem beline niye kuvvet olsun ki zaten? Beline kuvvet olmuş da, çocuğu yapmışsın zaten, çocuğu yaptıktan sonra kuvvet sadece cebine lazım.
  • Aref. Yo dostum yo, Aref'i peygamber ilan etmicem merak etme. Ama bu yapılan eleştirileri çok yersiz buluyorum. Israrla bunu üzerine gitmek istiyorum. Aslında yapmıyomuş olm, hileli bunlar falan diye, kendi egolarını okşayan insanlara seslenmek istiyorum. Lütfen ilüzyon kelimesinin sözlük anlamını falan araştırsınlar.
  • Shuffle takılayım diyorum, aynı grubu dinlemeyeyim sürekli diyorum. Ama Winamp sürekli bu düşüncemi, bu isteğimi, bunu uygulamamı sabote ediyor. İlk bitane şarkı açıyorum, ikinci şarkı, Lamb of God çıkıyor. Sence ben Lamb of God duyduktan sonra başka grup dinler miyim? Ya ondan sonra, daha düşük kaliteli bi grup çıkarsa? O shuffle'dan hayır gelir mi? Hayır. Gelmez. Hayır gelmez.
  • Shuffle demişken, bi de bu shuffle modda, POS - Sisters gelince, çok üzülüyorum abi. Böyle ne iş yapıyosam, onun içine sıçılıyo kalıyorum böyle. Ya da sabah evden çıkmışım, okula gidiyorum. Böyle pozitifim ama baya. Seke seke durağa gidiyorum. Bu pozitifliği taçlandırsın diye Tell me you don't know açmışım POS'tan. Ama şimdi çalma listesinde, Road Salt olduğu ve mod shuffle olduğu için, tell me you dont know'dan sonra Sisters bi çıkıyor, haydi bakalım, git de derse gir. 
  • Angelina göz kamaştırıcı şekilde Johnny Depp'in karşısına çıkar ve Depp'in verdiği tekpi şu şekildedir : "Fuck!"(Lanet Olsun!) - Tourist
  • Fakülte'nin kısaltması boş yere "Fak"(Lanet) değil.
  • Beni özel güçlerimi kullanmaya zorlamayın lan. Skişik güçlerim var benim! Ama arkadaşların dediği gibi, umarım başkalarının eline geçmez. 
  • "Ya göründüğün gibi ol artık Berke". -Berke'nin sevgilisi.
  • Kulaklık kullanarak telefonla konuşanlar, illaki mikrofonu ağzınıza tutmak zorunda değilsiniz aslında, biliyor musunuz? Hani o ağzınıza yakın biyerde dursa bile, sesi alıyor, mikrofon ya o hani. Belirtmek istedim. Ama mesela isminiz Yasemin A. falan olabilir ve kulaklıkla konuşurken, telefonu da telsiz gibi ağzınıza tutabilirsiniz. Aman diyim, uzaktan gelen görür, dalga geçer, çiköfte boğazınızda kalır.
  • Ne zaman ki, "Uzun saçlı erkekler için şampuan" çıkar, o zaman kadın erkek eşitliğine inanırım.
  • Zengin bi adam parasını napcağını şaşırmış.Altın klozet yaptırmış.O günden sonra hep altına sıçmış.Sonsuza kadar mutlu yaşamış.
  • Sercan çıkar, huy çıkmaz.
  • En ufak boşluğumda yatağımı toplayan ananem için kampanya başlatalım mı lan? gımadokunma diye link yayalım heryere. Belki görür de insafa gelir. Yataktan kalkıp su dökmeye gidiyorum, bi bakıyorum, yatağımın yerinde yeller esiyor. Elele verirsek buna bir dur diyemeyiz, ananemde hepimize atabilecek kadar terlik var, sizi de yakamam, seviyorum sizi.
  • Ananem demişken hayatın sırrını da çözmüş. Geçen kardeşime "KanalD'yi aç bakem çocim, Fıtmagül vaa mı?" dedi. Bunu duyunca ben de dedim ki; "Anane, madem bu kadar izliyosun bunu, söyle bana, Fatmagül'ün suçu ne?". Verdiği cevap sonrasında gülme krizi geçirerek odayı terkettim, 5 dk sonra da evi (dışarı çıkıcaktım zaten). Neyse, cevap şuydu : "Kızın bi suçu yok çociğim, hep o zengin piççlerinin bok yemesi, eşşeoğlueşşekler."
  • Inkılap hocam bi derste dedi ki, "İsviçre çok fazla savaşlara katılmamış bir şehirdir" İstanbul ne o zaman hocam? Köy mü, kasaba mı? Bi de bunlar fakülte bitirmiş insanlar yaa deyip de kadını itin götüne sokmicam tabii ki, o kadar derse giriyolar lan, yorgunluktan olur böyle hatalar, kıyamam. Ama yine de komik.
  • yarimi ellere gelin etmişler.
  • Şimdi diyeceksin ki, ben bu yazdıklarını biliyorum zaten, görmüştüm. Evet twitter'a yazmıştım. Sevdiğim bazı şeyleri buraya da aktarmak istedim. Suç mu yani? Alala. Türk Eğitim sistemini örnek alıyorum belki sürekli aynı şeyleri işleyerek.
  • Son bir şey, herkes yazılarımın sonunda neden patates'le ilgili birşeyler yazdığımı soruyor. Anlamadınız mı lan? Anlayın banane, bilenler bilmeyenlere anlatsın. 

Patates dediğin nedir, ben senin için ölmeyi göze almışım.

(Bigün Patates Hits diye bir blog yazacağım.)

Mart 19, 2011

18 Mart 2011 Gs- Fb Derbisi

Futbolla ilgili çok yazmam bilirsiniz, ama bu maç yazmaya değerdi.

Öncelikle Marpuç Cafe'de izlediğimiz maç için, oradaki atmosferi sağlayan renkdaşlarım ve Gs taraftarlarına, tüm çalışanlara ve daha maç bitmeden bizimle dalga geçen koyu Galatasaraylı Serkan Bey'e kişisel olarak, ayrı ayrı çok teşekkür ederim.

Şimdi gelelim maça. Neresinden başlasam bilemiyorum. Hakan'la yaptığımız totemlerden biri olan "forma giymemece"yi maçtan çok önce uyguladık zaten. İlk yarıyı eski Fb oyuncusu Kazım'ın golüyle 1-0 geride kapattıktan sonra, inanılmaz moralimiz bozuldu ve yer değiştirme totemimizi uyguladık, herkesin yerlerini değiştirdik. Zaten en büyük totem olan aramızdaki tek Gs'li "Mesut" da devredeydi.

1 gol atıp, 3 kere gol sevinci yaşayan Gs taraftarlarına çok güldük bi kere onu söyleyeyim. Gooool diye ayağa kalktılar, ofsayt bayrağını görünce, onlar oturdu, biz kalktık ve anlamsızca Goool diye bağırdık, "Arena'dan gol haberi mi var?" diye, geçen sezonki yanlış şampiyonluk kutlamamız ardından düştüğümüz komik durumun intikamını aldık.

Facebook ve Twitter'dan, hala konuşabilen Galarasaraylı arkadaşları, bir kez olsun sükûnete davet ediyorum. Hala; şandan, şöhretten, asaletten ve Guinness Rekorlar Kitabından bahsedebiliyorlar. Acınızı içinize gömün ve susun allaaşkına ya. Bir kez olsun, sadece bir kez olsun, 90 dk bitmeden konuşmayın ve maç bittikten sonra çamura yatmayın ki, biz de galibiyetimizden zevk alabilelim.

Her iki takım taraftarlarına saygılar sunar, bu yazımı burada bitiririm.

Geçmiş olsun.

Mart 17, 2011

Geç Gelen Kadınlar Günü

Az önce farkettim ve kendime küfür ettim. Kadınlar günü ile ilgili hiçbirşey yazmamışım. Çok ayıp etmişim, yazıklar olsun bana.

Kadınlar her zaman erkeklerle eşittir gibi bi klişe laf etmek istemem, ki Türkiye'de bu eşitlik söz konusu bile değil bence ama, beynimde, yani kafamda, hep eşitiz, her konuda. Aslında onları hatırlamak için bi gün yeterli değil, kadınlar başımızın tacıdır, anamızdır, bacımızdır, helalimizdir falan diyerek klişelere tavan yaptırmamak için, özrümü diliyorum gidiyorum.

Saygılar.

Asla Anlayamayacağım Seyler

Çoğu arkadaşım tarafından zeki, kıvrak zekalı ve ağzı iyi laf yapan biri olarak tanımlansam bile benim de anlayamadığım, aslında anlamak istemediğim bazı ufak tefek şeyler var. Blogun açılması şerefine, çılgın seks partileri yapmaktansa, böyle bi mahremimi ortaya dökmek istedim. Bir kaç tane bu asla anlayamayacağım şeylerden anlatacağım. Hadi bakalım. Bakalım sen anlayacak mısın, görelim.


Salı akşamı, arkadaşlarla dışarı çıkmışız mesela. Spesifik bir salı değil ama, herhangi bir salı olabilir bu. Gece 12 falan olmuş saat, gün çarşambaya dönmek üzere. Eve doğru çıkıyorum. Yarın pazar kurulacak olan sokaktan geçiyorum. Lan diyorum, burada nasıl pazar kurulacak falan. Her yer araba lan, yolun iki tarafı da, boşluksuz araba dolu. Ama tüm pazarın kurulacağı yerler öyle. Eve gidiyorum. Saat 12'yi geçmiş.(Saat 12'yi geçince kafa duruyomuş falan diye espri yapıp laz kardeşlerimi incitmeyeceğim.) Bi duş alıp, yatağıma girip, derin düşüncelere dalmadan önce, tabii ki de, çok korktuğum bir şey olan karabasan üç harfli, beş harfli, yedi harfli varlıkları savurmak için, birer adet Felak ve Nas surelerini zikrediyorum nacizane. Neyse. Sonra arabaları, pazarı, kafasına sütyen takan satıcıları, üstünde "Nixe" yazan ayakkabılar için "Kesinlikle orijinaldir abla" diyen diğer satıcıları düşünerek uykuya dalıyorum. Sonra sabah, annemin seslenmelerine rağmen uyanmadığım için, annem tarafından burnum sıkılmak suretiyle nefessiz bırakılarak uyanıyorum. Aslında seslenmesini duyuyorum ama, yarı ölü olduğum için, tepki veremiyorum. Neyse kalkıyorum, giyiniyorum parfümleniyorum falan filan. Sonra çıkıyorum otobüs durağına doğru. Durağa inerken, saat, taş çatlasa 7. Ulan pazar sokağına bi geliyorum, bir tane bile araba yok. Bir tane bile yok yahu. Nasıl oluyor bu ya? 6-7 saat içinde nereye gidiyor tüm bu arabalar? Nasıl bir organize çalışma şekli bu? Acaba pazarcılar zillere falan mı basıyor arabaları çekin diye? İşte ben bu arabaların bir anda nasıl ortadan kaybolduğunu asla ama asla anlayamayacağım.


Diğer bir konu ise, tamamen karşı cinsle alakalı. Şu havaların ısınmasıyla, hemen dolaplardan çıkan mini etekler, kısa şortlar falan. Özellikle bizim okul için geçerli bu, ki zaten diğer okulların kızlarını bilemem. Ama o kızlara bişey hatırlatmalıyım. "Sevgili tiki genç kızlar, tamam vücudunuz güzel olabilir, her an sergilemek isteyebilirsiniz, buna da kimse karışamaz. İstediğiniz kadar kısa şort, istediğiniz kadar kısa etekler giyebilirsiniz. Zira bu erkeklerin hoşuna bile gider. Ama bu mini etek ve şortları gardrobunuzun derinliklerinden çıkarırken o kadar heyecan yapmışsınız ki, dizinize kadar gelen çizmeleri kaldırmayı unutmuşsunuz. Ulan kısacık şortla, o çizmeler giyilir mi yahu? UGG giy abi, ona bile razıyım yahu. 55 santimlik çizmeleri giyince zaten göstermek istediğin bacağını kimse göremiyor. Bu dediklerimi bi düşün bence."


Şimdi sevgilim kızların bacaklarıyla neden bu kadar ilgilendin diye fırça kaymadan konuyu değiştireyim ve anlamamakta ısrar ettiğim son konuyu da belirteyip aranızdan ayrılayım şimdilik. Aslında son değil ama, bu yazı için son. Şimdi şöyleki, her öğrencinin bildiği gibi metrobüs diye bişey var. Bu metrobüsler oldukça yoğun çalışan, lastik tekerlekli tramvaylar aslında. Avcılar'dan eğer binerseniz, 3 tane diziliyor, 20 saniye içinde hepsi kalkıyor ve sonra başka 3 tane geliyor. İnanılmaz yoğun bir trafik söz konusu. Şimdi başka bir olay ise, metrobüsün gece seferleri. Geceleri kullandınız mı bilemem ama, 40-45 dakikada bir geliyor metrobüs. Yani Avcılardan çıkan bir metrobüs, istikametin yarısına falan geldiğinde, bir yenisi kalkıyor. Öyle düşün, o kadar seyrek seferler. Peki bu saatte bu metrobüslerin kalanı nerde abi? Bunlar için özel bi garaj falan var mı? Hayır öyle lastiğini, krigel kayışını(elini kolunu yani) sallayarak metrobüs yolundan da çıkamaz. İkitelli garajına falan zor gider. O metrobüslerin nereye kaybolduğunu merak ediyorum. Ayrıca, kaç tane metrobüsün görev yaptığını ve aynı metrobüse kaç kere denk geldiğimi merak ediyorum. Ayrıca, metrobüste oturduğum yere, bi daha binince görüp de sevineyim diye bıraktığım işaretlerin hiçbirine denk gelememiş olmamdan kelli düşündüğüm metrobüs saysısı beni korkutuyor.

Patates yok bugün.

Mart 12, 2011

Surtur Rising

İbnenin teki beni albüm linki verdiğimde şikayet ettiğinden beri, çok nadir albüm yorumu yaptım. Ama bu albümü yorumlamamı, o ibne bile durduramaz!

Aylardır bekliyordum bu albümü. 28 Mart'ta çıkacaktı aslında ama, nete erken düşüyor hep işte. İndirdim dinledim ve çıktığı anda kaç paraysa bayılıp orijinalini de edineceğim. Sonuçta fikir sahibi olmadan orijinale para vermek istemem.

Şimdi dinleyenler bilir ki, bi önceki Amon Amarth albümü, Twilight of a Thunder God, çok çok muhteşem bir albümdü, içinde "vasat lan bu" denilebilecek bir şarkı dahi yoktu. O albümle, gelecek albüm için beklentileri çok çok çok yükselttiler.

3. kez dinliyorum şuan albümü. Bir kaç şarkıyı çok güzel sindirdim. Mükemmel şarkılar. Melodik olarak önceki albüme göre biraz eksik, yani sert riffler daha yoğunlukta. Ama tabi bu albümü kötü yapmıyor. Adamlar yine diyar diyar Vikingleri yaşatıyor size gözlerinizi kapadığınızda.

Albümdeki en ilginç şey ise bonus track. System of a Down'ın Aerials şarkısını coverlamışlar. İlk başlarda müzik normal, orijinal halindeki gibi. Vokal brutal sadece. Ama sonlarında kendi yorumlarını katmışlar ve müthiş olmuş.

Sonuç olarak, fırsatı olan mutlaka dinlesin ve beğendiği takdirde, gidip orijinalini de alsın, adamların emeğine yazık etmesin.

Saygılar.

Mart 11, 2011

Çıkmış 9'a, inmez 8'e = 8.9

Bloga erişmişken, güncel bir olaydan bahsetmek istiyorum.

Evet, senin de tahmin edebileceğin gibi, Japonya'yı gerçekten "vuran" şu depremle ilgili görüş ve duygularımı paylaşıcam. Öncelikle çok üzüldüğümü belirteyim de, insanız sonuçta yani.

Bi kere, 8.9 nedir ya? Kıyamet gibi deprem olmuş zaten. Son bildirilen ölü sayısı 51miş. E adamların daha önce canı yandı depremden, artık nasıl önlem almışlarsa böyle büyük bir depremden bu kadar az can kaybıyla kurtulabiliyorlar. Pratikte bakınca 51 insan çok gibi gelse de, İstanbul'daki 7.4'te kaç kişi öldüğünü düşününce, 51 çok komik bir rakam oluyor.

Bi de çok kısa bi süre önce, yani 1 hafta kadar önce, rüyamda oturduğum binanın yıkıldığını ve öldüğümü gördüm. Depremden yıkılmıştı tabi, öyle boş yere değil. Rüyayı, dışarıdan izliyordum, içine dahil değildim. Kendimi ölürken gördüm yani. Ayrıca sanki rüyayı tv'den izliyormuşum gibi, sol alt köşesinde "Az kaldı, MART!" yazıyordu. Uyandığımdaki halimi anlatmayacağım tabii ki. Ama çok etkileyici bi rüyaydı. Umarım o rüyada işaret edilen deprem Japonya'daki depremdir de neden bana işaret edilsin ki lan deprem? Ama, eğer, Mart ayında, umarım olmaz ama, şayet, yani inşallah olmaz ama, oldu ki bi deprem olursa İstanbul'da ve ben ölmezsem, o zaman peygamberliğimi ilan ederim.

Neyse uzatmayayım, moralim bozuluyo çünkü. Allah yardım etsin oradaki insanlara ya da onlar neye inanıyorlarsa o yardım etsin. Umarım ölü sayısı daha fazla artmaz, tsunami için de gerekli önlemler alınır. Dünyanın Japonlara ihtiyacı var!

Ama sevgili okurlar, sizlere şunu sorarım ve bu konuda yorumlarınızı beklerim ki, karşılıklı bi konuşma yapabilelim : 

"8.9 şiddetindeki bir deprem, İstanbul'u geçtim, Türkiye'nin herhangi bir yerinde olsa, ne olurdu?"

Mart 10, 2011

Sanki ilk gün gibi

***Fotoğraf çok temsili. Zaten eski halim, bayaa bi eski halim. Ama son halimin davul çalarken fotosu yok, videosu var sadece. Ama bu foto çok kısa bir süre sonra neler hissedeciğimi anlatır sizlere. Gözlerin kapalı olması ve surattaki ifade, duygularımı anlatır sizlere. Neyse konuya gireyim. ***

Sebepsiz yere, çocuk gibi heyecanlıyım şuan. Uzun zaman sonra, prova yapmaya gideceğim 45 dk sonra. İlk kez müzik yapacakmışım gibi hissediyorum. Aslında bu, biraz da, grupta gelecek görüp görmemekle ilgili. Grupta gelecek gördüğüm için, heyecanlıyım. Çok güzel şarkılar seçtik. Elemanlarımız ve grubumuzun sesi de çok iyi. Pek istemesek bile bi şekilde eskilere kayıyoruz. Ama günümüze bakarsak, Roadrunner United - End ve 5FDP - Bad Company çalacağız. İki adet de Iron Maiden var. Aslında biri After Forever sayılır. Öyle yani, bu gruptan çok şey bekliyorum ben. Bekleyeceğiz göreceğiz. Şimdi izninizle davulla sevişeceğim biraz. Öpüyorum hepinizi.

Kişisel bir ileti girin.

Geçen günlerde bir arkadaşım, bir konuda yazmamı istemişti. Aklımdan çıkmış gitmiş. Zaten blogunda geleceği garanti değil, bi geliyor bi gidiyor, ne yapcam şaşırdım. Neyse işte, bu konu aklımdan gitmiş ve az önce aklıma geldi. Nasıl aklıma geldi? Muhtemelen birazdan eleştirmeye başlayacağım şeyi, kendim yaptım çünkü. Konuya gireyim ufaktan.

Şimdi günümüzde internet o kadar yaygınlaştı, o kadar hayatımızın bir parçası oldu ki, herşey için internet ortamında yeni icatlar ortaya çıktı. Sosyal yaşam, adeta internete endekslendi diyebilirim. Yani arkadaşlarınla falan bir sosyal aktivite yapacağın zaman, önce internet üzerinden haberleşmek, bir gün bir saat bir yer belirlemek zorundasın. O kadar bağımlı olduk, herşeyimizi internette paylaşır olduk neredeyse. Manga'nın da dediği gibi "Kişisel neyim kaldı ki bir iletim olsun." Herkes için demiyorum tabi, bi çok insanda böyle bağımlılıklar başladı. O kadar ki, bir yakını öldüğü zaman, iletisinde onu paylaşabiliyor. Bu gerçekten vahim bir durum. Az önce onu ben de yaptım, bu durumda bu yazı bir eleştiri değil, bir öz eleştiri oluyor.

Neyse apartmanımızda bir dede vardı. En alt katta oturan, gayet böyle nur yüzlü, zararsız, kendi halinde bi adam. 1 yıl kadar önce, eşini kaybetti. Adam boşluğa düştü resmen. İşte o dede, çok kısa bir süre önce (yaklaşık 6-7 saat) evinde ölmüş bir şekilde bulundu. O saatlerdeki tweetlerimden birine bakarsanız, şöyle bir şey göreceksiniz : "Apartmanımızın dedesi ölmüş ya :/". Bak şimdi... Demek ki üzülmüşüm, seviyormuşum o dedeyi, içime atmak istememişim ve paylaşmışım. Siktirip gideyim lütfen. Böyle bahane mi olur? Millete ne? Belki ben bunu yazınca, millet ölümle ilgili derin düşüncelere dalacak, milletin moralini bozmuş olcam? İşte bizde daha böyle bi bilinç oluşmamış, ben de dahil. Birşey yazıyoruz tamam da, bunun 3-5 saat sonrasını düşünmeden yazıyoruz. Sonra da diyoruz ki, "Aaa, benim ne farkım kaldı şimdi onlardan?". Benim şuanki farkım, yaptığım sığırlığın farkında olmam ve arkasında durulcak bişey olmadığının farkında olmam.

Neyse bakma sen, ben yine masumum. Peki ya Twitter'da ya da Facebook'ta "Dedem öldü." diyen birini görsen? Ama öyle apartman dedesi değil, orijinal, kan bağlı dede. Hatta "Annem öldü." -Allah korusun-
Şimdi benim bunlara karşı diyeceklerim şunlar;

Olum, nasıl bişeydir bu? Deden/Annen/her kimin ölmüşse, senin ne işin var olm pc başında? Tek derdin bunu toplumla paylaşmak mı? Acını bari adam gibi, içinde yaşa lan. O yazıyı görüp "Ayy, canım ya, dedesini kaybetmiş :((88sekiz(" dediği zaman ya da sana teselli verdikleri zaman, acını onlarla paylaşıcak mı olcaksın? Baaak, anne diyorum, dede diyorum. Bu acı paylaşılacak bi acı olsa, kimse annesi ölünce acı çekmezdi. Söz konusu anne olunca,  mutlulukların paylaşarak çoğalması ve acıların paylaşarak azalması tamamen traş bi laf oluyor.

Neyse işte, arkadaşımın isteği üzerine bu konulara değinmek istedim, kendimi de kınıyorum acımı içimde yaşayamadığım için.

Son bişey ekleyeceğim. Ben şeye daha çok şaşırmıştım, geçen ufak çaplı bi deprem olmuştu. Kendime gelip tekrar pc'ye geçtiğimde Twitter'da bir sürü "Deprem oldu lan!" diye tweet gördüm ve bazılarının zamanına baktığımda, depremin olma saatiyle aynıydı. Ulan deprem olurken bile derdin tweet atmak mı ya? Bunu anlamıyorum işte.

Patates Kumpirin yapı taşıdır.

Mart 06, 2011

Büyük Fırsat, Ama Kaçmış

Şunu da es geçmeyeyim :

Az önce gördüm bunu. Ama şunu hatırlatmalıyım : Bugün 6 Mart.

Başlık

Aslında şuan, bu siteye erişimin engellenmesi kararını alan mahkemeyi, mahkemeye verebiliriz. Çünkü siteyi açtığımızda, karşımıza sadece şu çıkıyor :

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

Tamam, engellemişsin, bunu da belirtmişsin, güzel. Ama altına bi iki satır daha yazsaydın? Hani neden engelledin? Bizim suçumuz ne falan diye iki satır karalasaydın. Yani demem o ki, hiç bir sebep belirtmeden nasıl yapılabilir abi böyle bişey?

Konunun, sıcaklığını yitirdiğinin farkındayım, herkes elbet açılcak diye düşünüyor zaten. Ama ben bunu kaldıramadım abi henüz ya. Dışarda birşey gözlemliyorum, eve geliyorum heyecanla, firefox'ta kısayol simgelerinde, facebook ve twitter'dan sonra üçüncü sırada yer alan, blogger simgesine tıkladığımda, bu engellemeyi belirten yazıyla karşılaşıyorum. Sonra diyorum lan, Tumblr'a yazsam? Yok yok, facebook'a yazayım? O da olmaz. Alışkanlık işte ya, buraya yazmam lazım illaki, sonra nereye aktarırsa aktarıcak o. Ama ilk buraya yazacam abi, başka yolu yok bu işin.

Cumhurbaşkanı da olaya el atacağını söylemiş. Umarım lafta kalmaz ve ülkemizde az da olsa özgürlük parçacıklarının olduğunun farkına varırız.

Saygılar.

Mart 01, 2011

Blogspot Yasağına, Blogspot'tan Cevap!

Şimdi nereden başlayacağımı bilmiyorum. Kişisel özgürlüklere tecavüzden başka bir şey olamaz bu. Youtube, Lastfm ve Fizy'den sonra, Blogger da gitti. Aslında gitti sanıyorlar.

Şimdi Digiturk, LigTv yayını yaptığını düşündüğü bloggerlar yüzünden, mahkemeye başvurmuş. E be deyyuslar, o adamlar yayını kendileri mi yapıyorlar sanki? Onlar mı ayarlıyolar bu işleri? Onların tek yaptığı, JustinTv, MipsTv gibi dünya çapındaki sitelerde olan yayınları paylaşmak. Madem sen koskoca Digiturksun, madem yayınlarının illegal paylaşılması için mahkemelere kadar gidiyorsun, o zaman, sıkıyosa, Justin'i kapattır? Haydi kapattır? Bekliyorum.

Ayrıca, buranın Türkiye olduğunu da unutuyorlar. Sen şimdi bunu yasakladın diye, biz Blogger'a giremeyecek miyiz yani? Youtube yasaklandı da giremedik mi? Fizy yasaklandı da uFizy'le müzik dinlemeye başlamadık mı? Lastfm yasağını sikip atmadık mı? Myspace yasaklarını sikledik mi hiç? Bu ülkede, DNS'leri otomatik kullanan kaç insan var? Bu ülkede Youtube Jacker falan gibi, yazılımlarla, o yasaklar, dalga geçilircesine delinmedi mi?

Tüm bunlara rağmen, hala çıkıp da "Türkiye'de internet sansürü yok!" demek nedendir? Siz hangi Türkiye'de yaşıyorsunuz? Ya da o Türkiye'yi bize de göstersenize, biz de rahat rahat internete girebileceğimiz bir ülkede yaşayalım.

Şimdi; ya DNS değiştme gibi bişey olmasaydı da ben yazdığım yazıların, şiirlerin, tespitlerin yedeklerini alamasaydım? 2 yıldan fazla süredir, emek verip yazdığım, okunsun diye götümü yırttığım, beni takip eden 87 kişinin her birini gördüğümde ayrı ayrı sevindiğim ve benim için çok çok önemli olan bu blogun tüm içeriği yok olup gitseydi? O zaman ne olacaktı? Benim gibi düşünen bir sürü insan, gitseydi mahkemeye? Digiturk'ü dava etseydi, -ki bunun olması muhtemel-, o zaman ne olacaktı?

Çok saçma işler dönüyor, her zaman olduğu gibi. İlerde derleyip kitap falan çıkarmayı düşündüğüm yazılar gitseydi, olaylar çok daha çirkinleşecekti ve bu yazıda bu kadar sakin bir Sercan göremeyecektiniz.

BLOGUMA DOKUNMA!