Ocak 29, 2011

Karne Heyecanı?


Artık karne heyecanı da kalmamış be. Nerede o eski karne günleri. Ne biçim heyecan olurdu. 1 hafta önceden düşünmeye başlardı çocuklar. Zayıf varsa kara kara düşünür, takdir varsa sabırsızlıkla beklerlerdi karne gününü. Teknoloji herşeyi bozduğu gibi bunu da bozdu be hacı. Artık çocuklar karnelerini 1-2 hafta önceden biliyor, hatta printscreen alıp, Facebook'a falan koyuyorlar. Hayır utanmasalar anne ve babalarını taglicekler, eve karne falan da getirmeyecekler.

Farkındayım, çok yaşlıymışım gibi, sanki bir babaymışım gibi konuştum. Ama haksızsam, çıkıp da haksızsın deyin. Hem bilmeyenler için söyleyeyim, gerçekte olmasa bile, pratikte muhteşem klişe bir babayım ben.

Ocak 28, 2011

Türk İnsanından Dizi Çözümlemeleri

Türk insanının dizi çözümlemeleri beni öldürüyor. Sanki böyle bir dizi 5 bölümde bitsin, evlere dağılalım gibi bir düşünce hakim. Çok saçma yani. İzlerken sabırsız davranıyorlar ve herşey bir an önce olsun bitsin, olaylar hiç sarpa sarmasın, dal budak verip sağa sola bulaşmasın istiyorlar.

Mesela izlediğim dizilerden örnek vermek isterim : Öyle Bir Geçer Zaman Ki. Son bölümde Ali Kaptan, Cemile'nin falan kaldığı eve pencere falan taktırdığı ve öncesinde Caroline kaşarını evden kovduğu için, hemen Cemile iki çerçeve için onu affetsin, Ali Kaptan, Caroline'e resmi olarak tekmeyi bassın, tekrar eski evlerine taşınıp, orada mutlu mesut yaşasınlar istiyolar. Utanmasalar gökten elma falan da düşürücekler. O derece. İyi de benim güzel insanım, o zaman 1 bölüm versinler, hemen hızlı şekilde gelişsin olaylar. Olsun bitsin. İşte buradaa, filmle diziyi ayırmak gerekiyor.


Yahşi Cazibe izlediğim diğer dizi olduğu için ondan örnek vereyim. Hatta konuyu bir özetleyeyim. Asıl adam Kemal var. Cazibe ise Azerbaycan'dan Türkiye'ye gelmiş ve vatandaşlık alabilmek için, Kemal'le formalite evliliği yapmıştır. Kemal'in sevgilisi Simge, onu hizmetçi sanmaktadır. Karşı komşu Peker Pekmez, yabancılar şubesinde komiserdir ve bu evliliğin çakma olduğunu anlar, ama bir türlü kanıtlayamaz. Kısaca böyle bişey. Yani herkesin bilmediği çok şey var. Ama Kemal'le Cazibe aslında birbirlerine aşık.

Burada ananemle aramda yaşanmış diyalog şöyle:

-Amaan evlense ya bunlar, aşıklar işte
+Anane evli zaten onlar.
-Sarı karıyla evli değil mi bu adam
+Hayır o sevgilisi. Cazibeyle evli, ama çakma evlilik, yani formalite
-E ama aşıklar bal gibi
+Tamam da, Simge var
-Ama aşıklar işte
+İyi de Simge'yi de bırakmıyor Kemal
-E aşıklar ama
+Off anane neyin peşindesin ne istiyosun.
-Evlensinler mutlu olsunlar istiyorum (Hala evlensinler diyor)
+Ama o zaman dizi nolcak
-Nolcakmış diziye, evlensinler öyle devam etsin.

Ah ananem kadın ananem.

Pat.

Ocak 25, 2011

Bere Sorunsalı

Gerçek özgüven, bir erkeğin topluluk içine girdiği anda, bir an bile düşünmeden, kafasındaki o daracık bereyi, tutup çıkarabilmesidir.

Olmadı mı?

Hani herkes saçına başına böyle çok önem verir, saçını düzgün bir şekle sokmadan dışarı çıkmaz, topluluk içine girmez ya, işte bu bahsettiğim olay, onu yerle bir eden bir eylem.

Sen evden çıkarken takmışsın o daracık bereyi, 45 dk, 1 saat artık ne kadarsa, yol gelmişsin. Okula gelmişsin mesela. Girdin okulun kantinine. İçerisi böyle karı kız kaynıyor. Sen de bir anda o, 1 saattir kafanda durup da saçına defalarca tecavüz etmiş şapkayı, hop diye çıkarıyorsun. İşte o an kendini görmüyorsun belki, ama dünyanın en pespaye insanısın o anda. Bu nasıl özgüven lan? Saçın bir tarafı, kafatasına yapışmış, sol tarafı sağa, sağ tarafı sola yatmış ve tam ortasında, böyle ayaklanmış saçlar. Iyy, çok iğrenç olm. Yapma, çıkarma o şapkanı öyle.

Pat.

Ocak 19, 2011

Zamane Genci misin?

google'a zamane gençliği yazınca çıkan ilk foto da çok ilginçmiş.

Şimdi böyle heryerde şeyler varya, işte gençken yapılması gereken bilmem kaç şey. İşte şimdi ben onları yazıcam kendi gözlemlerime göre. Ama günümüz gençliğine göre. Bizden birkaç jenerasyon öncesi. Evde Denemeyiniz. Here we go!

  1. Converse giy ve ayakkabının parçalanıp eskidiğini asla kabullenme.
  2. Düzenli olarak dışarda(n) yemek ye.
  3. Eğer erkeksen liseyi bitirince saç uzat, kızsan boyat. (Oradaki "erkeksen", "götün yiyosa" anlamında değil.)
  4. Metallica dinle. (Sadece "Nothing Else Matters" bile olur.)
  5. Üç kuruş para kazanmak için çok yoğun bir işte saatlerce çalış, eben zikilsin (bkz; Burger King)
  6. Öyle reklamlara aldanıp da, iri kıyım berber adamlara çiçek verme.
  7. Coolluğuna asla bok sürdürme, Tv izleme, hep yabancı dizileri internetten takip et. Türk dizisi izlediğin anlaşılırsa, kanının son damlasına kadar inkar et!
  8. Bir enstrumanda bir kaç birşey öğren ve virtüöz gibi davran!
  9. Sigaraya başla, en azdından dene.(Bok var çünkü.)
  10. Msn'de durumun çevrimiçiyken, iletine "yok" yaz.
  11. Üniversite'yi kazanamazsan, ilk bahanen mutlaka "Çalışmadım ki zaten!" olsun.
  12. Kolunda bavul gibi çanta olduğu halde, kitaplarını elinde taşı (Kızlar), Kaç tane dersin olursa olsun sadece elinde kıytırık defterle git (Erkekler)
  13. Resmi çeken kolun göründüğü halde, resmin altına "Habersizdi." yazıp cool ol.
  14. Facebook'ta mutlaka isim ya da soyadını, bir sürelik de olsa, yabancı bir yenisi ile değiştir.
  15. Bu maddeleri okuduğunda "Ben bunların hiç birini yapmadım/yapmıyorum ki" diye düşün.

Ayrıca buradan mitsubüşü'ye mim gönderiyorum.

Ocak 18, 2011

Fosforlu Sena

Sena : Saçlarıma hayranım ya, ne güzel baksana.
Ben : Hmmppfff (koklama şeysi) evet güzel. Kırık var mı?
Sena : Vardır ya
Ben : Niye lan, boyamıyorsun etmiyorsun.
Sena : Bilmiyorum
Ben : Boyuyor musun lan yoksaa heeee?
Sena : En fazla fosforlu kalemle işte.
Ben : Mal mısın? ASDASFASDFADSF
Sena : Ama güzel oluyor parlak parlak.

Ocak 11, 2011

Falan Filan

Susayım diyorum ama dayanamıyorum yine. İnsanların öldükten sonra kıymete binmesinden nefret ediyorum. Hayatında daha önce o ölmüş sanatçıyı bi kere bile dinlemediğine yemin edebileceğim insanlar, o insan ölünce bir anda onun fanı oluveriyorlar. Bu olaydan gerçekten tiksiniyorum. Ölünün üzerinden edebiyat yapıp, sanal alemde ön plana çıkmaya çalışıyorlar. Eminim o videoları paylaşıp, o şarkıları dinlerken, başka bir pencereden de arkadaşlarıyla geyik yapıyorlar. Biraz kendiniz olun lütfen.

Ocak 10, 2011

Pain of Salvation İstanbul Konseri

Evet, şimdi haftalardır beklediğim(iz) ve dün kavuştuğumuz öküz grup Pain of Salvation'dan, ve dünkü konserden bahsedicem.

JOLLY JOKER BALANS

Ama öncelikle, konser mekanı olan Jolly Joker Balans'ı itin götüne sokmak istiyorum ki, bunu fazlasıyla hakettiklerini söylemek istiyorum. Biz kapının hemen önünde beklerken ve muhtemelen konseri en önden izleme şerefine nail olacakken, bodyguardlardan birinin gelip "Orkodoşlor bordo boklomok yosok, oşoğo koto onmonuz görököyor" demesinin akabinde aşağı inmemiz. Ardından milletin bodyguardı siklemeksizin, tekrardan yukarı çıkması ve yukarı tekrar çıktığımızda, kapının önüne yığılmaları. Neyse ki, küçük bir çirkefleşme sonucu öndeki yerimizi geri alabildik. Sonrasında ise, soundcheck bitmeden, evet P.O.S hala sahnedeyken insanları içeri alıp, adamların sahneden inmesini beklemeleri için, bar kısmına tıkmaları ve orada sıranın tamamen terse dönmesi. Yani ilk giren kişiler barın en dibinde kaldı, son gelenler ise, grup sahneden indiği anda sahnenin oraya koşarak en öne yerleşeceklerdi. Beklendiği üzere, en önü kapamadık. Ama arkadaki insanları düşündüğümde, yerimiz pek de fena sayılmazdı, önümüzde 1-2 sıra vardı sadece. Ama önümüzdeki bazı kişiler, kulağına eğilip "Ilgaaaz Anadolunuuuun sen yüce bir dağısııııın" diye şarkı söylememizi hakedecek cinstendi. Neyse konser başladı işte.

KONSER

Progresif müziğin tanımını yaparken, "deneysel" kelimesi eksik olmaz ya hiç, işte bu konserde bence deneysel bir konserdi. Deneyin konsepti ise "Hit şarkılarımızı çalmadan, nasıl yardırırız?". Elbette deney başarıya ulaştı. Undertow, Disco Queen, Scarsick, America gibi her önceden her konserde çalınan şarkılar çalınmasa bile, yine de yıktılar geçtiler. Hatta ne yalan söyliyim, hiç aklımda olmamasına rağmen, Linoleum, Diffedentia, The Perfect Element ve Nightmist'te kafa bile salladım. O derece iyi bir konserdi. Seyircilerin neredeyse tüm şarkıların sözlerini bilmesi ve şarkıya eşlik etmesi, Daniel'i sürekli şaşırttı ve sürekli "Good job" , "It's good" gibi şeyler söyletti. Tabi burada tüm seyircilerden bahsetmiyorum. Zira arkamdaki aptal kız, tüm sözleri yanlış söyledi.

Konserden önce başka bişey istesem olacakmış resmen. Dilşad'la beklerken defalarca dedim, keşke "Tell me you don't know" çalsalaar, ben o şarkıyı çok seviyorum diye. O kadar istedim ki, çaldılar abi! Ve muhtemelen setlistlerinde yoktu, çünkü ilk kez sahnede çaldıkları çok belli oluyordu. Ama yine de çaldılar sonuçta. Secret olayına inanmaya başladım. Çok istedim oldu. Ya da yaptım, olcak.

Ayrıca sonlara doğru, çok büyük bir meditasyon yaptığımızı söyleyebilirim. Hallelujah çalmadan önce, Daniel herkesin oturmasını söyledi. Herkes olduğu yere çöktü, grup elemanlarıda sahnede önlere gelip oturdu. O kadar kişiyi oturtmasını geçtim, herkese defalarca Hallelujah dedirtebildi. Güzel konserdi, Elhamdülillah!

PAIN OF SALVATION

Dediğim gibi, Setlist çok hit şarkıları barındırmasa da, yine yardırdılar ortalığı. Gruba aslında dahil olmayan ve sadece konserlerde çalan basçı Per Schnalder, tam bir sahne adamı. Yeni davulcu Léo Margarit'i ise, skindirik bir jazz davulcusu sanıyodum albümden ve EP'den dolayı, ama adam düz yardırdı be. Çok sağlam davulcuymuş. Ayrıca, imza falan için, ilk inen insan da oydu. Fredrick, yavrum çok arka planda kaldı. Hatta, Tell me you don't know'u çalmadan önce, Daniel onu biraz sahnenin ön taraflarına çağırdı ama utandı yavrum, gelemedi. Daniel'in "Söz bak, ışıkları kapatıcaz, bitene kadar kapalı kalcak" demesi bile bişeyi değiştirmedi, arka planda kalıverdi. Johan Hallgren, -saçlarına gurban olduğuum- coştu ya adam. En çok dikkatimi çeken ise, çalarken gözlerini kapatıp gerçekten müziği hissetmesiydi. Kafa sallarken saçları daha güzel duruyordu ayrıca. Bir de, coverlardan birini söyledi ve sesinin ne kadar güzel olduğunu bir kez daha gördük. Ve Daniel, şuan söyleyecek pek fazla şey yok aslında. Var da, söylemeye gerek yok. Adam kırdı geçirdi ve gitti ya.

KONSER SONRASI

Konser başlamadan önce, Dorock Bar'da Meet&Greet yapılacağı söylenmişti. Sonrasında Facebook'tan mesajla bunun iptal olduğu duyruldu. Konser bittikten sonra, grup tekrar alana gelip, imza, fotoğraf, tanışma gibi olaylara girilecekti. Bir grup insan konserden sonra beklerken, meşhur bodyguardımız, "İmza yok, gidebilirsiniz, herkese iyi sabahlar" dedi. Büyük bir çoğunluk gitti. Geriye sadece, büyük bir azimle bekleyip, grubun o kapıdan çıkacağına inanan, Ben, Didem, Dilşad,Büş; konserde tanıştığımız Burak, Taylan ve adını bilmediğim sarı saçlı çocuk ve konser için Suriye'den gelmiş 2 arkadaş kalmıştı. İlk olarak Léo Margarit indi, sohbet ettik, biletlerimizi imzalattık. Çok sıcak kanlı bir insandır. Sonra bir ara gitmeye yeltendik ama yapamadık. Ama en sonunda beklediğimiz oldu. Per, Fredrick, Johan ve Daniel sırasıyla merdivenlerden iniyorlardı. Birazdan geri gelecek olan Fredrick, Per ile birlikte hiç takmadan geçti gitti. Ama Johan ve Daniel bizim beklediğimizi görür görmez, hemen ellerindeki çantaları bıraktılar ve "Hi!" diyerek olaya girdiler. Johan'ın saçlarına dokundum! Daniel bilet ve fotoğrafları imzalarken, 4-5 kalem denedi ama hiçbiri yazmadı. Resmen Daniel ve biz insanlar, bi masa etrafında eğilmiş, ışıkları sönmüş mekanda telefon flashıyla, kalemle ilgili geyik yapıyorduk. Daniel işte orada gönlümüzü fethetti. "Kalem yazmıyor şansınıza küsün" demek yerine, organizatörlerden birine "Do you have a pen, an alive one?" diye sordu. Kalem olayını bir şekilde hallettikten sonra, menajer olduğunu düşündüğüm adam gelerek, aracın kapıda beklediğini, daha fazla bekleyemeyeceğini ve gitmeleri gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Daniel "Otel yürüme mesafesinde mi?" diye sorarak, aslında menajere iyi gidin o zaman ben fanlarımı bırakmıcam mesajı verdi.

SONUÇ

Sonuç olarak, azimle sıçan mermeri delermiş diyorum. Çok mutluyum diyorum. Dilşad'da Daniel'e sarıldı buarada. Büş'ün ise artık ölmemesi için bir sebep kalmadı. Benim de aynı şekilde aslında. Ayrıca organizasyonda görevli arkadaşım Metin'e de yaptığı her şey için teşekkür ederim. Neymiş? Pain of Salvation balmış, Daniel balmış, J.J. Balans yalanmış.

Ocak 02, 2011

benimikibinonum

2011 yılının ilk gününün son saatinin son çeyrek dilimi içerisindeyken bunu yazmaya başlıyor ve geride bıraktığımız yılın, küçük bir özetini geçmek istiyorum kendi açımdan.

  • 2010 yılının, Hazırlık sınıfında yaptığımız partisinde, yabancı hocamız Henry'nin olmasına rağmen "Seneye görüşürüz" esprisini yaptık. 
  • Şubat ayında, doğum günümde pek pek sevgili dostlarım, hayatımın grubu Lamb of God'ın burada vereceği konser için bana bilet aldılar, çıldırdım.
  • Mart hayatımın en kötü ayıydı. Geçelim.
  • Nisan'a dair pek bir şey hatırlamıyorum.
  • Ve işte Mayıs ayı... İlk olarak, 4 Mayısta, hayatımın ilk iş görüşmesine gittim ve 5 Mayıs'ta Thailandlı bir gruba eşlik ederek, turizm olayının içine girmiş oldum. Yaklaşık 10 gün sonra, Hintlileri gördüm, tanıdım ve ırkçı olduğumu söyleyebilirim artık. Tüm Hintlilerden nefret ediyorum. (Çok üzgünüm ama, bu nefret ettiklerime, LOST'ta oynayan Sayid Jarrah, yani Naveen Andrews'de dahil. Kendisi her ne kadar İngiliz vatandaşı olsa da, Hint asıllı ve çok kavruk olduğu için kaybediyor.) Sonrasında, 17 Mayıs'ta bir Hintli grubumuz varken yine, izin alarak, akşamına Lamb of God konserine gittim. Konser hakkında konuşmak istemiyorum, şimdi sayfalarca yazı yazamam hiç. Hemen ertesi günü, 18 Mayıs. Konser gazisi olarak, kolum sargılı, teknede, boğazın ortasında, Hintlilerle beraberim. İşte o gün, canım sevgilimle, çıkmaya başladığımız gün olarak kayıtlara geçti. Çok uğraştırmıştı, aylarca yapmadığım şey kalmamıştı, ama o hep salağa yattı, anlamamazlıktan geldi, pis mikrop. Ama sonunda kazanan ben oldumm! Yerim onu, kuzum benim. Yani, kısacası canlarım, henüz 2010'un 5. ayında, Aşk ve işe, dolayısıyla paraya kavuşmuş oldum.
  • Haziran ayında, hazırlığı alnımın akıyla, oldukça yüksek bir ortalamayla bitirdikten sonra, son hız çalışmaya devam ettim. Hayatımın en büyük iş tecrübesini de yaşadım. Özgür Abi'min (Beni işe alan, gözümde patronum olan insandır.) Kıbrıs'a gitmesiyle, 100 kişilik bir öğrenci grubu bana kalmış oldu. Üstelik öğrencilerin yaşları 8-20 arasında değişiyor ve grubun sorumlusu ise saygıdeğer Tolga Yarbay'dı. O da bosnadan gelmişti. Yani işin TSK'yla ilgisi vardı. Çok korkmuştum işe başlarken, çünkü hiç unutmam, Özgür Abi bana "Bu grup sende, benim tüm yetkim sende, problem olursa çabuk ve doğru karar vermek zorundasın" demişti. Alnımın akıyla bu işten de çıktım çok şükür.
  • Temmuz ayı, 2010'un zor aylarındandı. Neredeyse, hergün çalıştım ve çok uzun saatler çalıştım. Üstelik ailem de tatile gitmişti ve tek başıma kalmıştım. Burger'dan yiye yiye bir sürü kilo aldım o zaman. Temmuz'un sonunda nihayet tatile çıkabildim. 
  • Ağustos, tatil ayımdı diyebilirim, oldukça dinlendim, ama işler de vardı yine, çalıştık da.
  • Eylül'de artık okul moduna girmiştim. Beni neyin beklediğini pek bilmiyordum, ama işte, elbet görecektik.
  • Ekim ve Kasım aylarında, okulda Selami Hoca gerçeğini gördüm. Bir de insanın sevgilisiyle aynı okulda olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım. Yine kocaman bir öpücük gönderiyorum sevgilimee.
  • Aralık ayında, Rehber olmanın gereklerinden biri olan, Türkiye Turu için, ilk adımı atarak, Ege'yi turladık. Ayrıca vizeleri de atlatmıştık. Ve 2010 bitmişti bileee. 
Pat.

(Bak, "pat" diye bitirdim yine.)