Aralık 31, 2011

Patates'e Eleştiri!

Selam canlarım.

Şu 2011 bitse de artık temiz bir sayfa açsak artık. Yoksa ben bu gidişle yeni yıla nezarette falan gireceğim. Herkes sabrımı sınamaya çalışıyor. Öncelikle sabah 9'da gürültüyle uyandım. Apartmanımıza yeni taşınacak olan insanların evinde tadilat varmış. Evet cumartesi günü, sabahın köründe. Sabrettim ama bir şey yapmadım, kendime engel olabildim. Neyse bahsetmek istediğim asıl konu bu değil.

30 Eylül 2011 günü, TNT'de yani başlayan Dedektif Memoli dizisi hakkında bir yazı yazmışım. Yazıda hakaret sayılabilecek herhangi bir unsur yok. Sadece kendi çapımda bir eleştiri yapmışım. Az önce onunla ilgili Facebook'tan bir mesaj aldım. Birisi kendini Memoli'ye adamış, beni eleştirecek. Ama seviye yerlerde. Küfürler falan filan. Zaten Türkçe yazmayı da bilmediği çok açık. Bana yolladığı mesajı hiç dokunmadan kopyalıyorum :


bu yazıyı yazmışsın olmayan beynine sıctığım memoli

herkezin hayranı sen kinsinde memoliyi eleştiriyorsun

boktan diye laf söylüyorsun sen bok beğinli olmasan

memolinin bokunu yemezsin izleme o tür sacma malca

yazılarını yazma elalemin bokunu yalama tammı

Ben sadece güldüm. Özellikle "Memoli herkesin hayranı" kısmında yerlere yattığımı söyleyebilirim.
Neyse yorum sizin =)

Eleştirilen yazıya bakmak isterseniz : YALNIZCA İŞ ARKADAŞLARIM BANA EDİBÜD DİYEBİLİR

Hiç Tasvip Etmediğim Hareketlerde Bulundum

Selam.

Şimdi bugün yaşadığım kötü bir olayı, komik bir olaya bağlayacağım. İlk anlatacağım şeyleri örnek almayın, hoş şeyler değil.

Otobüsteydim. Okuldan eve dönüyordum. Özel bir konudan dolayı bünyeme sinir hakimdi. Oturduğum koltuğun arkasında, 2 adet "apaçi" diye tabir edilen genç vardı. Olasılıkla benle yaşıt ya da 1-2 yaş büyüklerdi. Zaten adamlar bağıra bağıra ve küfürlü biçimde konuştukları için, otobüsteki tüm insanlar onlardan rahatsız olmuşlardı. Sonra derken bunların muhabbeti, insanların dış görünüşüyle alakalı bir şeyler konuşuyorlardı. Derken koridor tarafında oturan dingil, "Hele ben saç uzatanları hiç anlamığom amua goyim." dedi. Önünde uzun sırma saçlı ben otururken dedi bunu. 2 saniye bekledim. O 2 saniye içinde kendi kendime, "Ulan aylardır spor yapıyorsun, kolların hayvan gibi oldu, dalaş şunlara, bi bok yapamazlar." dedi. Bunu hemen düşünüp kararı verdikten sonra, önce kafamı çevirip arkaya doğru ters bir bakış attım. Sonra yine aynı dingilin "Hah, bak bunun gibi NİHOHOHO" demesiyle ayağa kalktım ve ağzına doğru sağlam bir yumruk attım. Nasıl bir hırsla vurduğumu tahmin bile edemezsiniz. Tek bildiğim, onun yerinde olmak istemezdiniz bence. Sonra o dingil bi afalladı. Noluyo lan falan derken, cam tarafındaki mal bana bir yumruk salladı. Sol elimde onun elini tutup, bir tane de buna vurdum. Tahmin ediyorum ki, burnu kırıldı. "KATIRT" diye bir ses geldi çünkü. Neyse. Bunu neden böyle ballandıra ballandıra anlattım, ona da bi anlam veremedim. 2011'in ilk kavgasıydı benim için. Ama bu son lan, bu yıl başka kavga etmicem, söz.

Şimdi asıl olay buradan sonra başlıyor. Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Çocukları döven benim, ama otobüsten zorla indirilenler, adeta atılanlar onlar oldu. Sonrasında ise, arkamdaki herkes muhabbet etmeye falan başladı. Teyzelerinden biri şunları söyledi : "Bu inen zibidilere mi kaldı bizim geleceğimiz? Şuraya bak, ne güzel böyle okul okuyan bilgili, entel çocuklarımızı böyle küstürüyorlar. Sen üzülme oğlum, senin suçun yok." dedi. Bu sonda söylediğini eklemesinin sebebi de, o sıralarda sinirden elimin ayağımın boşalmış olması olabilir. Neyse, teyze bunları söyledikten sonra, artık geri dönüşü yoktu. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Ama işin garibi ne biliyor musun? Hiç bana olumsuz bir şey diyen yoktu. Herkes o çocukları dövmemden memnun olmuştu.

"Zaten bağıra bağıra konuşup küfür edip rahatsız ediyorlardı herkesi."
"Çocuğun saçıyla dalga geçtiler, ne yapsaydı."
"Ay nasıl dalga geçtiler benden güzel saçları var." 
"Zaten ikisine de bitane vurdu, dövdü sayılmaz."
"Kendini savundu haklıydı."
"Islak mendil al yavrum, elinin üstü kızarmış."


Gibi replikler, aradan seçebildiklerim ve aklıma kazınanlardı. Kahraman olmuştum resmen. Otobüsten inerken "İyi akşamlar" dedim. Yanımdaki amca sırtımı sıvazladı, "Üzülme çocuğum." dedi. Diğerleri de "Kendine dikkat et" tarzı şeyler söylediler.

Şimdi burada benim kafam çok karıştı. Kavga etmek tabii ki hoş bir şey değil. Ben bu duruma düştüğüm için utandım. Hatta utancımı paylaşmak için yazdım bu yazıyı. Beni ayıplayın ki, bir daha yapmayayım diye yazdım. Ama dostlar, tamamen haksız mıyım? Biri bana bunu söylesin. Yıl olmuş 2012, millet hala uzun saçlı erkeklere garip garip bakıyor. Çok ağır tahrik var yani. Karı gibi saç uzatıyorlar dedikten sonra ters baktım ona. Ondan sonra hah bunun gibi falan demeseydi, ben kalkıp da vurmazdım. Bakışım yeterdi çünkü. Demek ki dayak istiyorlarmış, nasiplerini buldular. Afiyet olsun onlara da ne diyeyim artık.

Öptüm.

PAtAtes şiddete kArşı.

Aralık 28, 2011

Başlık Bulamadığım Yeni Yıl Şeysi


Selamlar.

Bir yılı daha geri de bırakmak üzereyiz. Bir şey kalmadı artık. İyi ya da kötü geçti gitti işte. Aslında kendi adıma konuşmak gerekirse, iyi bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim. Ama kötü bitmesi de an meselesi. Bakalım, kader kısmet hep bu işler.

Şu aralar abuk subuk bi tartışma var o dikkatimi çekiyor. "Müslümanlar Kırismıs kutlamaz!" başlıklı bir tartışma, aldı yürüyor resmen. Hatta olayı iyice abartıp da "HIRISTİYANLAR GURBAN GESERSE, BEN DE GIRİSMIS GUTLARIM AMUĞA GOYİM." diyerek hümanistliklerini konuşturuyorlar. İşte biz bu yüzden kaybediyoruz hep. Bir şey yapmak için, her konuda, zıt kutuptan bir hareket bekliyoruz. Hayır, Hristiyan adamın da çok sikinde zaten senin kutlama yapıp yapmadığın. Ama asıl olay bu değil. Milletin anlamadığı şey, bizim kutladığımız şeyin Christmas değil, yeni yılın gelişi olduğu. Eğer Christmas'ı kutluyor olsaydık, 25 Aralık'ta kutlamış olurduk. Ama öyle bir durum yok. Bizim bu kutladığımız şey, bir yılın bitip yeni bir yılın gelmesi. Yılın ilk günü de resmi tatil olduğu için, yeni yıl kutlamaları dışarı çıkıp ya da bir evde toplanıp sarhoş olmaktan öteye gidememekte. Ama artık olay buna dönüştü, yapabilecek bir şey yok. Şikayetçi miyim? Haşa.

Bazıları gelip itiraz ediyorlar. O zaman neden alışveriş merkezlerinde falan ışıklı ışıklı şeyler oluyor? Noel baba oluyor, Yılbaşı ağacı oluyor falan bunları sorguluyorlar. Arkadaşım onlar yeni bir yılın simgeleri durumuna geldi artık. Olay Hristiyanlıktan çıkıp, global bir hal aldı. Abartıp "O zaman niye kar yağıyor?" diyen olursa, ona da çekinmeden "Siktir git lan artık!" diyebilirsiniz. Emin olun bunu hakediyor.

Bu insanlara Noel Baba kimdir abi diye sorsanız, bilmeyecekler. Anlatayım kısaca, öğrensinler. Noel baba denen kişi, St. Nicolaus adında bir Aziz'dir. İsminin başındaki "St" zaten, Saint'in kısaltmasıdır canım benim. Aziz nedir? Havarilerden sonra gelendir. Havariler nedir? Hz. İsa'dan sonra, Hristiyanlığı yayan kişilerdir. İslamdaki halifeler gibi aynı. Yani Hristiyanlık dininin büyükleri arasında bir hiyerarşi yapmak gerekirse, 1.İsa 2.Havariler 3.Azizler. Peki asıl bilmen gereken şey nedir biliyor musun dostum? Bu Aziz Nicolaus, Anadoluludur canım kardeşim. Antalya, Demre'de St. Nicolaus Kilisesi vardır. Bu sadece bir kilise değil, piskoposluk merkezidir. Yani Hristiyan turistler gelip, burada hacı olurlar. Aziz Nicolaus'un mezarı da bu kilisenin içindedir, yattığı Lahit bile sağlam durmaktadır. Peki Aziz Nicolaus'a neden Noel Baba demişler? Çocuklara yılbaşında hediyeler mi dağıtmış? Bacadan girip kapıdan mı çıkmış? Hayır canım kardeşim. Yaşadığı dönemde evlenme çağına gelip de fakirlikten evlenemeyen gençlerin kapılarının önüne, geceleri bir kese altın bırakırmış ve onların evlenmesine vesile olurmuş. Ama kimseye bunu yaptığını söylemezmiş. Yani sağ elin verdiğini, sol el bilmezmiş. Tanıdık geldi mi kardeşim bu laf? Hani İslam'da sürekli söylenir. İyilik yaparsan, söylememek makbuldür diye. Demek ki, Hristiyan kardeşlerimizde de bu varmış.

Şimdi bunları neden anlattım canım kardeşim? Hristiyanlık dediğin dini de, senin taptığın Allah göndermiş. Yani şimdi ona buna inançlarından dolayı bok attığın zaman, kendin gidiyorsun otomatikman.

Tüm bunları geçtikten sonra sevgili dostlarım, umarım hepiniz mükemmel bir yıl geçirmişsinizdir. En büyük dileğim yeni gelen yılın da, aynı güzellikte hatta daha güzel geçmesi. Çünkü benim dostlarım en güzellerine layıktır! Ben dostun muyum ki diye düşünme, bunu okuyorsan öylesindir pampa. Önce sağlık, sonra huzur, sonra aşk, sonra iş, sonra da para hep sizinle olsun! Hepinizi ayrı ayrı kocamaan öptüm.

Patates yeni yıla filizlenmiş olarak giriyor. Patates baba oluyor!

Aralık 23, 2011

Melek Gibi İnsan Bu Kız...

İnsan vardır, seversin. İnsan vardır, çok seversin. Hep yanında olsun istersin. Cismen olmasa da, ruhun hep onunladır. Onun ruhunun da seninle olmasını istersin. Öyledir de, bunu bilirsin hep, derinlerde bir yerlerde daima hissedersin. İşte o sensin.

İnsan vardır, sıfatı önemsiz olan. Kankaymış, kardeşmiş, dostmuş, düşmanmış. Hayatındadır bir kere o. Çıkmamak üzere girmiştir ve istese de çıkamayacağını içten içe hissetmiştir. Aynı hisleri sen de yaşıyorsundur ki, o insan önemlidir senin için. İşte o sensin.

İnsan vardır, tek sözüyle atlayıp kilometreler aşacağın. Tek sözüyle nefes almayı bırakabileceğin. Tek sözüyle oturup kalacağın ve tek sözüyle kalkıp şahlanacağın. İşte o sensin.

İnsanlar vardır, özel günlerinde hatırlanmak ister. Özel gün dediğim Orkid'le falan alakalı olan özel gün değil, fesatlık etme. Özel gün derken, hani doğum günü falan. Hani şu dakikadan itibaren olan şey. Senin doğum günün. Heh işte ben onu kutlayacağım.

Seni çok seviyorum kuzum benim, hep yanımda kal. Hep ama, hep. Üniversite kazandım diye havalara girme, patlatırım o beynini, ümüğünü sıkarım.

İyi ki doğdun balıms, nice senelere.
Hadi öptüm.

Aralık 20, 2011

Islaklık...

Selam.

Islaklık, ıslak olma durumu. Pazar gecesi biten Pamukkale turunun büyük bir bölümünde adımın önündeki sıfat. Islak Sercan... Tıpkı tam 1 yıl önce Bodrum Turu'nda olduğu gibi. Daha otele gitmeden hali hazırda ıslak ve hasta bir Sercan vardı.

Hayat çok ıslak abi. Yağmur yağıyor ıslanıyorsun. Otele gelene kadar kuruyor kıyafetlerin üzerinde. Üzerinde kuruduğunda kaçışın yok, hastasın. Islak olduğun için hasta olduktan sonra, sırasıyla Termal Otel'deki ılık yüzme havuzuna ve termal havuza giriyorsun. Yine ıslanıyorsun. Sonra üstüne gidip sıcak bir duş alıyorsun. Yine ıslaksın. Yani bu ıslaklık durumu böyle bir durum. Hasta olmak için de, iyileşmek için de ıslanmak lazım. 

Bi de daha iğrenç bir durum var. Bazen hasta olduğunda, iyileşmek için terlemen gerekir. Terden ıslanman gerekir. Bu daha iğrenç. Terden ıslandıktan sonra duş almak gerekecektir. Bu durumda tekrar ıslanacaksın.

Bira göbeği diye bir şey vardır. Bira da ıslaktır. Bu ıslak şeyle kilo alırsın. Bira göbeği olur yani. Sonra o kiloları vermek için spor yaparsın. Kilo nasıl verirsin? Evet terlemen lazım. Yine ıslanacaksın. 

Romantizm deyince aklınıza yağmur altında ıslanmak geliyor değil mi? Saçma değil aslında, güzel bir şey. Sevgilinle beraber ıslanmak, ıslanmaların en güzeli belki de. Ama yine de ıslak.

Yaz tatilinin amacı nedir? Denize havuza girmek. Yani ıslanmak. Sadece ıslanmak için yurtdışına falan tatile gitmek de neyin nesi? Peh.

Gördüğünüz gibi dostlar. Islanmak, hayatımızın merkezindeki bir kavrammış meğersem. Benim gibi boş iş müdürleri varken, bu tip sırları açığa çıkarmak zor olmayacaktır. 

Seviyorum Sizi.

Patates, ne olur ıslak ıslak bakma öyle. 

Aralık 19, 2011

Catch da...


Yakaladığım en güzel kare. Daha çeşitleri var ama, en iyisi bu. Azıcık rötuşla gökkuşağı daha da belirginleşti. Tadından yenmedi. Alındığı yer : Sart Antik Kenti, Salihli - Manisa.

Aralık 09, 2011

Reenkarnasyonal Hikayem



Selam.

Bilindiği üzere tipim vikingleri andırıyor. İskandinavya'ya dair her şeyi sevdiğim gibi, tarihlerini, mitolojilerini de çok seviyorum ve vikinglere benzetilmek beni rahatsız etmiyor. Aksine hoşuma gidiyor. Geçen hocalarımdan biri de bu benzerliği farketti.

Bu hocama daha önce, Hintli turistlerle yaşadığım kötü tecrübeleri anlatmıştım. Hintlileri sevmediğimi söylemiştim. Nasihatlar gelmişti tabi peşinden, işte rehber olacak insan, tüm insanları sevmeliymiş falan filan. Tabi kafası güzel Hintliler, sana gelip de, "Önüme geç, belinden sarılayım Titanic yapalım" demiyor, bana diyorlar.

Şimdi olayın özü bunlardan ibaret. Lâkin şunu eklemem gerek. Bu hoca Reenkarnasyon'a inanıyormuş. Yani bildiğimiz ruh göçü. Bildiğiniz gibi Hindistan'daki kast sistemi hakim. Yaşadıkları sürece insanlar bir üst kasta ya da bir alt kasta geçemiyor. Ancak öldükten sonra, iyi bir hayat yaşadıysa bir üst kastta tekrar dünyaya geliyor. Kötü bir hayat yaşadıysa, hayvanlığa kadar yolu var. Mesela inek eti yememelerinin, ineği kutsal saymalarının sebebi de bu. Hani ölen bir yakınları, belki inek olarak dünyaya gelirse, onu yemeyelim diye. Neyse dağıttım yine konuyu ya.

Reenkarnasyon kavramına göre, hoca benim hikâyemi çözdü. Buyurun :

"Sen önceki hayatında kesinlikle bir Viking'din. Bu yeni hayatına ise, vücudunu da alıp gelmişsin. Bilinç altında bunun farkındalığı var. Bu yüzden böyle saç sakal uzatıyorsun, bu yüzden vikingleri seviyorsun. Muhtemelen bir Viking gemisinin kaptanıydın ve bir gün bir fırtınada yolunu kaybedip, Hint Okyanusu'na sürüklendin. Oradan Hindistan'a gittin ve oraları yağmaladın, Hintlilere eziyet ettin. Şimdi ki hayatında ise onlar senden intikam alıyor. Sen yine aynı kastta kalmışsın ama, aynı kastın daha alt bölümlerindesin. Olay bundan ibaret."

İşte böyleymiş. "Hocam ne içtiniz?" diye soramayacak kadar saygılı olduğumdan, sormadım.

Patates önceki hayatında portakalda vitaminmiş.

Aralık 02, 2011

Uygulamalı Seks Okulu


Selam.

Uygulamalı Seks Okulu açıldı biliyorsunuz. Ayda 4000€ gibi bir rakamla, okula devam edip, seksle alakalı her şeyi öğrenebiliyorsunuz. Üstelik bu konuda akademik kariyer de yapabiliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam, Viyana'daydı. "Seks" konusunu bu kadar ön plana taşıdığını bildiğim bir de Seks Müzesi var Amsterdam'da. Cesarete bak! 

Olm bu günleri de mi görecektik? Başımıza taş yağacak falan değil, öyle bir şey yok da, abi seks öğrenmek isteyen, açar interneti, izleri bi porno film, temel bilgileri öğrenir yani. Okula ne gerek var? Benim merak ettiğim, bu okulla ilgili olarak "UYGULAMALI" nedir abi? Yani oradaki öğrenci, bir diğerine "Silgini verir misin?" diyeceğine, "Senin kuşu uzat bakalım." mı diyecek?

Ders isimleri nasıl olacak onu da merak ediyorum. Positions, How to grow your penis, Fucking without losing virginity. Hmm, bak sonuncusu çok değişik oldu, bu dersin notlarını herkes indirip faydalanabilir. Hocalar derse çıplak mı gelecek? Öğrenciler çıplak mı olacak? "Elektrik kesildi çalışamadım"ların yerini, "Babamlar evdeydi, çalışamadım" olacak. 

Derslerden kalmak da cazip gelebilir tabi insanlara. 

-Seneye Doggy dersini alttan alıcam olm.
+Alttan mı alıcan? Sen Heteroseksüel bölümünde değil miydin olm?
-Yok be olm.
+Bakalım hoca verecek mi?
-Verecek tabi. 

Hani bizde bir klişe vardır. "O okulda kızlar teklif ediyormuş olm" diye. Artık o hiç heyecan verici değil. "Kızlar istemeden veriyormuş olm!" diye bir şey var bu okulda.

Hocaları youporn ve brazzers'dan seçebilirler. "Brazzers'daki kel adam" lakabıyla bilinen Johnny Sins, "Temel Kavramlar" konusunda çok başarılı bir akademisyen olabilir bence. 

"Filiz, bu akşam bize gel de ders çalışalım." gibi masum bir cümle, o okulda ne çağrıştırır insana? 

Klişeleri bozacak resmen bu okul! : "Hoca sözlülerimi 31 - 31 verseee..."

Ya da birisi gelip "Sınava çok çalıştım olm dün." derse ve bunun kız arkadaşı da yoksa, nasıl çalışmış olabilir? Hemen tepkileri toplayacaktır, "Olm abazan mısın lan, o kadar çalışılır mı?"

İşte tüm bu yazdıklarım, bu okul Türkiye'de de açılırsa, olacak olan şeylerdir. Hani açılamaz zaten de, oldu ki bir gün açıldı. Sercan demişti dersiniz o zaman. 

Öptüm sizi canlarım. Ders manasında öpmedim yahu, sevgi şeysi olaraktan.

Patates seks yapamıyor lan! Oha, valla yapamıyor. Toprakta yetişiyor. Canım patatesim ya!

Kasım 23, 2011

POPO TEYZE

Teyze bulamadım. Elbet bu da bir gün teyze olacak. Bir gün herkes TEYZE olacak! 

Selamlar arkadaşlar.

Cinsiyet ayrımı yapan bir insan imajı çizmek istemem ama, kadın kısmının yaşlandıkça poposu büyüyor mu? Yani böyle bir gerçeklik var mı? Hani şey var ya mesela, insanlarda gözler hep aynı boyutta kalır, ama kulak ve burun ölene kadar büyümeye devam eder falan. Bu gerçek bir şey. Bunu yaşlı amcaların Gülyabani kulaklarına bakarak gözlemleyebilirsiniz. Ama teyzelerde popo büyümesi de önüne geçilemez bir şey bence. Şimdi bu konu şişmanlıkla da alakalı değil. Ben de şişmanım, benim de götüm büyük. Kilo veriyorum bu aralar ama, popoda bir değişiklik yok çok şükür. Ama bu poposundan şikayetçi olduğum teyzeler şaşırtıcı şekilde şişman değiller. Yani gayet normal boyutlarda insanlar ama, aşağıya doğru bir genişleme söz konusu. Doğum yapmakla falan alakası var mı bilmiyorum ama neyse bu kadar yeter.

Otobüste sürekli kötü şeyler yaşanıyor. Oturuyorum. Koridor tarafındayım. Yanımda, cam kenarında da, bu teyzelerden bir adet mevcut. Teyze inmek için hareketleniyor. Ben de poposunu daha önce görmediğim için, hafif yan dönüyorum. Geçerken öyle bir sıkıştırıyor ki insanı, resmen beni de takıp peşine indirecek, o derece. Ben diyordum ki, ulan ben de genişim, ondan oluyordur falan. Ama bugün manken gibi incecik bir hatun da aynısını yaşadı.

Daha risklisi var. Koridorda ayaktayken sürtünüp geçiyorlar. Bir de önünüz dönükse, kötü. Normal böyle bi hatun geçse, ister istemez cinsel bir çağrışım olacağından, belki de yanlış anlaşılmamak için insan kendini geriye çekebiliyor. Meraklısı değilse. Fordçu olmadık en nihayetinde. O kadar da ölmedik. Ama işte bu yaşlı teyze geçerken, geri çekilmek mümkün değil. Çünkü çekilebilecek bir geri yok! Sizi zaten en geriye itmiş oluyor. Ama buna rağmen geçmeye çalışıyor. 20 cm bir koridor düşünün. Bunun bir duvarı sizsiniz. 5 cm esneklik payınız var. Teyze 50 cm. İşte burada bir saçmalık var. Geçmesi imkansız değil mi? Hadi oradan! Türk teyze o! Bomboş olan arka kapıdan değil, "İnilmez" yazan ön kapıdan inecek. Asilik kanına işlemiş. İnsan duvar da olsa, panik yapıyor yani öyle bir durumda. Ulan yanlış anlayacaklar. Olay sürtünmekten de öte çünkü. Orada bir "Tek vücut oluş" söz konusu.

Tarihte bulunan ilk tekerleklerle yapılmış otobüs.
Ayrıca buradan İETT'ye sesleniyorum. Görseldeki otobüs konusunda sesleneceğim. Okula gidip gelirken, o otobüsü kullanıyorum. 76 O. Ama bu otobüsler kaç model abi, kaç model? Her kasiste tavana çarpmaktan, virajlarda savrulmaktan, kucağıma düşen insanlardan (çoğu zaman erkek) bıktım artık. 15 dakika yol gidene kadar içim dışıma çıkıyor. Allah rızası için 3-5 yeni otobüs alın sevabına ya. Tamam büyük, geniş falan ama, ayakta durmak zor, oturmak zor. Körük kısmı bile rahat değil lan! Buna çözüm bul, canımı ye İETT. Zaten öğrenci akbilimin süresi de dolmak üzere! Lanedossun!

Patatesi bir seks objesi olarak görme, çarpılırsın mazallah.

Kasım 16, 2011

Blogumun Gizli Kahramanı


Blogu takip edenler, bu insanı tanırlar. Görünce tanımazsınız belki ama, kim olduğunu söylediğimde "Aaa" diyeceksiniz. Bu insan benim canım, balım, pampam, hayatım, herşeyim. Sakalımı tek kestirtebilen, kaslı kollarımı rahatlıkla çimirebilen (Yazar burada kinaye yapıyor.), Üç aylık maaşını bayramdan 2 gün önce alsa bile, hem bayram parası hem de maaşı aldım parası verebilen yegane insan! Evet anneannem. Ya da benim deyimimle, ANANEM!

Bugün tam olarak 82 yaşına bastı! Geride 82 güzel yıl bıraktık falan dememi beklemiyosun umarım. O yılların 20 tanesini geride bıraktık. Ne kadar kısaymış lan. Hiç gösteriyor mu 82 yaşında? Bence göstermiyor be. Tek problemi kulaklarının biraz az duyması. Bir gün evime gelirseniz "Neden herkes bağırıyor?" diye düşünmeyin. Sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ee, her zaman ses duyurmak Taksim'de yürümekle olmuyor. Bazen evde bağırmak lazım. Off gider yaptım resmen.

İşte böyle, pasta aldık üfledi.

NİCE SENELER ANANEM!


Kasım 06, 2011

Müyesser, The Anane


Bu bile Mehmet, o kadar yani. 

Anane Sözlüğü

Mehmet : Kıvanç Tatlıtuğ (Gümüş adlı dizide adı Mehmet'ti)
Bıyıklı : Tolgahan Sayışman
En Yakışıklısı : Çağatay Ulusoy
Güzel Gözlü Çocuk : Doğuş
Uzun : Kenan İmirzalıoğlu
Zeliha : Hazal Kaya (Feriha aslında o.)
Oduncu : Şevket Çoruh (Arka Sokaklar/Mesut)
Kendi Kaşınan : Beren Saat (Fatmagül)
Şımarık Kadın : Hande Katipoğlu (Yahşi Cazibe/Simge)
Koca Ağızlı : Azra Akın
Götten bacaklı : Polat Alemdar

Bir de bomba replikler var : 

Azra Akın için : Ne güzel kızdı bu, nolmuş bunun ağzına gözüne.
STV'deki Gereği Düşünüldü için : Hakimi açın, hakimi açın! AÇ!
Memati için : Bu da geçen bir programda çıktı türkü söyledi, ne güzel güler  yüzlü adam, gözleri boncuk gibi. Ama şu dizide bak, meymenetsizin teki oluyor.

Tüm Hakları Ananem'de saklıdır. Uyuduğu çekyatın altındaki çarşafların arasında olsa gerek. Çünkü orayı kimseye ellettirmez. 

Kasım 01, 2011

Kasım Kasım Kasılmamak Lazım

Kasım ayı dediğin budur. Hiç de romantik değil. 
Kasım ayı geldi diye kasım kasım kasılmaya ne gerek var ki? Aşkın insanları illa Kasım ayında mı bulması gerekiyor? Bence kasım çok boktan bir ay. Yani ne bileyim, herhangi bir yılın son zamanlarına geldiğimizde, genelde yeni yıl gelse de, beyaz bir sayfa açsam diye bekleriz. Aslında kasım ayı, bunun önündeki bir engel sadece. Koskoca 30 günlük bir engel.

Bazı arkadaşlar için kasım ayı, aşktan çok vize haftasını temsil ediyor. Şu an öyle bir ortam var ki sanal alemde, kasım da kasım, kasım da kasım. Aşk yaşanılan ya da aşık olunabilen tek ay kasımmış gibi. Ulan bu ülkede her şeyden soğutuyorlar insanı. Kasımdan bile insanları soğutabilme potansiyeline sahip bir milletiz. Sırf bu yüzden bir gün siktir olup gideceğim bu ülkeden. Çok da umrunuzdaydı di mi?

Bu aralar anlayabileceğiniz gibi sinirli bir insana dönüştüm. Sebepsiz mi? Değil.

Bir de inekleri, koyunları, kuzuları düşünün? Onlar ne düşünüyor kasım ayıyla ilgili? Aşık olabilmek için sadece bir haftaları var. Aşık olup, aşkı yaşamak için, birlikte otlamak için, kısacık bir zamanları kaldı. Kafam da güzel değil ama, neden böyle saçmaladım bilemiyorum.

Patates is getting well dude.

Ekim 24, 2011

Biraz Ara...

Bildiğiniz gibi ülkemiz kötü bir dönemden geçiyor. Gerek verdiğimiz şehitler, gerek Van'daki deprem felaketi, gerekse de sike sürülecek aklı olmayan insanların yaptığı aptal aptal yorumlar. Tüm bunlar insanın moralini bozuyor ve gerginliği artırabiliyor.

Kendi özel hayatımda da bir takım problemler yaşadığımı söyleyebilirim. Yani bu aralar oldukça moralsizim kısaca. O yüzden bir süre mizah yapmaya çalışmaya, sizleri güldürmeyi çalışmaya ara veriyorum. Ne zaman ne şekilde geri dönerim bilemiyorum şu an. Kendime gelmem ne kadar sürer onu da bilemiyorum. Duygusal anlamda bir çöküntü yaşıyorum tüm bu olaylar sebebiyle. Şehitlerden Eyüp Çolakoğlu'nun evime 45-50 adımlık mesafede oturması da, askerliğini henüz yapmamış biri olan beni çok fazla etkiledi.

Sizleri hep sevdim, hala da seviyorum, döndüğümde de seveceğim.

Görüşmek üzere.

Ekim 23, 2011

Maddelerlerlelerlelerle


Kıvanç tamam da, telefon tutuşu olmamış. 

  • Telefonu kulağıyla omzu arasında sıkıştırarak, ellerini kullanmadan telefonla konuşabilen insanlara çok derin bir saygım ve sempatim var. Onlar dünyanın en karizmatikleri. Üstelik telefon orada sıkışmış durumdayken, boşta kalan iki elleriyle cüzdan aramıyorlar mı! Of işte o zaman, paçalardan sızıyor karizma.
  • İğrenç bir şey olsa da, ağzını açmadan dişleri arasında "tsıp" diye tükürenler de hep değişik gelmiştir. Hiç öyle tüküremedim. Çok tüküren bir insan değilimdir. Tükürsem de kendi evimde lavaboya tükürürüm. Ama sokakta tükürmekten nefret ederim. Çok antipatik. Fakat öyle tükürünce, antipatik olmuyor. Bir iki kere denedim öyle tükürmeyi. Ama dilimle yaptığım basınç tükürüğü en fazla dişlerim arasından çıkarabildi. Sonra da çenemden aşağı aktı falan. Başarısız oldum yani bu konuda. 
  • Gece geç saatte sokakta sizi polis görmeyegörsün. Ne güzel lan, görmeyegörmek. Çok sevdim. Hah, görmesin abi mutlaka ya. Kaçın yani. Suçsuz olsanız da kaçın. Gece sokakta olmak suçmuş gibi, bir dünya nasihâtler bir şeyler falan. Dünyanın en iyi insanı da olsan kendini suçlu hissedebiliyorsun. Gerek yok bunlara yani. 
  • Bankta uyumak hiç karizmatik değilmiş. Çok sert lan. Tahta bildiğin. Götün başın dümdüz oluyor. Kafan acıyor falan. Bir de bu mevsimde çok soğuk oluyor lan gece. Sakın artislik yapıp da dışarda kalmayın. Pişman olursunuz. Asi olmak o kadar da güzel bir şey değil. Aklınızda bulunsun. 
Patates en karizmatiği tabii ki. 

Ekim 19, 2011

Azrail Peşimde



Merhaba dostlar.

Son bir kaç gündür, Azrail'in peşimde olduğunu hissediyorum. Sürekli değişik olaylar oluyor ve korkmaya başladım. "Ölümden mi korkuyorsun len" demeyin sakın. Ölümden tabii ki korkuyorum. Yıllardır insanın en temel güdüsü zaten hayatta kalma güdüsü değil midir? Öyledir. Doğal olarak "normal olan" her insan gibi ölmekten korkuyorum tabii ki.

Geçenlerde karşıdan karşıya geçerken kulağımdaki kulaklık sebebiyle gelen arabanın korna sesini duymadım, az daha altında kalıyordum. Bu bir.

Dün gece eve dönüyordum gece. Yağmur oldukça hızlı ve şiddetliydi. Kaldırımın kenarına bastım. Dolayısıyla ayağım kaydı. Güzelce burkuldu. Fakat bu ölüm tehlikesi değil. Dinle. Kaldırım taşı sol tarafımdayken sağ ayağımla kaldırıma basarak kaydığım için sağ tarafa, eylemsiz bir şekilde düşüyordum ki, çok atletik olmayan bir insan olmama rağmen, sağ elim bir anda yere destek oldu. Tek elimle vücudumu tutabildim tek elimle. Tabii ki düştüğümde gözlerimi kapatmıştım. Elimin beni durdurduğunu fark ettikten sonra, gözlerimi açtım. Yere doğru bir baktım. Bir şey var. Yere monte edilmiş, ne olduğunu bilmediğim bir demir. Elimle kendimi tutmasam, tam kafama girebilecek pozisyonda. Bu iki.

Bugün akşam üstü gibi spora çıkmak üzere evden çıktım. 8 numaralı dairenin camları pimapen yapılıyordu. Evet, bu havada camları değiştiriyorlar. Eski pencere parçalarını da, apartman kapısından çıktığımız zaman yürüdüğümüz bahçe kısmına atıyorlar. Tam oradan geçeceğim. Apartman kapısından çıkıyorum. Kulaklık kulağımda takılı. Çıkan şarkıdan hoşlanmadım ve şarkıyı değiştirmek için elimi montumun iç cebine sokmam gerektiğinden durmam gerekiyordu. Durdum ve 1 saniye geçmeden kocaman bir tahta pencere parçası tam önüme düştü. Tam önüme ama. Yani durup şarkı değiştirmesem, bir adım daha atacaktım ve kafama düşecekti. Bu üç.

Çok kısa süre önce, yaklaşık 2 saat kadar. Duştayken suratımı durulamak için kafamı hafif arkaya eğdim su direk olarak suratıma aksın yukarıdan diye. Burnuma su kaçtı. Burnumdan kaçan su bir anda genzime kaçtı ve kendimi öksürürken buldum. Sağlam bir öksürük olmadan bu su çıkmayacaktı. Gözlerim nedense yine kapalıydı. Sağlam öksürüğü yaptım. Tabi öksürünce kafa otomatik olarak ileri gittiği için, fayansa kafamı çarptım. Ama genzime kaçan su gitmek bilmedi. Bir yandan kafamı tutarak öksürmeye devam ettim. Yaklaşık 2 dakika durmadan öksürdüm. Bir ara nefes alamadığımı hissettim. Boğuluyordum neredeyse. Bu da dört.

Sizi seviyorum.

Patatesi maskot yaparsan, azrail tabi peşini bırakmaz.

Ekim 15, 2011

Pain Of Salsa


video
Bilindiği üzere 13 Ekim akşamı Pain of Salvation ve von Hertzen Brothers gruplarını, Romeo Juliette Performace Hall'da izledik. Videoyu şu an izlemeyin. İzlemeniz gereken zamanı söyleyeceğim ben.

Mekan, geçen konserin yapıldığı Jolly Joker Balans'a göre daha iyiydi. Saat 22.10'da içeri alınmamız da hiç kimsenin bir suçu da yoktu. Herkes görevini yapıyordu.

Ankara konserinden önce, Türkiye'ye gelirken tur otobüsleri bozulmuş. Ankara konserini bu yüzden iptal etmek zorunda kalmışlar. Ertesi gün aynı şey İstanbul konseri için de oldu. Araç hala yapılamadığından, İstanbul konseri de iptal edilmişti. Ama adamlar, Türkiye'de en azından bir konser vermeliyiz diyerek, kendi ceplerinden Bulgaristan'dan otobüs kiralayıp İstanbul'a geldiler. Ve bu otobüs, öyle tur otobüsleri gibi, yataklı mataklı, ev gibi otobüs değil. Bildiğimiz otobüs işte. 40 tane koltuğu olan falan. Ekipmanların alınması için de Mood Organizasyon Bulgaristan'a araç göndermiş. Geç oldu güç olmadı kısacası. Organizasyon'a teşekkür etmek istiyorum. İyilerdi çünkü.

Sahnenin en önündeydim. Konserin nasıl geçtiğini uzun uzun anlatmayacağım. Ön grup 4 ya da 5 şarkı çaldı sadece saat probleminden dolayı. Ama adamlar bariz iyilerdi. Sonrasında Pain of Salvation'ın sahneye geleceğini Mike Portnoy anons etti. Ama heyecanlı değildi hiç, çünkü içeri girerken görmüştük adamı. Bir şekilde karşımıza çıkacağını biliyorduk. Bugün olan (hatta bitmiş bile olabilir) Mr. Big & Hail ve Anathema konseri için buradaydı Mike Portnoy. Bir nevi, ziyaret etti Daniel'i falan. Ashes şarkısında da gruba eşlik etti, davulu o çaldı. Ama çalamadı aslında. Şarkının en güzel, en can alıcı yerlerine abuk subuk ataklar soktu. "Napıyor bu" demekten şarkının duygusunu alamadık bir türlü.

Boynum hala ağrıyor. Geçmedi. POS konserinde kafamı sallanır lan diyebilirsiniz. Ama sallandı yani. Şimdi videoyu izleme zamanı. Şuur kaybını görmenizi istiyorum. Çalcakları şarkının Diffedentia olacağını bilmeksizin video çekeyim demiştim. Ama kafa sallamamaya çok fazla dayanamadım. İzleyince anlayacaksınız. Bu müziğe ne kadar dayanabilmişim. Sizi seviyorum.

Pain of Salsa olayı da şu. Konsere gelenler mutlaka anlamışlardır. Mekanda Salsa Dersi midir, Salsa Show'u mudur öyle bir şey vardı. Biz kapıda beklerken, Salsa'ya geldim diyen içeri girebiliyordu. Ama bir sürü insan girdi yani içeri. Hatta zenciler falan da geldiler girdiler, sonra çıktılar, yine girdiler falan. Salsa muhabbeti yüzünden öyle bir başlık koyasım geldi yazıya. Bana da hak verin yani.

Patates saçları kısa olduğu için kafa sallamadı konserde ama, uzun olsaydı sallardı bence.

Ölmedim ha.

Selam dostlar.

Bayağı bir zamandır yazmamışım onu fark ettim. Çünkü hayatım belli bir programa göre ilerliyor artık. Spora falan başladım biliyor musun? Diyet bile yapıyorum hatta. 2 haftada 4 kilo verdim. Bence fena sayılmaz. İşte hayat böyle mala bağlayınca, mizah adına yazacak malzeme de üretemiyorum. Aslına bakarsanız spor salonunda güzel şeyler var anlatacak. Mesela spor bittiği zaman, bir masaj aleti var, sonu mutlu sonla biten. üstüne çıkıyorsun basıyorsun düğmeye, bastığın zemin titremeye başlıyor. Hızını artırdıkça, daha seri şekilde titriyor. Tabi titreyen uzuvlar komik gözüküyor ama dalga geçmeyeceğim kimseyle. Çünkü onun üstüne ben bindiğimde oluşan tablonun daha komik, daha dalga geçilesi olduğundan eminim. O yüzden yakında "Pain of Salvation" konseri konulu blogla görüşmek üzere.

Mucuks.

Ekim 09, 2011

Eskiyi Özlemek Yerine...

Evet, geçmişime dair özlediğim çok şey var. Öncelikli olarak lise hayatı. Ortaokulu falan hiç özlemiyorum. Ama lise hayatını, okuldan ve arkadaşlarımdan kaynaklanıyor olsa gerek, çok fazla özlüyorum. O zaman her şey çok farklıydı. Tipim bile. Saçsız sakalsız şaşkın bir şeydim. Şimdi öyle mi? Vikinglerden viking beğenme olayı var. Ama o zaman düz böyle, normal bir Türk genciydim.

Müzik yapmayı da çok özledim. Prova ayağına falan girip takılıyoruz bazen ama, özlediğim şey bu değil. En son konserimi 2009 yılının Ramazan Bayramı'nda Bozcaada'da verdiğimi düşünürsek, çok uzun zaman geçmiş be. Gruplar dağılmış, sahneler yalan olmuş. Kasdav'da Bostancı Gösteri Merkezi'nde binlerce kişi karşısında ayaklarım bile titrememişken, şu an 10 kişi önünde çalsam, heyecandan geberirim heralde. Öyle bir durumdayım dostlar.

Ama gelin görün ki, bu günlere tekrar dönebilir miyiz? Hayır tabii ki. O yüzden eskiden zevk aldığımız şeyleri özlemek yerine, şu an yaptığımız şeylerden zevk almaya çalışsak, eski özlemleri gideririz bence ha? Ne dersiniz?

Patates bile yoktu eskiden.

Ekim 06, 2011

Ali Kimdir, Ali Nedir?

Abi bu nedir? Bu nedir abi? Nedir abi bu? Nedir bu abi? Abi nedir bu ya? Bunu bana açıklasın biriniz ya. Nasıl bir rezalettir bu sevgili dostlarım. İnsan bu kadar aptal yerine konulur mu lan!

Çok net konuşacağım : Gerizekalılık var mı olm sizde? Şunu belirteyim, fotoyu bir yerden bulmadım. Kendim çektim bizzat. Tahmin edebileceğin gibi, televizyondan çektim. Yani bu gerçek bir şey. Bir millet bu kadar mı aşağılanır lan? Yani dalga geçmek bu resmen. Bir kere, verdikleri ödül zaten dalga geçmek. 25 Euro, orayı arayan kişinin telefon parasını bile karşılamaz ulan adam. Ama sorduğun soruya da bir bak. Bir de ismi bulun diyor ve sonuna üç adet ünlem koyuyor. Sanki çok zor bir şeymiş gibi.

Arkadaşım, Türkiye'de insanlar, okul hayatlarına Ali'yle başlıyor. Bu sorduğun sorunun cevabının Ali olduğunu bilmek, bir Türk vatandaşı için ne kadar zor olabilir ki?

Bi de sunucunun tipe bak. Sanki çok zormuş gibi de böyle ağzını açmış şaşırmış gibi falan filan. Yeter, çok güldüm. Bu yazıyı yazarken sinirli değildim ha, bunları gülerek anlattığımı farzedin.

PTESATA

Ekim 03, 2011

Kralın Kontrolü Altında Yapılan Zina : Çok Ayıp

Aslında... 


Merhaba dostlar.

İngilizce'nin Türkçe'ye doğru daha karizmatik bir dil olduğu su götürmez bir gerçek. Yani bana sorarsan, bunu tartışmaya bile gerek yok. Ama öyle olmadığını iddia eden insanlar da yok değil. Neymiş "Türkçe gibi güzel dil yok"muş. Milliyetçi düşünürsek, tabii ki öyle. Kendimizi en iyi o şekilde ifade edebiliyoruz. Ama İngilizce'nin karizması daha ayrı. Ya da bilmeyen çok insan olduğu için onlara karizmatik gelmiyor olabilir. Ben mesela, İngilizce bildiğimi söyleyebilirim. Ama bu garip bir bilgi olmasa gerek. Takdir edersiniz ki, turist rehberliği yapıyorum ve İngilizce bilmediğim takdirde bu mümkün olmazdı. Benim için İngilizce'nin doruk noktası, telefonda İngilizce konuşabilmekti. Onu da hallettim artık. Telefonda bile rahat rahat anlayıp konuşabiliyorum. Bu benim için zirveydi. Ne var yani, küçük şeylerden mutlu olabiliyorsam suç benim mi? Değil bence.

Önce markalardan falan bahsetmek istiyorum. En basitinden mesela, bir şampuan var : Head and Shoulders. Şahsen benim de kullandığım şampuan bu. 2'si bir arada olanı var, hem şampuan hem saç kremi özelliği gösteriyor. Şahane. Ama peki ya bunun adı Kafa ve Omuzlar olsaydı? Ya da daha kibarından Baş ve Omuzlar olsaydı? Tamam BAŞ pek kibar olmadı ama. Kafa nerede, Head nerede. Söylemesi bile güzel arkadaş. Hed en Şoldırzz.

Yaygın olarak kullanılan bir sosyal paylaşım sitesi : Twitter. Ya onun adı ingilizce olmasaydı? Kanarya olsaydı mesela adı. "Kesin Fenerbahçelilerin işi lan bu" diye söylentiler gezinecekti ortalıkta ve sadece FB taraftarları kullanacaktı. Sonra bunun rakipleri çıkacaktı. Bkz; Aslan, KaraKartal, Hamsi, Timsah. Falan filan gibi şeyler olacaktı. Saçma bir rekabet ortamı falan. Gerek yok böyle şeylere.

Myspace var mesela. Boşluğum olsaydı ya adı, nasıl olurdu. Güzel olmazdı tabii ki de. Ya da kullandığımız işletim sisteminin adı Windows değil de Pencereler olsaydı? Çok da garip olmazdı aslında, zaten pencere lafını kullanıyoruz sürekli. Ama yine de Pencereler XP falan saçma.

Şimdi gözünüzde bir Amerikan sömürgesiyim bunun farkındayım. Ama abi, Türkçe'yi rahat rahat konuşamıyoruz be. Geçenlerde yazmıştım bir yazıda. Tramvay'dan bahsediyoruz. Kullandığımız fiiller falan çok sakat. Bindim binecem, Kalktı kalacak, Boşaldı boşalacak, Boşalınca otururuz. Rezilliğe bak. Hepsinde müstehcen bir çağrışım oluyor istemeden de olsa. Klişe olarak derler hani "Don Lastiği" gibi bir dil, nereye çeksen oraya gidiyor falan diye. Ayrıca neden bu kadar spesifik onu da bilmiyorum. Neden don lastiği yani. En esneği o mu acaba? Buradan lastik uzmanlarına falan seslenmiyorum, argo olsun diye "don" demişlerdir muhtemelen.

Fuck kelimesini çok eleştiriyoruz. Özellikle filmlerde, dizilerde çok kullanılıyor. Ne terbiyesiz adamlar diyoruz falan. Ama olaya başka açıdan bakın. Bizde bir çok kelime cinsel çağrışım yaparken, adamların bir tane Fuck kelimesi var. Onu da çok mu görelim onlara? Adamlar Fuck'ı fiil, sıfat, ünlem gibi bir sürü işlevde kullanıyorlar. Mesela FUCK bir kısaltmadır. Fornication Under Control of the King. Kralın kontrolü altında yapılan zina anlamına gelir ve İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Şimdi tarihçesini anlatmayacağım ama, Türkçe'sinin baş harfleriniz aldığımızda, KKAYZ oluyor. Zamanla değişime uğrayarak Kay olmuştur ve "Kaymak" mastar hali olmak üzere, "Ona kaydım, buna kaydım" diye kullanılmaya başlamıştır. Şaka lan şaka, uyduruyorum yok öyle bir şey.

Ama işte anlatmaya çalıştığım şey, İngilizce karizmatik bir dil ve kesinlikle şart. Bok atıp durmayın olm.
Haydi öptüm.

Patates'in açılımını bir dahaki yazıya kadar düşüneyim, şu an o kadar kasamadım.

Eylül 30, 2011

Yanlızca İş Arkadaşlarım Bana "Edibüd" Diyebilir.

Eski dizileri tekrar çekme furyasına bir dizi daha katıldı. Kurtlar Vadisi, Çocuklar Duymasın ve Sihirli Annem'den sonra, bir de Dedektif Memoli çıktı şimdi. Bunun eski "Yılan Hikayesi" olduğunu, o iğrenç slogandan ve müzikten anlayabiliyoruz : "Yalnızca iş arkadaşlarım bana Memoli diyebilir."

Son zamanlarda oldukça takip ettiğim bir kanal olan TNT'nin neden böyle bir şey yaptığını çözemedim. TNT'nin buna ihtiyacı yoktu bence. Orada çalışan çok yakın bir arkadaşım var, ona soracağım bakalım neden böyle bir şey yapmışlar diye.

Ama bu dizide neyse ki oyuncular farklı. Ayrıca önceki dizide Zeyno köylü kızıydı. Burada polis heralde emin değilim. Şu an izliyorum ama, polis mi yoksa bir dizi oyuncusu mu çözemedim. Buradaki köylü kızının adı Ezo ve Zeyno'yla aynı köyden. Üstelik bu yeni versiyonda Zeynep'e de sadece iş arkadaşları "Zeyno" diyebiliyormuş. Töbe yarabbim töbe.

Zeynep'i şu an öğrendim. Polisiye senaryo yazıyormuş, ama kimse beğenmiyormuş. O yüzden polislerle takılmaya karar vermiş falan.

Sonra neymiş efendim, medyacılar serzenişte! Neymiş, yeni gençlik hep yabancı dizileri izliyormuş! O diziler 7 - 8 sezon sürüyormuş sıkılmıyorlarmış, ama Türk dizilerinden sıkılıyorlarmış. O diziler 40 dakika ve bir sezonda 20 bölüm falan oluyor. 3 saat boyunca işgal etmiyor ekranları. Diziden önce 1 saat özet göstermiyor.

Sonra Türk televizyonculuğu neden ilerlemiyor, neden yabancı diziler izleniyor. Ben bunu şeye benzetiyorum. Sıçtığımız boku, tekrar yemek gibi bişey bu. Daha fazla iğrençleşmeyeceğim.

Patates yeni sezonda, Patates Pusu olarak tekrar ekranlarda.

Kamuflaj Babet

Bari bunu giyeydin be kızım.
Selma. (Evet, selam yazcaktım ama yazamadım, ama böyle kalsın istedim nedense.)

Geçen bir kız gördüm. Suratına baktığın zaman, gideri var tamam, bir şey diyemem orasına. Fakat giyim tarzı çok çirkindi. Hatta çirkinliğin de ötesindeydi yani. Üstünde siyah askılı bir tişört vardı. Pantolon olarak kamuflaj pantolon tercih etmişti. Ama koyu renklerde, böyle agresif bir kamuflajdı. Dedim tamam, kesin metalci bu. Ama en aşağı indiğimde hayal kırıklığına uğradım. Neden mi? Çünkü kamuflaj pantolon, dar paçaydı. Çok dar paçaydı hem de. Ayakkabı olarak da, beyaz babet giymişti. Ve o pantolon dar paça olduğundan, ayakları bildiğin böyle palet gibi gözüküyordu. Zaten en az bir 40 - 41 numara vardı ayakları. Ama pantolon dar paça olunca, 44 - 45 gösteriyordu çok rahat. Kendi kendime düşündüm, neden böyle şeyler yapmış olabilir diye. Giymek için kadın olmanın gerektiği, o nefis çekici topuklu ayakkabılar varken, neden babet? Rahatlık açısından tamam da, babet giyeceksen ona uygun bir pantolon giymen gerekmez mi? Hadi yine dar paça olsun ama, kamuflaj olmasın ya.

Ama erkekler de yapıyor bunu. Yani bu yanlış giyinme olayını. İşte apaçi dediğimiz olay bu. Tarz olacağım diye komik duruma düşmeye ne gerek var ki dostlarım söyleyin bana?

Kıza döneyim tekrar. Belki de kız yeni bir tarz, yeni bir akım, yeni bir moda yarattı haberi yok. Bakalım zaman içerisinde, dar paça kamuflajla birlikte babet giyen kızlar görürsek, bunun yeni bir moda olduğunu anlayacağız. Zaten modaya uymak için saçma giyinmek gerekiyor bence.

Ama şunu söylemeden edemeyeceğim, dar paça kot pantolon altına, parmak arası terlik giyen erkekler hala o kızdan daha iğrençler. Saygılar.

Patates'e kamuflaj giydirsem, yine patates.

Eylül 26, 2011

Terli Sırta Gazete Konmaz!

Bugün dostlarla otururken bir konu geçti, saçma mı saçma. İşte o yüzden burada yazacağım canlarım. Canım dostum Cem, küçük çocuklar terlediğinde sırtlarına bez veya gazete konulduğunu söyledi. Moruk şimdi bez tamam da, gazete nedir lan? Şimdi ben bu konuyu oradan oraya çekeceğim müsadenizle.

Şimdi gazetenin amacını herkes bilir. Günlük haberleri takip ederiz, her olay hakkında bir haber vardır içinde. Magazin, siyaset, günlük hayat, spor falan filan. Yanlız bu günlük hayattan kastım, üçüncü sayfa haberleri. Günlük olay olarak cinayet işleyen ya da ne bileyim, intihar eden bir toplum olduğumuzdan, garipsemeye gerek yok bence.

Tabii ki, bunun dışında gazetenin başka işlevleri de vardır sayabileceğimiz. Ne var mesela, eski gazeteler çoğu evde atılmaz. Çünkü illa lazım olacaktır o. Neden mi? Maddeleyelim bakalım :

  • Patates soyulacaksa mesela, altına gazete serilir.
  • O akşam yemekte balık varsa, sofraya gazete serilir.
  • Küçük çocuklar gazeteleri buruşturup bantlayarak evde top oynarlar (Bu benim işte.)
  • Mesela bir ilkokul çocuğunun ödevi varsa ve resim bulunması gerekiyorsa, gazeteler çıkar ortaya ve uygun resim aranır. Bulunursa kesilir ve deftere yapıştırılır. 
  • Evde tadilat varsa yerlere serilir.
  • Öğrencinin sofra bezidir gazete. 
  • Erkekler bazı durumlarda kullanabilirler. Bunu yüzeysel söyleyip geçiyorum, anlayın artık yani. 
  • Küçük çocuklar sanat yönlerini geliştirmek için gazete ve tükenmez kalemle, gazetedeki fotoğrafların üstünde, kadın erkek dinlemeksizin sakal bıyık çalışmaları yaparlar. (Demek ki ben hala küçük bir çocuğum)
  • Mangal tutuşturmak için gazete şarttır.
Gördüğünüz gibi gazete bu tip olaylarda çok gerekli bir araç. Ama çocuğun sırtına gazete mi konur lan terleyince! Bi kere abi, terli sırta onu koyunca, direkt kopyalar. Gündemi çocuğun sırtından takip edersin.

Şimdi Sercan'dan tavsiyeler geliyor. Eğer ki çocuğunuz spor dallarında başarılı olsun istiyorsanız, terlediğinde sırtına gazeteyi spor sayfası veya iddaa bülteni sırta gelecek şekilde koyabilirsiniz. Eğer ünlü olsun istiyorsanız, magazin sayfasını kullanın. Psikopat olsun isterseniz, üçüncü sayfayı koyun sırtına. Ama bunun bir yan etkisi var, çocuğunuz psikolojisi bozulabilir. Ne diyorum lan ben, psikopat olması için psikolojisinin bozulması lazım zaten. Yan etki falan yok, gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Emlakçı olsun benim çocuğum, komisyonları götürsün diyorsanız, emlak ilanları kısmını koyun terli sırta. Galerici isterseniz de, satılık araba ilanlarını. Eğer reklamcı olsun isterseniz, o gazetelerdeki tam sayfa reklamları makat yoluyla sokun içine. Pardon bunu medya kuruluşlarına diyecektim. Koca bir sayfa reklam mı olurmuş lan! Evet, reklamcı olsun isterseniz, o tam sayfa reklamı koyun sırtına. Ama bunun harbiden yan etkisi var he. Tamamı renkli olduğundan çok zararlı. Reklamcılık iyi bir seçim değil. Saygılar.

Patates gazetenin üzerinde soyulursa ne olur? Utanır tabi lan, utangaçtır benim patatesim.

Eylül 24, 2011

Susatıyoruz, Su satıyoruz, Susayın, Sus!

Şu reklam olaylarına ciddi anlamda TİLT olmaya başladım lan. Bak TİLT diyorum, çünkü olduğumu ben bile bilmiyorum. Tilt nedir lan? Türkçe kelimelerin "sesteş" olma özelliğini kullanarak harikalar yarattıklarını sanıyorlar ama gel gör ki, öyle bir şey yok. Mesela yukarıda gördüğünüz "Susatıyoruz." Siz susatmıyorsunuz canlarım benim. Su görünce, durduk yere susayan var mı hiç? Söyleyin bana, hee var mı? Yani bir insan susadığı zaman su içer. Durduk yere su içmez. Yani, suyu görüp, "Aaa ne güzel gözüküyor, dur bi su içiyim ben, susadım görür görmez." Falan diye bir olay yok. Haa eğer diyorsanız, bizim şişelerimiz özel donanımlı, insan onu eline alır almaz, su kaybediyor, okuduk üfledik biz onları falan filan, o zaman lafım yok. Ama öyle bişey demediğinizi ve öyle bişey olmadığını zaten hepimiz biliyoruz. Saçmalığın daniskası.

Hamidiye'nin metrobüs duraklarında otomatları var. Otomat mıydı adı emin değilim ama, sen ne dediğimi anladın. Para atıyorsun, su alıyorsun. Ama alamayanlar da oluyor, ne yalan söyliyim. İşte o makinaların üzerinde de "Hamidiye denince herkes susar." yazıyor. Ama nasıl susar, onu bir açıklayaydın. Su içmek anlamında diyorsan onu, yine başarısızsın dostum. Dur bakalım. HAMİDİYE! dedim, ama susamadım. Bu seçenek iptal. Konuşmaz anlamında, susar diyorsan, onu da deneyelim. HAMİDİYE! susmuyorum, susmayacağım arkadaş. Çok başarısız.

Susatıyoruz'un kullanıldığından haberi olacak ki, adını hatırlamadığım başka bir firma da, kamyonunun arkasına "Su satıyoruz" yazmıştı. Ellerinde bir kamyon olduğuna göre, gerçekten de su satıyorlar demek ki. İşte en başarılısı bu. Bak hiç kelime oyunu falan var mı? Yok. Adamlar gayet net. Su satıyorum ben arkadaş ya, kelime oyunlarıyla işim yok. Benim işim suyun pH değeriyle diye tavrını koymuş. Tebrik ediyorum.

Aslında daha kurcalamaya çok uygun reklam sloganları falan var. Ama bu konu su ve suculuk üzerine oldu hep. O zaman yavaşça keselim hep. Aklıma liseden bir diyalog geldi. Diyaloğu paylaşmayacağım ama, hani şu şaşaldan daha küçük şişelerde sular var ya, onunla ilgili. İşte arkadaş onu isterken "Sucuk" demişti de, o geldi aklıma. Bak burada da kelime oyunu var, ama komik. Çünkü oradaki "cuk", küçüklük belirten bir ek. Bkz; yavrucak. Bu da kelime oyunu ama komik. Çünkü liseliydik, o zaman komikti. Cuk oturdu.

Patatestis.
Oldu mu?
Olmadı.

Eylül 22, 2011

An Epic Comment Of An Epic Comment Equals with Epica Comment.

Yukarıda gördüğünüz foto, geçenlerde yakaladığım bir EPIC COMMENT. Pain of Salvation grubu, bilet dağıtma yarışması kapsamında, statusuna ANKARA yazar. İlk yorumu Ayça yapar ve bileti kazanır. Sonrasında Aranka denen, canıms yorumunda "Damn, at first I thought you were talking about me." yazmış. Anlamışsınızdır ama, iyice translate edip, açıklayayım. Demiş ki, "Kahretsin, ilk başta benden bahsettiğinizi sandım." Yani şimdi kızın adı ARANKA, yazılan şey de ANKARA ya, heh, işte kız ondan bahsediliyor sanmış, canım yaa. O anda, bu kızı kucaklayıp sevesim geldi. Ama öyle erotik bi sevme değil bu. Çok saf, çok sevimli geldi gözüme. Evlatlık alasım geldi falan. Ama şimdi bu olay burada bitmiyor.

Bunu Facebook'ta, wallphotos'ta paylaşınca ve bu paylaşım gecenin çok ilerleyen saatlerinde yapılınca, bir takım güzel kafalar, bu fotodakinden daha komik saçmalıklar ortaya çıkarabiliyor. O kafayla, o saatte, Yavuz kardeşimle, bu fotonun altında yorumlaştık, ama böyle bir yorumlaşamama şekli yok. Şimdi onu paylaşıyorum, ne kadar iğrençleştiğimizi ve saçmaladığımızı görün istiyorum. EPICA nedir amk.

Not: Yavuz, zamanında bir Gothic Metal grubunda Klavye çalmıştır ve bu yüzden Epic kelimesi yerine Epica kullanabilitesi vardır. Yani her an kullanabilir, dikkat ediniz. O kadar Epica çaldılar zamanında, kullanmasın mı yani, bunu ona çok mu görelim ha? Ama dalga geçeriz her türlü, orası ayrı. Seviyorum seni ato.

Patatesic fail.

Bu Yağmur, Sarhoş Ayıltır.

Yukarıda gördüğünüz foto, bugün öğlen saatlerindeki halim. Komşularımızın çocukların hepsi başımdalar. Çocukları sevdiğimi her fırsatta söylerim. Tamam, her fırsatta olmasa da bazen söylerim. Amaan, tamam bi kaç kere söylemişimdir. Neyse işte, bugün komşulra misafirliğe gelince, çocuklar da bana kaldı. "Bize kedi aç, bize kedi aç" diye diye beynimi yediler bütün gün. Eğer kedilerle ilgili, kazanç sağlamak amaçlı blogu olan birileri varsa, onlar zengin ettik. Hayatımda Google'a hiç, "kedi" yazmamıştım. Hatta şu kırmızılı koç Kerem, "Aşşaada kedi yemek yiyoodu, ona sen miii verdin onaaa" diye sorarak beni benden almıştır. Ardından, diğer iki afacan, kendi çapımda koleksiyon yaptığım minik metal arabalarımı, kolumda, göbeğimin üzerinde ve vücudumun bilimum uzuvlarında sürerek, benim için en hazin sonu hazırlamışlardır : Dışarı çıkmalıyım!

Sevgili dostum Burak'la, sahile indik. Önce Balkonda bir süre takıldıktan sonra, bir çay bahçesine gittik ve oturduk. Manzarası falan gerçekten on numaraydı. Lakin güzel manzaralı yerimizi, bastıran yağmur sebebiyle değiştirmek zorunda kaldık. Çünkü mekan çalışanları, masa örtülerini falan topladılar. Orada oturduktan sonra, artık kalkalım dedik. Çok güzel planlar yapıp, çok güzel kararlar aldık ama. Verimli bir gündü. Ama sadece bu açıdan verimli ve olumluydu.

Yavaşça çiseleyen yağmur, yola çıkmamızla, birden deli gibi yağmaya başladı. Bir süre koştuktan sonra, otobüs durağına sığındık bir süre. Baktık, duracak gibi değil, duracağı yerde, daha da artıyor. Şimdi onu bunu bırakalım ve sadede gelelim :

Abi, bir ıslandık, bir ıslandık ki bir ıslandık. Böyle bir ıslanma şekli yok. Donum götüme yapışabilmişti. O kadar. Telefonları poşete sarıp öyle koyduk cebimize. Saçlarım kafama yapıştı ve üzerimdeki tişört gece programına çıkan bir assolist'in giydiği parlaklıkta bir renge dönüştü sudan dolayı. Ve hiç de seksi olmayan vücuduma ölümüne yapıştı. Bıyıklarımın palalığı gitti suyun etkisiyle. Ayakkabılarım 5'er kilo oldular, çoraplarımı saymıyorum bile. Bu yaz, tişörtle falan denize düştüğümde, bu kadar ıslanmamıştım abi. Fotoğrafta tam belli olmasa da bir bak, tişörtten anla zaten. O tişört mat siyah. Yukarıdaki resimdeki gibi işte, parlak değil, ama bu fotoda parlak. Neden dersin?



Patatesler büyüyecek, bereket yağdı.

Eylül 20, 2011

Gündemi Kimler Yorumluyor

Aman ne erotik.
Selam patateslerim.

Ortalama sıklıkta TV izleyen bir insan olarak, TV'de hep aynı yüzleri görmekten çok sıkıldım. Zaten bir müzik grubum varken, eskiden yani, hep sinir olurdum, Seda Sayan, Serdar Ortaç gibi sanatçıların hala tutunabilmesine, hala gündemde olmalarına. Sonra da diyoruz, genç yetenekler nerde. Bir fırsat bulabilse genç yetenekler, neler olacak neler.

Konum bu değil tam olarak. Kısmen bu ama, daha farklı. TV'de ne izlersek izleyelim, aynı tipleri görüyoruz. Nasıl mı? Böyle bak :

Yetenek Sizsiniz mesela. Acun'u hiç saymıyorum. Show TV'deki her ürünün içinden bir anda çıkabilir, şaşırmayın. Hülya Avşar, senelerce filmlerde oynadı, albümler yaptı, Show programı yaptı, Şu Okan'la beraber, kısa film yarışmasında jüri oldu. Okan desen, her yerde zaten. Ali Taran ayrıldıktan sonra, yerine kim geldi biliyorsunuz : Sergen Yalçın. Bu nedir abi ya? Eski bir futbolcunun, günümüzdeki bir futbol yorumcusunun, böyle bir programda işi ne? İlla tanıdık simâ olması mı gerekiyor yani? Ki Sergen, İddaa ile ilgili bir programda, sunucunun "Sergen Yalçın, yasak olmasına rağmen 18 yaşın altındakiler de iddaa ve bahis oyunları oynuyorlar, onlara bir mesajın var mı?" sorusuna karşılık, "Almanya ligine oynamasınlar, çok sürpriz oluyor." cevabını vermiş bir adamdır yani.

Kaya Çilingiroğlu da yine futbol yorumluyor.


Magazinden siyasete, futboldan diğer tüm sporlarla alakalı olan programa yorumlarıyla katılan Rasim Ozan hakkında hiç birşey demek istemiyorum. Yüzünü görmekten bıktım. Konuşursam ağır konuşacağım, o yüzden susacağım ve Patates'e bağlanacağız :

Patates bir futbol maçında, ünlü manken Mandalina'yla yakalandığında, yakasındaki AK Parti rozeti dikkat çekti ve bunun üzerine, futbol, magazin ve siyasetin harmanlanarak tartışıldığı bir programa konuk olarak davet edildi.

Uyh, Tıkandım.

Eylül 19, 2011

Az kaldı ♫


Konsere çok az kaldı. Depreşiyorum git gide.

Bitsin Bu Gece...

Ne yazağım, ne yazmam gerek hiç bilmiyorum. Burada hep, kısmen de olsa komik şeyler okuyan, beklentileri bu yönde olan okurlarımın beklentilerini bu gece karşılayamayacağım. Çok büyük sıkıntım var. Ne yazacağımı bilmediğim halde, bir şeyler yazmalı ve bunu paylaşmalıyım mutlaka.

Onu o kadar çok özlüyorum ki. Normal zamanda aklıma bile gelmiyor. Üstünden çok zaman geçti, ikimiz de çok farklı insanlar olduk ya da öyle sanıyoruz. Çünkü ben o zamanki Sercan'ım hala, bundan eminim. Lafı geçtiği anda, dışarı gülmeye çalışıyorum ama içim kan ağlıyor. Tam boğazıma bir şey düğümleniyor, gözlerim doluyor ve mideme acımasız bir ağrı saplanıyor. Onunla geçirdiğimiz o kısa zamanı, herşeyden daha çok özlüyorum. Kendimi onun sayesinde bulmuştum ben. Her ne kadar, geçmişimi unuttum, artık geçmişime üzülmeyeceğim desem bile, söz konusu "O" olduğu zaman, kendime verdiğim tüm sözler, aldığım tüm kararlar, koyduğum tüm tabular yok oluyor, bir anda savunmasız bir hale geliyor. Ben onu çok seviyorum, ama artık şansımız yok biliyorum. Senelerdir aklıma gelmiyordu hiç. Yani zaman zaman konuşuyorduk, doğum günlerimizde birbirimize mesajlar atıyorduk falan ama, eski günleri derin derin düşünecek kadar uzun kalmıyordu aklıma. Ama bugün, ne olduysa oldu, bir geldi aklıma, pir geldi. Kendime kızdım ilk önce, hani unutmuştun herşeyi, hani düşünmeyecektin bunları dedim. Ama olan oldu bir kere. Şimdi dışarı çıkmaya bile korkuyorum. O birazcık uzakta olsa bile, her yer onunla dolu aslında. "Sevgili" sıfatıyla birbirimizi ilk gördüğümüz yer, sürekli oturduğumuz yer, yukarı yürüdüğümüz yer, onu bıraktığım durak, her yer ama her yer onunla dolu. Şu anda kendime ne yapıyorum ben diye soruyorum ama, bir cevap veremiyorum. Düşünmekten kafayı yemek üzereyim. Çünkü tekrar bir şansımız olsa, bir şekilde tekrar bir araya gelsek, ne pahasına olursa olsun, beni ondan sadece ölümün ayıracağını adım gibi biliyorum. Onu unutmak için çok çabalamıştım ben. Hayatımın en mala bağlanmış dönemiydi onunla ayrıldıktan sonrası. Ondan duymasam bile, ayrıldıktan sonra yaşadığı kötü şeyleri, bana haksızlık ettiği için yaşadığını düşündüğünü duydum. Bunu görme şansın yok ama, sakın öyle düşünme. Haksızlık ettin mi, etmedin mi, şu an onun için bir cevabım yok, neden ayrı düştük onu bile hatırlamıyorum ama, en büyük haksızlığı etmiş olsan bile, senin üzülmene dayanamam. Şu an içim o kadar acıyor ki, kendi kendime acımaktan kendimi alamıyorum. Şu anda hissettiğim şeyin bir adı yok. Yutkunamıyorum ama, bundan eminim. Bu gecenin bir an önce bitmesini istiyorum. Keşke şu filmlerdeki olaylardan biri gelse başımıza, seneler sonra tekrar karşılaşsak ve bir daha hiç kopmasak. Ama onlar sadece filmlerde olur di mi? Keşke bir şansımız olsa, yukarıdaki bir şekilde duysa sesimi, bu fırsatı verse bize, ben de çevremdekilere, hatta tüm dünyaya, nasıl aşk yaşanırmış göstersem. Millet çift görse de özense. O dışarıdan bakıldığında parmakla gösterilen çift olsak. Biliyorum, beni parmakla göstermeleri için kilo vermem gerek. Ama sen olsan, onu bile yaparım. Kimse için yapmadığım, her şeyi yaparım senin için. Ama keşke sen gelsen, keşke bir şansımız daha olsa, keşke bu yazıyı okuma şansın olsa... Keşke bu kadar çok keşkem olmasaydı. Ama özlüyorum, napiyim, elimden keşke demekten başka bişey gelmiyor, gelemiyor. Bir çılgınlık yapıp çıkagelsem oraya, saçmalık olur. Çünkü belki de hayatında biri var şu an, bilmiyorum ki, bilemiyorum. Soramıyorum da. Çok kötü durumdayım şu an. Bu gece bir an önce bitmeli. Bitmeli...

Patatesi hiç böyle görmemiştiniz değil mi?

Eylül 15, 2011

How I Won My Ticket From Pain of Salvation!

Selam gençler.

Odaklandığım en büyük etkinlik olan Pain of Salvation konseriyle ilgili olaraktan çok değişik olaylar yaşadım. Efendim, grup yeni albüm turnesine çıkacak ve bir yarışma düzenliyorlar. Yarışma dediysem, öyle çok da büyük bir olay değil. Yarışma şundan ibaret. Turneye 1 ay kala, turne kapsa"mında gidecekleri şehirlerin adlarını, her gün bir tane olmak üzere, grubun Facebook sayfasına yazıyorlar. Sen de onun altına, konserin olacağı mekanı yazıyorsun. İlk yazan, ödülü kazanıyor. Ödül ise, ücretsiz konser bileti ve grupla tanışma, takılma fırsatı. Yarışmayı kazanınca, tek yapman gereken şey, grubun 26 Eylül'de çıkacak albümünü almak. Ama nasıl kazandım ben bunu?

Şimdi bu konuda, dünyanın en şanslısı olduğum, su götürmez bir gerçek. Şimdi bu yarışma için grubun profiline her gün bir şehrin adı yazılıyordu. İşte ne bileyim, Bratislava, Zagreb falan filan. Bunları görüyordum ve yarışmadan haberim olmadığı için, bunları o gün konser verecekleri yerler sanıyordum. Pazartesi akşamı, bir ara telefondan Facebook'a girdim. Bir baktım, ANKARA yazıyor. Onları o gün konser verilen yerler sandığım için, bir anda derin düşüncelere dalıyorum : "Hassiktir, bugün Ankara konseri varsa, yarın İstanbul var! Acaba tarihine yanlış mı baktım lan? Lanet olsun daha bilet bile almadım. Ya bitmişse? Ne bok yicem olm ben!? Dur en iyisi Didem'e bi mesaj atıp sorayım." Didem, başta biraz benle eğlendikten sonra, onun yarışma olduğunu ve yarışmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı. Sevindim tabi, çünkü konser yarın değildi. Daha hala bilet alabilecek fırsatım vardı.

Salı günü, İstanbul için yarışma olacağını biliyordum. Ama kendimi kasmak istemiyordum hiç. Çünkü bu status, saat 18-22 arası olacaktı. 4 saat, android gibi pc başında bekleyemezdim. Zaten gelen telefonla, akşam işe gideceğimi öğrendim. Neyse, unuttum gitti falan. Sonra Taksim'e doğru yola çıktım iş için. Metrobüsteydim. Bir anda aklıma geldi, saate baktım, 7'yi çeyrek geçiyordu. Bir Facebook'a gireyim dedim. Çıkardım telefonu, girdim. Bir baktım, home page'de "Pain of Salvation ISTANBUL" yazıyor. Altına baktım, altında yazan şey ise : "Just now" Bir baktım, ne like var, ne yorum. Direk yorum yazmak için harekete geçtim ve hayatımın en hızlı mesaj yazma performansını göstererek "Romeo Juliette Performance Hall" yazdım. Tek korkum, bunu telefondan yazdığım için, yavaş kalmaktı. Çünkü birisi bilgisayardan yazıp hemen post edebilirdi. Neyse, yorumu yolladım. Sonra hemen sayfayı yeniledim, ilk başta benim yorumum vardı! Yani yarışmayı kazanmıştım. Sayfayı yeniledim bir kaç kere, bir baktım ki Road Manager beni eklemiş. Kabul ettim hemen, mesaj attı ve kazandığımı söyledi. Tek yapmam gerekenin de konser günü, konser salonuna Road Salt Two albümüyle gelmek olduğunu söyledi. Ardından biletimi alacağımı ve grupla tanışacağımı öğrendim. Sanki hiç tanışmamış gibi :P

İngiltere'den albümün ön siparişini verdim. Albümün çıktığı gün yollayacaklar ve 3-10 gün içinde gelecek. Gelmezse de bir çaresini bulurum arkadaş, bu mutluluk bana yeter! Yukarıda gördüğün fotoğrafı da tab ettirip, Daniel ve Johan'a imzalatıcam. Bir fotom da Fredrik'le var, onu da ona imzalatacağım. Çok güzel olcak!

Hadi öptüm.
Patates kadar şanslı mısın?

Eylül 13, 2011

En Düşündürücü Şarkı Sözleri

En uygun kareyi seçebilmek için, klibi baştan sonra izlemem gerekti. Nasıl bir süreçti bu biliyor musun? Kendime ne sorular sordum. Bu fotoğrafta emek var, emek! Beğen, paylaş falan demicem merak etmeyin. Okuyun sadece. Bunu değil alt tarafı.
 
KAFAMA SIKAR GİDERİM
Şimdi burada bir mantık hatası söz konusu kardeşim. Belli ki abimiz bunalımda ve dişini sıkıp gidesi var. Sonra bakıyor ki, dişini sıkıp gitmek yetmiyor, kafasına sıkıp gitmek istiyor. Ama kafiye olacak diye bu kadar da saçmalanmaz ki be abi. Yani "Gider, kafama sıkarım" demen lazım. Çünkü kafana sıktıktan sonra, bir yere gidemezsin mantıken. Lütfen "Giderim derken, ölürüm demek istiyor." diyerek açığımı yakaladığınızı düşünmeyin. Ahmet Kaya'nın İngilizce düşündüğünü sanmıyorum. Hani "gone" kelimesi, "öldü" anlamında da kullanılır ya o bakımdan. Şurda mizah yapmaya çalışıyoruz kendi çapımızda yani. Gülmene bak, neşene bak.

BU NUMARADA BENİ TIKLA
İsmail YK, çok ileri görüşlü bir insanmış. Yıllar önce bu şarkıyı yapmış. Neyin ileri görüşlülüğü peki bu? Bilindiği üzere numara, bildiğimiz telefon numarası. Tıklamak ise, internette ve bilgisayarla alakalı olan şeylerde kullandığımız bir terim. İsmail Yk yıllar önce, telefonlarla internete girebileceğimizi ön görmüştür. Şimdiden bu numarada onu tıklamamızı söylemiştir. Ya da dokunmatik telefonları ön görmüştür. Çünkü çok iyi hatırlıyorum, o şarkı varken, bende Nokia 8310 vardı ve zamanın kral telefonlarındandı. Ama İsmail Yk, ilerde dokunmatik ekran telefonların yaygınlaşacağını ön görmüş ve bu numarayı daha o zamandan tıklamamızı istemiştir. Zaten sonra da bi klibinde helikopterden atlamıştı. Ayrıca bu klipte, facebook'tan cam açalım mı diyordu ve sonra MSN Messenger 7.0 kullanarak cam açıyorlardı.

AL BENİ KIYAMAM SENİ
Al beni tamam da, "Kıyamam seni" nedir? Ordaki kıyamadığı şeyin, ismin -e hali olması gerekmez mi? Yani "Kıyamam sana" olması gerekmez mi? Bence öyle olması gerekir. Bunun ne olduğunu gerçekten anlamış değilim, eğer bilen varsa ciddi anlamda beni aydınlatmalı. Zaten yeni nesil çocuklar bu şarkıyı duyduklarında, çikolata olan "Albeni"nin şarkısı sanma ihtimalleri bile var yani, öyle bir ülkede yaşıyoruz.

ELİNE BELİNE CEBİNE KONDOM
Şimdi bu şarkı zaten adından dolayı çok tartışılmıştı. Hatta bazılarımıza, prezervatife, kondom da dendiğini öğretmişti. Ama kondomu muhafaza etmemiz gereken yerler biraz değişik aktarılmış. Ben bir kısmını anlayamadım nedense. Cep tamam, cebine kondom koyabilirsin. Yani cüzdana koyarsın aslında ama, o cüzdan cebe girecek bi şekilde, kısmen cebine koymuş olacaksın yani. Ama el? Zaten el ve kondom deyince direk fesat şeyler geliyor aklınıza yapmayın! Ne yapmayın lan, konu kondom zaten, fesatlaşacağız tabi, nihahaha. Yani diyor ki, Elizabeth ya da Elenor yengeyle takılırken de, kondom kullan. Hani elin pistir, AIDS olmasa da, grip falan olur çükünüz, aman yani dikkat edin. Şimdi esas noktaya geliyoruz. Beline Kondom! Komple boydan giyilen kondom çıktı da benim mi haberim yok lan? Beline neden kondom arkadaşım! Beline kuvvet olması lazım, kondom değil. Yani zaten insan fiziği gereği, bele kondom giymek, imkansızdan da öte bişey.

Patatesi önce yer, sonra kızartırım ulan! Benim kafamı bozmayın.

Eylül 09, 2011

Scorpius Familious Tarantulaus

Bunun annesinin tarantulayla veya herhangi bir kıllı böcükle çiftleştiğini ve üstünde kılları olduğunu düşün, o zaman ne tür bir yaratıkla karşılaştığımı sen de anlayacaksın dostum.


Merhaba canlar.

Tatilden döndük ettik de, boş dönmedik heralde. Blogu takip edenlerin bildiği gibi, Şile'ye bir önceki gidişimde deniz şortumda akrep çıkmıştı. Ben de bununla ilgili "Tatil Günlükleri" adı altında bir yazı yazmıştım. Kurgulamıştım falan böyle. Okumadıysan önce onu okuyup da, sonra bu yazıyı okursan, daha güzel olabilir. Onun için link vereyim hatta; ahan da Tatil Günlükleri Vol.2 (Akrep)

Heh okuduysan tamam, şimdi diğer hikayeye geçebilirim. Bayram tatili, ağustos ayının sonlarına geldiği için, deniz bayağı bir soğumuştu. Yani bi Baltık Denizi değildi elbet. Fakat takdir edersiniz ki, temmuza göre soğuktu. O yüzden, Bayram Tatili'nde, çok fazla bir deniz aktivitemiz, olamayacaktı. Bir gün dedik, bu sefer gidelim falan diye. Haydi gidelim.

Geçen sefer şorttan akrep çıkınca, iyice kıllanmaya başladım ben tabi. Ne giyecek olsam, önce içine bakıyorum. Zaten evde tek kaldığım günlerde, yani ailem bana katılmadan önce, evde ışık açmadan yürürken, ezerek öldürdüğüm canlı eşek arısı ve eşofmanımı çıkardığımda, içinden düşen topitop şeker büyüklüğündeki böcek beni kıllandırmaya başlamıştı. Köy yerinde kime anlatsam, "Onlar insan kokusuna geliyor çociğim." dedi, sustum.

Dağılmasın konu, denize gideceğiz. Banyodan çıktım. Banyonun kapısının hemen yanında, eski çamaşır makinesi duruyor. Hani şu merdaneli olanlardan. Ağzı açık böyle yukarıdan atıyorsun çamaşırı falan. O kadar eski. Neden atmadılarsa, bilemiyorum artık. Neyse orada duruyor, üstünde de şortum var. Şortumu alıp, küçük antreyi geçip odama gideceğim ve giyeceğim. Annem, kuzenim falan da, benim odamın yanındaki odanın kapısındalar, tam balkona doğru gidecekler. Dedim ki, "Şştt, anneee, şunu bi salliyim de içinde yine akrep falan varsa düşsün, eheheheh". Ardından da salladım şöyle iki kere. "Ananı s*kiim bu ne ulaaaan" dedim. Bak, abi bak, olayı kurgulasam, hani bak böyle şey edelim, şaka yaparız, blogluk konu çıkar falan filan diye türlü türlü şeyler bulunur yazılır. Ama abi valla kurgu falan değil yahu, havada durmasam da, bir sürü şahidim var yani.

O şortu salladım ve içinden 2 tane akrep düştü. 2! İKİ, abi İKİ(2) tane. Bitanesi tamam, küçük, korkulacak bir şey yok. Ama abi, diğerini görmen lazımdı ya, böyle kuyruğu hariç, orta parmak kadar uzun, oldukça geniş falandı. Ve en garipsediğim şey, annesi tarantulayla mı yatmış bilmem ama, üstü böyle kıllı gibiydi, tüyler vardı üzerinde ya. Sonra hakladım tabi, boku çıktı.

Şimdi "Ya şortu giyseydim" kısmına girmek istemiyorum hiç. Çünkü bu sefer bariz içindeydi abi ya, bariz içinden düştüler yani. Bi de şortu sallamamın sebebi, tamamen şakaydı. Çünkü aynı olayın tekrarlanacağına ihtimal vermezdim. Eğer annemler orda olmasaydı, yani şaka yapabilecek kimse olmasaydı, ben o şortu sallamadan direk giyecektim çıplak vücudun üstüne.

Bu olay da yaşandıktan sonra, neredeyse psikolojim bozuldu. O günden sonra pantolon giyerken bile iki saat, tersini çevirip falan baktım. Hatta korkudan öldüğüm anlar oldu. Nasıl mı? Kot pantolonu giyiyorum moruk, giyerken bacağımdaki kılların birine takılıyor ve o kılı çekip koparıyor, e acıyor haliyle. "Ananııı" diyor ve hemen pantolonu çıkarıp, olduğum yerde zıplıyorum, pantolonu atıyorum uzaklara, sonra yavaşça temkinli bir şekilde pantolona yaklaşıyor, sanki çok iğrenç birşeymiş gibi, onu iki parmağımla tutup sallıyorum, bir yerden sonra film kopuyor ve iki elimle tutup çılgınlar gibi silkelerken, "Düş ulan *rospu çocuğu, düş, soktun bacağımı zaten, nerdesin göt" gibi haykırışlardan sonra, içinde birşey olmadığını farkedip, seviniyorum. Abi, yaşadığım kafaya bakar mısın? Korkunun yaptığı kafa, her alkolden ya da kafa yapıcı herşeyden daha fena. Çok korktum ya çok.

Patatesi akrep soksa da bişey olmaz, çürür en fazla.

Eylül 08, 2011

Neyim Ulan Ben?

Selam dostlarım, ben geldim.

Güzel, keyifli ve kafası güzel bir bayram tatilinin ardından aranızdayım. Aslında pazar günü gelmiştim, fakat turistler bitmek bilmediği için, daha yeni yazı yazabilecek boş zamanı yakalayabildim.

Tatil çok güzel bitti. Son gece, en kralından bir veda gecesi yaptık. Okurlarımla paylaşmak istemesemde, sosyal ortamlarda göbek atarken çekilmiş fotoğraflarımı görüp şok olmamaları için, paylaşmak zorundayım. Başkasından duyacağına, benden duy klişesi işte. Efendim, damat halayından, apaçi dansına kadar tüm dans faaliyetlerinde boy gösterdim. Pişman değilim aslında, tepinmek falan iyi geldi. Alkolünde etkisiyle tabi. Koklasam yarıyor arkadaş, ben napiyim yani.

Neyse işte, yazacağım konu bu değil tabi. Sıkıcı hayat hikayelerimle siz sevgili okurlarımı da sıkmak istemem. Benim hayatımı neden okumak zorunda olasınız ki? Şaka lan, bu blogu takip ediyosan, yeri geldiğinde benle ilgili şeyler de okuyacaksınız malesef. Aynen birazdan olacağı gibi. Ama merak etmeyin, şöyle oynadık, böyle zıpladık falan değil. Başka bi konu.

Efendim, insan kendini merak eder, tanımak ister. Çoğu kişi de, kendini tam olarak tanımaz. Bunu nerden anlarız? Hatalarını ya da kusurlarını falan yüzüne söylediğimizde, şaşırırlar çünkü. Mesela bana biri "Götün büyük lan" deyince, çok şaşırıyorum. Sanki bundan hiç haberim yokmuş gibi "Valla mı lan, yemin et" falan diyorum yani. Demek ki neymiş, dışarıdan bakıldığından götüm büyük gözüküyormuş. Ki bu doğru bişey.

Fakat dostlar, benim merak ettiğim, dışardan bakıldığında acaba nasıl bir insan izlemini veriyorum. Hani bazen sokakta birini görür yolunu değiştirirsin. O kişinin dış görünüşü seni tedirgin eder falan. Ama belki de o normalde, mükemmel bir insandır, ama dışardan farklı görünüyordur. Bu konu benim yıllardır en merak ettiğim konulardan biri. Üstüne üstlük, bu merakım yıllardır daha da artarak devam ediyor. Çünkü, son 3 yıl içinde falan değişimin alasını yaşadım. O yüzden ne bileyim, merak ediyorum dışarıdan bakınca, ne düşünüyor millet diye.

Bebeklerin ne düşündüğü belli. Beni gören, genelde ağlıyor. Çok nadirdir bir bebeğin bana gülücükler saçıp, kucağıma gelip 5 dakikadan fazla durması. Ama bebekler, salak oldukları için, bebekler bu konunun dışında. Bebekleri bu sınıflandırmaya neden soktum ben de bilmiyorum. Geçelim.

Size sorayım dostlar, kötü gibi mi duruyorum, iyi gibi mi? Ezik miyim yoksa? Şimdi 3 farklı resim ekleyeceğim. Bunlarla ilgili yorumlarınızı bekleyeceğim. Ama yorum yapın lan, yorum yapmadan geçmeyin. Bak ne zamandır yazamıyorum zaten, özledim bu işleri. Hadi göreyim sizi. Gelsin resimler.

Masum?
Seksi?
Tinerci?  
Patates çok tozlu ya.

Ağustos 24, 2011

Tatil içinde Tatil

Şezlonglardan biri, eşyalarımı koymak için. Yoksa seksi bir hatunla falan tatile çıkmıyorum merak etmeyin. Yalnızım, ailem bile yok yanımda, o derece bi tatil.


Sevgili okurlarım,

Ben yine bir süreliğine aranızdan ayrılıyorum. Tekrar tatile çıkacağım Bayram münasebetiyle.  Ama yarın gidiyorum. Bayramı beklemeyeceğim. Bayramdan sonra tekrar aranızda olacağım. İnanıyorum ki, yazacak komik şeyler bulacağım. Aslına bakarsanız, yazdıklarımın komik olması gibi bir kaygım yok, fakat komik olmayan şeyi yazasım gelmiyor nedense. Takdir edersiniz ki, bana göre komik olan, size göre komik de olmayabilir yani. Konu komiklik olunca, herkes komik.

Şimdiden, herkese mutlu bayramlar diliyorum. Dişleriniz çürüyene kadar şeker yiyin! gibi bir önermeyi benden beklemiyorsun heralde. Takılın işte tatil. Aslına bakarsanız, okul yokken bayram olması bişeyi değiştirmiyor. Çünkü bayram tatil oluyor, ama biz zaten tatildeyiz. Yani tatilin içinde tatil oluyor, gerek yok. Vizeyle finale aynı anda girmek gibi bir şey bu. Okulu özlemişim di mi? Çok belli bence.

Seviyorum Sizi.

Patates yerken beni hatırlayın.

Yüz Yetmiş Beş Kuruş

Kenan Işık
Şuan ağlayacağım. Gülmekten ağlayacağım hem de. Ya da üzüntüden de olabilir bilmiyorum. Az önce Kenan Işık'ın sunduğu "Kim Milyoner Olmak İster" adlı yarışmasına bakıyorduk. Bir kadın yarışıyordu. Ama neden orada olduğuna anlam veremiyorum. Yarışmadan çekildiği soruyu söylüyorum size, beni anlayacaksınız.

Eski parayla Bir milyon yedi yüz elli bin liranın (1.750.000TL), yeni parayla kaç paradır?

Ablacım sen hangi ülkede yaşıyorsun yahu. Acaba şıklardaki rakamlar kuruş hesabı diye mi şaşırdı, bilemiyorum. Ama şaşırmak mümkün değil be abi!

Bir de diyor ki, "Aslında rakamı yazıp altı sıfırı atarak hesaplayacak kadar beyin hücrem var ama..." Ablacım, bırak allaasen ya.

Uff, Alex'e bak!
 Bi de alakasız bişe daha dicem. FBTV'de FB-WerderBremen maçını izliyorum. Ama spiker bu kadar taraflı olamaz abi ya. Adam dedi ki, "Aleeex, topu alıyoor, UFFF, gerçekten mükemmel sıyrıldı" Uf ne ulan, uff ne? Kahvede arkadaşlarına mı maç anlatıyorsun?

Nasıl bir ülkedeyiz kardeşim ya. Biri bana açıklasın yahu?

Al işte.

Bi de şuna bak, Alex'in resmini ararken, neler çıktı. Daha önce adamı nasıl aramışlar. Karısından, arabasından sanane kardeşim yahu, sanane! Sanki arabasından alabilecen. Bakmaya ne gerek var ki arkadaşım? Ama doğru aslında, her hangi bir aktrist ya da manken adı yazdığımızda, hemen adının yanında "çıplak, üstsüz" diye seçenekler çıkıyor. Ona şaşırmayan, buna nasıl şaşırsın. Adamın bile karısına göz dikmişler. Ama doğru, abazayız, napalım. Töbe ya.

Patates, ufff, şuna bak, kocaman.

Ağustos 21, 2011

Bu Ev Bana Çelme Takıyor!

İşte örgütleşme diye buna derim : Örgütleşme
Bu konuyla alakalı, daha önce en az 1 kere daha yazdığımı biliyorum, eminim bundan. Ama durum güncellemesi yapmak gibi, bu konudan yine de bahsetmek istiyorum. Aslında aptallık bende. Işıkları yakmadan, telefonun ışığıyla, kendi evimde, dolapları karıştırıp ses çıkarmaya gelen hırsız gibi dolaşırsam, üstelik aradığım şeyi bir türlü bulamayıp evdeki bütün ortada kalmış cisimlerin etrafında her gece 7 tur tavaf edersem, kendimi bertaraf etmezsem, Of. Serçe parmağımı yine vurdum, anlıyor musun beni? Bu acıyı yaşamamış insan var mıdır bu gezegende. 1 değil, 2 değil, 5 değil, 10 da değil. Kaçıncı olduğunu inan ben de bilmiyorum. Ama yeter artık ulan.

5 kişilik ailede bu konudan muzdarip olan bir tek ben varsam, mallık bende abi. Bunun daha farklı bir açıklaması olamaz. Ama ben yürürken eve bişeyler oluyor. Ben çünkü karanlıkta, geçtiğim yerleri hesaplıyorum hep, o sehpanın, o dolabın, o sandalyenin hatta o kapının kasasının bile orada olmaması gerekiyor. Ya arkadaş, anlıyor musun beni? BU EV BANA ÇELME TAKIYOR. Belki de bu evdeki seçilmiş kişi benimdir. Ne için seçilmiş olduğumu bilmiyorum ama. Kendimi şuan Lost'taki John Locke gibi hissettim. Demek ki Jacob'un rüyama gelip, bana şimdi ne yapmam gerektiğini söylemesi lazım. Keşke gelse lan, hep şu cümleyi kurmak istemişimdir "Don't tell me what I can't do!" Biraz da Sawyer katıp, sonunda son of a bitch dersem, çok süper olabilir. Lost'tan hala haberi olmayan HOMOSAPIEN'lerin sıkıldığını görür, duyar gibiyim. Hisseder gibiyim ya da, daha doğru oldu.

Efendim, velhasıl kelam, yukarıda gördüğünüz görselde, bu dolapların falan bir çeşit gruplaşma yapıp pusu kurdukları aşikâr. Ve ben şişko olduğumdan emin olduğum kadar eminim, bu pusu kurma olayı, bu örgütleşme, kesinlikle gerçek. İşin kötüsü, bence bu örgütleşmeye kesinlikle BABAM da dahil. Neden mi? Çünkü her gece, otururken ayaklarını uzattığı sandalyeyi, odanın tam ortasında bırakıyor. Odanın ortası dediğim yerse, benim şu aralar yaşam alanım olan balkondan çıkınca, ilk sağda, sehpanın yanı, televizyonun karşısı, bildin mi? Heh işte ben balkondan çıkıp, genelde bu saatlerde ya da biraz daha geç (Tam şu an saat 04.58), gözlerim yarı kapalı halde, beynimin yarısı uyuklar vaziyette odama doğru yol alırken, bil bakalım ne oluyor? Her seferinde, o lanet olası, Allahın cezası, Bloody fucking sehpayı görmüyorum. O an şanslıysam, götümün kenarıyla çarpıyorum düşüyor. Ama bazen, ki bazen değil genelde, yani çoğunlukla, tamam her gün, serçe parmağımı o lanet yere vuruyorum. Sonra da napıyorum biliyor musun? Böyle bildiğin, oturuyorum yere, çömüyorum böyle ve ağlıyorum. Evet, bu şaka değil. Bildiğin ağlıyorum. Acıdan mı, sinirden mi, bıkkınlıktan mı bilmem. Ama gözümden yaş geliyor mutlaka. Tabi o an küfürler falan da, kime giderse.

Öyle işte, çok üzülüyorum. Buradan, ev eşyası yapan, fabrika, şirket ve bilimum tükkanlara sesleniyorum : LÜTFEN ŞU EŞYALARIN KENARLARINI OVAL YAPIN. KESKİN HATLAR OLMASIN. BAK BEN BİKERE DE KÜÇÜKKEN DÜŞMÜŞTÜM, KAFAMI ÇARPMIŞTIM, KAFAM YARILMIŞTI, PEKMEZİM AKMIŞTI. BELKİ DE O OLAY YÜZÜNDEN BU HALE GELDİM, BELKİ DE O OLAY YÜZÜNDEN BUNLARI YAZIYORUM. BİRAZ DA BENİ ANLAYIN. BENİ ANLAYACAK 200000 KİŞİ BULABİLİRİM. ÖPTÜM.

Adamların da çok da zikindeydi afedersin.

Yaralı yere Patates koyup çürümesini bekleyin, işte artık siz de bizden birisiniz.

Ağustos 18, 2011

Boy Attım, Kıvırdım, Tost Yaptım, Kaşarlı.

Çift Kaşarlı Tost
Nabıyonuz?

İnsanların anlama kıtlığı sorunu yaşadıkları doğru. Haliyle ben de yaşıyorum. İnsanım sonuçta. Ne yani, aksini mi iddia ediyorsun? yine de saygım var dostum. Neyse, geçen yine bir şeyi yanlış anladım. Ama böyle bir yanlış anlama şekli yok yani. Hani düşünüp kurgulasan, dersin "Aaa bak, nasıl da yanlış anladım, ne komiğim." falan diye ama, yanlış anlamanın komiklikle hiç bir ilgisi yok. Yanlış anladığım şeyi duyunca, ne içtiğimi merak edeceksiniz zaten. Şimdiden söyleyeyim, sek su içiyorum. Şişe gidiyor valla ramazanda. Neyse konuya gelelim.

Dove adlı markayı bilirsiniz. Sabundu, şampuandı falan. Onun bir reklamı var şu sıralar TV'de dönen. Orada da bir şarkı var. Geçen kardeşim evde o şarkıyı söylüyor ve ben o sözleri nasıl anlıyorum, bir bakalım. Şarkının sözleri şöyle :

-Gün geldi, boyattım, kıvırdım, tost yaptım


Yani diyor ki, saçımı diyor, boyattım diyor, kıvırdım diyor, tost yaptım diyor. Ama benim reklamdan haberim olmadığı için, onun saçla alakalı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Benim anladığım şeyi ise, şöyleydi. Step step ilerleyeceğim. 

Step1 : Gün geldi, boy attım: Evet buradaki mesaj şu. Boyum kısaydı, ufaktım, takıntılıydım bu konuda. Ama gün geldi, boy attım. Yani boyum uzadı. Artık boyum kısa değil, ufacık da değilim, takıntılı da değilim. 

Step2 : Kıvırdım : Baktım ki, boy atmışım, bunu kutlayalım dedik. Kalktım oynamaya, bir kıvırdım bir kıvırdım, amaan sabahlar olmasın falan yani. Böyle belim İbrahim Tatlıses'in dansözleri gibi, bir sağa bir sola, ama nasıl kıvırıyorum off, görmen lazım.

Step3 : Tost yaptım : Tabi şimdi kurtları dökünce, karnım acıktı. Yemek yapmakla da kim uğraşacak, kolaya kaçtım, tost yaptım. Karışık tost, duble kaşarlı. Salça da koydum içine of, muhteşem. 

İşte bakın, gördüğünüz gibi. Valla anladığım şey buydu. Tanımları, açıklayıcı olmak için yazdım tabii ki, o an aklımdan bunlar geçmedi ama, fiiller sesteş olduğundan, ben öteki anlamlarıyla anlamışım. Böyle de Dil ve Anlatım bilgim var, yaa, ayık olun. 

Saygılar sunuyor, iyi geceler diliyorum.


Patates boy atınca, söktüm topraktan, soydum kabuğunu, kızarttım gitti. Burger King'in Buffalo sosuyla, daha bir lezzetli oldu. 

Öptüm.