Mayıs 29, 2010

müziği nasıl hissedersin-1 (Lamb of God)


müzik nedir abi?
nasıl hissedersin, ne şekilde hissedersin müziği?
ya da müzik, dilerken seni alıp da biryerlere götürür mü?
bence müziği hissederken gözleri kapatmak şarttır.
ben bir şekilde, bir yerlerden, birazcık müzisyen olduğum için, müzik bana çoğu kişiye ifade ettiğinden daha çok şey ifade ediyor.

bir çok grupta çaldığım için bilirim ki, grupların yegâne amacı, yapmaya çalıştıkları şeyi, besteyi yaparken düşündüklerini, dinleyicinin de düşünmesini sağlayabilmek.

hangi müzikte neler hissederiz? hangi grup, hissettirmek istediği şeyi, direkt olarak hissettirebiliyor? bunu bir yazı dizisi olarak yapmayı düşünüyorum. ve ilk olarak tabii ki de, dizinin ilk yazısı, başımın tacı, lamb of god ile ilgili.
***************************
Lamb of God
bildiğiniz üzere lamb of god, kendi verdikleri isimle "pure american metal" yapan, ancak müziğin genel normlarına baktığımızda, metalcore/groove metal diyebiliriz.

bu grubun amacı, müziğini dinleyenlere duvar yumruklatmak, dinleyenlerin circle pit ve wall of death gibi şeyler yapmasına sebep olmaktır. açıkçası dinleyicisini gaza getirmeye planlarlar. ve bu işi yıllardır, çok da güzel yaparlar.

ashes of the wake adlı albümleri ve son çıkardıkları albüm wrath, baştacı albümlerim arasındadır. aslında albüm ayırmam. hepsinin yerleri çok ayrıdır benim için. ancak ashes of the wake tam anlamıyla efsane bir albümdür. wrath ise, kötü şarkı içermeyen, her şarkının kafaları bozduğu bir albümdür.

lamb of god aşkım, redneck şarkısının klibini izlememle başladı. "eheuheu ne komik adamlar lan" dedim kendi kendime. sonra dedim "ulan şarkı da sağlammış ha". sonra da dedim ki "ben bunları bi deniyim, dur bakiyim sen". deneyiş o deneyiş arkadaş kopamadım sonra bi daha.

müziği hissetme olayına gelince; lamb of god hissettirmeye çalıştığı şeyi, her şarkının ilk notasında, ilk tonunda, ilk vuruşunda, vokalin ilk bağırışında hissettirmeyi başarıyor. lamb of god dinlerken sinirleniyorum adeta. içimde birilerine vurma, birilerini yumruklama isteği doğuyor. metrobüs'le giderken, lamb of god dinliyorsam, suratım resmen sinirden asık oluyor ve o klişenin içindeki yaşlı uyuz adam gelip de "kısar mısın oğlum biraz?" diyemiyor bile.

kısacası, nefreti, siniri ve hırsı hissetmek, "gaz ve haz" nedir yaşamak istiyorsan, lamb of god'ı boş geçme derim. mutlaka dinlemelisin, mutlaka.
*lamb of god istanbul konserinden bir kare*


lamb of god konseri vardı ya geçen; hah işte orada bünyemin nasıl etkilendiğini söyliyim sana, anla beni.

  • "rüya dimi bu?" diye düşünmekten bozulmuş bir psikoloji
  • kısılmış bir ses
  • tutulmuş bir boyun
  • yırtılmış iki adet converse
  • headbang yaparken bir yandan uçmasın diye çantasından sımsıkı tuttuğum ayla'nın sorumluluğunun verdiği etki
  • konser bittiğinde kapıdan çıkar çıkmaz hissedilen, diz arkası kanseri
  • dizlerin tutmaması
  • yürürken 5 dakikada bir mola verme isteği
  • bünyede aşırının da üzerinde su ihtiyacı
  • terden alnıma yapılmış ve elinizi soktuğunuzda çıkarmanın imkansız olduğu bir tutam saç
  • şişmiş topuklar
  • circle pit'ten kaçarken, wall of death'in ortasına düştüğüm anda burkulmuş, sıcağıylan anlanmamış, ertesi gün farkedilmiş bir adet burkuk bilek
  • paha biçilemez mutluluk.

Mayıs 27, 2010

alaman rüyası


hiç dikkatinizi çekti mi bilmem, yaşlı insanların yaşadığı eve girince böyle değişik bir koku vardır orada. hani eşyalar "eski" kokar sanki. rutubet kokusu gibi değil ama. çok farklı. evin dizaynı zaten eskidir. kilimler milimler vardır etrafta ama, o koku çok değişiktir ve başka bir etkileyicidir.

ikinci bir tespitim ise şu, belli bir süre alamanya'da yaşayıp, türkiye'ye geri dönmüş insanların evlerinin de kendine has bir kokusu var gibi. alman kokuyor sanki ev. ayrıca o insanların evinde, her daim, böyle aylarca yesen bitmicekmiş kadar büyük çikolatalar vardır hep. içi likörlü, türkiye'de bulamayacağınız çok değişik çikolatalar mevcuttur.

o evde yaşayan insanlar ise, yaşadıkları her olayı, "alamanya'da yaşadıkları" benzer bir olayla karşılaştırırlar. örnek vermek gerekirse:

-burada sürekli benzine falan zam yapıyorlar. biz alamanya'dayken bir keresinde %5 zam yapmışlardı. insanlar protesto ettiler onu, ertesi sabah sokakta araba göremezdin. bi baktık millet işe pisikletleriylen gidiyor. ondan sonra devlet dersini aldı, %10 indirim yaptılar. işte orası alamanya, burası türkiye. bazen hiç gelmeseydim diyorum.

bi de son bişey eklemek istiyorum. almanya'dan türkiye'ye geri dönecek olan kişi, daha genç ve erkekse, babasının evinde oturan kiracının vay haline diyorum. bkz; evi boşaltın, almanya'dan oğlum gelcek.

Mayıs 22, 2010

bir büşü - sercan ortak yapımı : büyük sıçış (tarih böyle sıçış görmedi)

resme tıkla ki, büyüsün, sonra bi daha tıkla üstüne daha da büyüsün ki rahat oku.

büş'ün facebook'una bulaştığını tahmin ettiğimiz bir virüs, milletin profiline "popolu kız videoları" gönderiyordu. ve bunu yaparken hep, en masum, en gönderilmemesi gereken insanları seçiyordu.

bu örnekler arasında, dilşad, gizem ve ali hoca vardı. ali hoca ya, bildiğin şehremini anadolu lisesi baş müdür yardımcısı. büş'e msj attım hemen telefondan, dedim böle böle bişey var, gir kontrol et. sonrasında statusune bir yazı yazdı ve sıçış senaryosu yazılmaya başlamıştı bile.

büşün dilinden okumak için TIKLA.

Mayıs 20, 2010

lamb of god konser yorumu ama heycanlanma

abi muhtemelen lamb of god konserinden sonra, konser hakkında blog yazmamı bekleyenler var. bunu isteyenler de oldu. ama yazamıyorum abi. gerçekten olmuyor. o kadar özel, o kadar önemli bir konserdi ki benim için, burdan böyle klavyeden yazınca, duygularımı hissettiremeyeceğimi düşünüyorum.

konserde neler yaşadığımı neler hissettiğimi anlayabilmeniz için, anlatırken karşımda oturuyor olmanız ve anlatırken heyecandan saçtığım tükmüklerin suratınızı yıkaması gerekir. ancak o şekilde ifade edebilirim bu konserle alakalı duygularımı.

burdan konserle ilgili diyebileceğim tek şey:

doğum günümde, gidip öküz gibi sahne önü bileti alan über-dostlarıma çok çok çok teşekkür ediyorum. bileti ilk gördüğümdeki "ağzınıza sıçiyiiiiiiim!" diyerek verdiğim tepki için özür dilerim. son olarak tekrar biletimi ilk gördüğümde, en yakınımdaki insana sımsıkı sarılmam gerekiyodu. kurban dilşad'dı. dilşad çok sıktıysam sarılırken, senden de özür dilerim.

esen kalın.

Mayıs 17, 2010

laaaaaaaaaaaaaan!!!


ulan resmen yarın akşam lamb of god konseri var lan! yıllardır beklediğim gruba yarın gece kavuşucam lan! yarın saniyeler, dakikalar, saatler nasıl geçicek ulan! sabah işe gidicem bi de! sölicek bişe bulamıyorum ki lan! tanrı hepimizi kutsasın ulan! lamb of god ulan! istanbul yıkılacak yarınn yıkılacaaaaak!!!!

Mayıs 15, 2010

bakkal, göz göze gelmek, pişmanlık, entrika, hüzün, soru işaretleri


yine abuk bir durumla karşınızdayım. bugün başıma gelmiş bir olay. ilk değildi, son da olmayacak muhtemelen. ama bu olayı yaşadığınızda kendinizi kötü hissetmeniz muhtemeldir, söyliyim.

efendim, çevrede, birbirine çok yakın olan ve aynı sektörde hizmet veren iki dükkan vardır. yanyana iki bakkal, altlı üstlü iki tane cd'ci veya karşılıklı iki internet cafe. ikisinin sahiplerini ve çalışanlarını tanıyorsunuzdur. hepsine gitmişliğiniz vardır şimdiye kadar. bu olay canlandı kafanızda bence. şimdi bugün karşılaştığımı söyleyeyim. iki tane bakkal. yan yana, biri marketimsi manavımsı bişey ama böyle meyve sebze de var. öteki de şarküteri gibi, kuruyemiş alkol falan filan da satılıyor. şimdi geçiyorken birşeyler alacaktım. şarküteriye girdim. oradan aldım ne alacaksam. elimde iki poşet doldurmuşum, çıkıyorum oradan. tam yoldan geçerken, diğer manavımsı marketin sahibiyle göz göze geliyorsunuz ve elinizdeki poşetlere bakıyor. ulan nasıl boktan bi durum. o bakışmadan neler neler çıkarıyorum bi bilseniz. öncelikle küfürler geliyor tabi aklıma. diyorum ki "ulan şimdi ne sövmüştür ana avrat"

ve tabi çeşitli dipsesler oluyor. bakkalcıya ve bana ait.

bakkalcının dipsesleri:

"bak şuna gidip başka yerden almış, bi de dükkanın önünden geçiyor"
"bari insan yarısını burdan yarısını oradan alırdı"
"amaan çok da umrumda, onun aldığıyla mı zengin olcaz zaten, salla"
"neden oradan almış ki, artık sevmiyor mu bizi?"

benim dipseslerim:

"aha kesin gördü poşetleri, niye göz göze geldik ki lan"
"off ya sorarsa neden buradan almıyosun diye, sizde yok da diyemem, hepsi var onlarda da"

"amaan çok da umrumda, benim aldığımla mı zengin olcaklar sanki, salla"

"bidahakine buradan alayım da, sevmiyorum onları zannetmesinler bari"

Mayıs 14, 2010

indian people böyle olsaydı, üzüm üzüme baka baka kararmazdı

google'a indian people yazdığında çıkan bu resme sakın aldanmayınız.


eveeet, sizlere işimden bahsedeyim biraz. çok güzel bikere onu söyleyeyim. ama yoğun olarak çalıştığım geçen haftadan sonra, ırkçı oldum artık. evet abi, artık benim için "herkes insandır, aynı sevgiyi herkese göstermeliyiz" ayakları falan yok. neden biliyo musun? çünkü bu hintliler insan olamaz. olamaz abi, vallaha da olamaz, billaha da olamaz ya. öyle insan mı olur lan. allah günah yazmasın fakat, çok gereksiz insanlar. işin komiği, bu işte tecrübeli abilerimiz, bu son gelen 93 kişilik hintli grubun "iyi bile" olduğunu söyledi. daha vahimini düşünmeyi düşünmeyi bile düşünmüyorum.

bilirsiniz, hintliler çatal kaşık bıçak gibi şeyler kullanmazlar. elleriyle yemek yerler. çorba, pilav(o iğrenç şeye pilav diyesim bile gelmiyor ama) falan hiç farketmez. ulan hadi gelenek diyelim buna. geleneğin gereği elinle yiyosun da, yemeğin bitince saçını düzeltmeden evvel, elini bi suya tut, bi peçeteyle göstermelik de olsa sil di mi? yok anam ne gezer ya.

ya da ne biliyim, cebinden çıkardığın ve burnunu sildiğin mendille, hemen akabinde yüzünü silme. önce yüzünü sil bari, sonra burnunu sil, sonra da at o mendili, cebine koyma.

ilk gecelerinde, akşam yemekleri boğazda teknede ve boğaz turu eşliğinde olacaktı. ne gerek var bu hint fakirlerine böle şeyler yapmaya? peki, bu bahsettiğim iğrenç insanların doktor ve tıp sektöründe çalışan insanlar olduğunu söylesem ne dersiniz? kızların bıyıkları ve favulleri var desem? şaşırır mısınız a be canlarım?

önceki gün ne güzel thailand'lı kafilem vardı. ne kadar tatlı insanlardı, değerlerini bilemedim. gelen gideni mumla arattı. arada burunlarını karıştırsalar da, ellerini yıkıyorlardı en azından. şirket sahipleriyle satılık foto bile çekildik. o kadar sıcaklardı. ama hintlilere bırak sarılmak, ellerini uzattıklarında bile sıkmak için tereddüt ediyorum. o el uzatmayla, sıkıp ya da sıkmamak arasında geçen 1 saniye içinde kafamın içinden öyle şeyler geçiyor ki: "ulan yemek yiyeli ne kadar oldu, yıkamış mıdır acaba? ne yemişlerdi bunlar? ya da bu o çok nadir çatal kullananlardan biri miydi acaba, tuvaletten sonra el yıkıyo muydu lan bunlar"

böyle böyle şeyler. ama iyi yanlarına baksana aga. ingilizcen gelişiyo bi kere, bundan önemlisi yok. tecrübe kazanıyosun. farklı aksanları görüyosun, anlaşabilmek için bir anda o aksana bürünüyorsun. hiç gitmediğin lüks restoranlarda yemek yiyorsun ve istanbulun en prestijli otellerinin lobilerinde oturuyor, birşeyler içiyor, oradaki çalışanlarla muhabbete giriyorsun. sabah 6'da evden çıkıp, gece 2'de geliyosun. tam istediğim iş.

güzel yani, ben memnunum bayaa.

mutluluğun resmini çizemem ama, blogunu yazarım.

abi şuan mutluluğun ve şaşkınlığın hat safhasındayım. çok ilginç ve daha önce hiç yaşamadığım bir olay yaşadım. herkesin yapmayacağı birşeyi yapıyorum ve blog sayfamda telefon numaramı paylaşıyorum. amacımın "ulan millet görsün de, belki karı kız düşürrüz" olmadığını herkes tahmin eder ve bilir. numaramın geçtiği yere bakarsanız, öyle bi amacım olmadığını da anlayacaksınız. amacım tamamen farklı.

neyse uzatmadan. az önce bir mesaj geldi telefonuma. 3 SMS uzunluğunda bir mesaj. bursa'da yaşayan, deniz isimli, kendisini hiç tanımadığım bir insan atmıştı bu mesajı. rastgele karşılaştığı yazılarımı çok beğendiğini, okurken çok güldüğünü falan söyledi. abi bu insanı ne kadar mutlu eder biliyo musun?

çünkü sonuçta bu blog'u tutuyosam bir amacı var ve bu amacına yer yer ulaştığını görmek beni çok mutlu ediyor. izleyicilerin 47'ye ulaşmasına da şaşırdım. nasıl yayılıyor anlamış değilim.

ayrıca diğer birkaçtane daha yazar arkadaşın içinde bulunduğu diğer blogsal projem "klişeler köşesi"nin de, kendi blogumun izleyici sayısını geçmiş olması, beni biraz kıskandırsa da hoşuma gitmedi değil hani.

öyle yani.
sağolsun deniz, duygularımı paylaşmak istedim.

Mayıs 07, 2010

iş buldum olm lan

okuldayım ve sıkılmanın son safhalarını yaşıyorum şuan. yok böyle bi sıkılmaca.

müjdemi isterim ayrıca. iş buldum olm ben. süper hemde. süper olma sebebi, gelecekte yapacağım işle ilgili olması. VIP Turizm adlı şirkette transfer attendant olarak başladım. pazartesi işe alındım ve salı sabah 05.30'da thailand bangkok'dan gelen kafilemi karşıladım. akşam 9'a kadar onlarlaydım. çarşamba günü de ben vardım onların yanında. dün ve bugün başka bir arkadaşım devraldı ve yarın yine benleler.

insan takım elbiseyle dolaşınca bütün gün, kendini gerçekten iyi hissediyor yahu. gün boyunca, istediğin için değil mecbur olduğun için ingilizce konuşmak, thailand aksanını çözmek ve anlasınlar diye thailand aksanıyla konuşmak falan çok çok güzel şeyler. eğer işler böyle devam ederse, yazın tatile matile gitmem aga ben. zaten geziyoruz sürekli. bazı zorlukları olsa bile, çok zevkli be abi.

şimdi çıkıorum okuldan. eve gidince bilgisayarımın parçalarını bulabilirsem devam ederim. evet parçalarını bulabilirsem. bkz;klavye,mouse,monitör bkz;ev tadilatı

son olarak şunu demeliyim :

everybody transfer attendant must be!

Mayıs 02, 2010

aşka sercan bakışı -2


yaşadınız mı hiç bilmem. aşkta kaybetmekten daha da kötü bi yan var. geçen biri retweet etmişti twitter'da. orada bu söyleyeceğim olayı "binmemiz gereken treni 1 dakikayla kaçırma"ya benzetiyordu. çok kötü ya gerçekten.

sevgilin var. ayrıldınız. bir süre bunalımsı şeylerde kaldınız. sonra herkes kendi yoluna diye düşündünüz artık. bunu düşünmenizin sebebi ise kesinlikle şudur ki; o başkasını bulmuştur kendi yolunu baştan çizmeye başlamıştır çünkü. "e madem o beni unuttu, ben de unuturum o zaman" dersin, sen de kendi yolunu çizmeyi düşünmeye çalışmaya başlamaya niyet edersin. o derece. ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalıştım. normalde bu kadar fiil ve fiilimsiyi yan yana kullanmam konuşurken. zaten kullansam, aptal derler muhtemelen. hoş, kullanamayınca da aptal diyolar ya neyse. ne diyodum? heh sen de kendi çapında unutursun, kendini inandırırsın ya da buna. "unuttum ki bile olum heheyt" dersin. bok unuttun. neyse burada mesele unutup unutmamak değil. aradan uzun zaman geçeer geçeeer ve geçeeer. bir de bakarsın ki, hala çıkıyolar lan. ortak arkadaşlarınız artık sohbet esnasında çaktırmadan sorduğunuzda "sözlencek galiba olm onlar" falan diyo. aslında beklediğiniz, duymayı umduğunuz cevap açık ve seçik olarak şu;"ayrıldı olm onlar, bayaa oldu." ama o cevap gelmeyince, hatta çok alakasız bir cevap gelince de garip oluyorsun bayaa bi.

tam olarak şu ismi verebilirim bu duruma:"eski sevgilinin senden sonra çıktığı kişiyle hala çıkıyo olması ve söz/nişan/evlilik tarzı olaylara çok yakın olması." halbuki bi önceki sendin lan. bu durumda insan kötü hissetmesin de ne yapsın birâder? "o trene ben binmeliydim" diye bir cümle sarf etmiycem, blogger çatısı altında bunu yanlış algılayacak çok insan var.

abi şimdi olay böyle olunca, kendini kullanılmış gibi hissediyorsun. yani aslında öyle olmasa bile, sana öyleymiş hatta hep öyleymiş gibi geliyo. kendine kendine diyosun "ulan bak, aşkı sevgiyi bende tanıdı, tecrübe etti bir ilişkide naparsan iyi naparsan kötü olur falan filan diye, herşeyi öğrendi, bastı tekmeyi gitti sonra." kafandan geçen şey bu oluyor ister istemez. durduramıyorsun bunu.

bir de şey tripleri vardır. hani unutmuşsun gibi yapmaca, umursamıyomuş gibi yapmaca falan. bunu diyalogla anlatmak istedim. kızımızın adı zeynep olsun mesela.
-lan zeynep'i gördüm dün.
+
banane olm beni ne ilgilendirir, ilgilenmiyorum ben artık, unuttum ki ben olm onu, hatırlatmaya çalışmayın. bi daha olmaz artık, çıkamam tekrar, bitti herşey.


şimdi bak, bu kadar laf kalabalığı yapıyorsan eğer, bişey var işte lan. kızı gördüm dedi sana sadece. tamam de, geç, bitsin. niye uzatıyorsun ki. açık veriyosun işte, ele veriyosun kendi kendini. zaten diyaloğun tamamında kendin de dayanamayacaksın buna :

+sevgilisi yanında mıydı lan?
-
hani ilgilenmiyodun?

+olm sanki umrumda olduğundan soruyorum. merak ettik sorduk işte muhabbet olsun diye. hemen fesatlık yap, başka yerlere çek olayı sen. bırak ya bi daha da bişey sorarsam iki olsun.

bak yine laf kalabalığı. olay bundan ibaret yani.
eski sevgiliyi unutamamak, evleneceği insandan bir önceki sevgili olmak, unutmuş gibi yapıp her seferinde işin içine pislemek falan filan.

kendi uydurduğum bi sözü söyliyim bu konuda. hani işin içine tren girmişken, öküzü de sokmamak olmaz di mi ama?

binmen gereken treni kaçırınca, neden uzun uzun bakarsın arkasından öküz misali?

türkçesi diyo ki; gitmişse gitmiş, salla gitsin.

saygılar.