Ocak 30, 2010

anlat beni

sevgili arkadaşlarım, herkes beni anlatan 1 cümle yazabilir mi yorum olarak?
blogger'da hakkımda kısmına bişeyler yazmaya çalışıyorum ama insanın kendini anlatması biraz zor geldi bana.
hadi göriyim sizi, 1 cümlecik.

Ocak 29, 2010

ong bak 2

kapakta görebildiğiniz tony jaa, hem başrol, hem de filmin yönetmeni. taylandlı oluyor kendisi.
film klasik uzak doğu tarihiyle alakalı ve intikam üzerine kurulu bi film.
filmde fil üzerinde dövüş sahneleri falan var ve fake değil. annesi ve babası fil çobanıymış tony jaa'nın. o yüzden, onun da çocukluğu fillerle beraber geçmiş.
film de annesi ve babası kötü kral tarafından gözleri önünde katlediliyor. sonrasında köylerinden biri bunu oradan uzaklaştırmaya çalışırken, yerlilere yakalanıyorlar. çocuğu alıp, adamı öldürüyorlar. çocuğun cesaretini ölçmek üzere, onu kana bulayıp, içinde timsah bulunan çamurlu suya atıyorlar. o sırada onu izleyenler arasında, zamanın en büyük korsan çetesinin başı da var.
onu alıyor eğitiyor ve intikam için yola çıkıyor.
uzak doğu dövüşlerini sevenler için, harika bir film. bol bol dövüş sahneleri var. tempo pek düşmüyor filmde. filmin sonunda da şaşırıyorsunuz, ama tam bir neticeye ulaşmıyor film. çünkü 3. sü de çekilmiş. o yüzden sanırım. onu daha izlemedim ama.

dediğim gibi, uzak doğu dövüşlerini sevenler kaçırmasın.

Ocak 26, 2010

"tanır mı lan acaba" sorunsalı


gene can alıcı, hatta belki gene "aha bu bana da oluyo lan" diceğiniz bir konuya parmak basmak üzereyim. şimdi durumu tam olarak açıklamak gerekirse, "eskiden tanıdığın, fakat uzun bir süredir görmediğin birisini, tekrar gördüğünde, selam vermek veya vermemek arasında gidip gelmek"

fazlasıyla muzdarip olduğum bir derttir bu. şöyle açıklayım. isim vermiyim ama mahalleden birisi. böyle küçükken, mahalle maçı yapıyoruz, yani daha o kadar küçüğüm, işte o zamandan tanıdığım bir eleman. karşı mahalleden. daha doğrusu karşı takımdan. çünkü onlar mahalle takımı değil. mahalle takımı dediğimiz her takım aslında "merkez mahallesi"ne dahil. ama çocukluk aklı. sokak nedir bilmediğimiz için, "bizim maaallee bu, sizin maaalle bu, bu bakkalı geçemezsiniz" şeklinde geçen bir çocukluğumuz olduğu için, mahalle ve sokak arasındaki farkı kavrayamadık. neyse işte, bu çocukluk dönemi bitip, mahallede top oynamayı bıraktığım ve gerektiğinde top oynamak için halısaha'ya terfi ettiğim için, bir daha göremez oldum o elemanı.

aradan yıllar geçti. ben olmuşum inceden müzisyen, o rock cafe senin, bu rock bar benim takılıoruz ergen zamanlarda. rock cafe'ye gelen rapçilerin arasındaydı. ayrıca rapçilerin asi ve karşıt olması böle bişe heralde. rapçiyiz ama rak kafede takılırız biz, metal müzik çalar, bizde dinleyenlerle dalga geçeriz. karşıyız biz herşeye falan takılma içindeler. neyse bizim yanımızdakilerden birini tanıomuş. geldi slm verdi. beni tanıdı. tabi liseye gidiyorum o zaman. saç sakal falan yok hiç bi şekilde. ampul lise öğrencisi modundayım. birazcık muhabbetten sonra ne bok olduğunu anladım.

hani bazı tipler olur, tüm ortamlarda bulunmak isterler. öyle bi tipti bu. bunu da yalan söylerek sağlıyordu, ya da sağlamaya çalışıyordu. şu sözünden anlamıştım tüm bunları. 3 dakika önce orda deep purple'a burun kıvırıp, bunun neresini dinliyolar be diyen adam (cafe küçük, duyabiliyosun herkesi), yanımıza geldiğinde şöyle bi cümle kurmuştu : "bakmayın böle giyindiğime, rep sidimden çok rak sidiiim var benim."

bak şimdi. iyi de arkadaşım, biz senin neden böyle giyinip, ne dinlediğini, en çok ne sidiin olduğunu sormadık. seni dinlediğin müzikten ötürü yadırgamadık. gelmişsin, konuşuyoruz öyle.
yani direk kendin kötü duruma düşüyosun.

neyse sonra bi daha görüşmedim. görmedim daha doğrusu. kinci bi insan değilim yoksa. aynı ortamda bulunsak konuşurum gayet. neyse konuyu dağıttım iyice, dur şimdi ana konuya dönelim.

dün akşam yemeğinde burger king'de, bugün arkadaşlarımla buluşmaya giderken, ve oradan dönerken, bu arkadaşı gördüm. şimdi o da değişmiş, böyle saçları hafif uzun, sakal bırakmış falan. ben zaten evrim geçirdim liseden sonra. şimdi böyle bi tereddüt oluyo hep. acaba selam versem mi diye. çünkü selam verip de, göt gibi kalmak da mümkün. yani diyaloğu düşünsene bi :

-hey selam
+selam?! (what the fuck! tonlamasıyla)
-naber? (gayet şirinsin söylerken)
+iyidir de çıkartamadım ben (çok cool)
-ehe hani mahalle maçı yapıoduk biz. fırtınasipordaydın sen, ben de menekşesipordaydım falan (daha nasıl sıçabilir bi insan yani xD )

böyle bir durumda kalmamak için, selamı karşıdan bekler oldum. yani artık öyle bi durumdayım ki, bizim sokaktaki markette babamı görüyorum (market sahibiyle kankalar, orda takılıolar), bi de azcık miyopluk da var bende, "ulan babam mı acaba bu selam versem mi?" diye kalıyorum. sonra tabi babamın "naber lan düdük makarnası?" sözüyle anlıyorum babam olduğunu. gerçi son bikaç gündür, traş olup sakallarıma kıydığım için, bu hal-hatır sorma şekli "hoşgeldin bebişim, naber yavrum" şeklinde oluyor. resmen kız yerine koydu beni ya xD

işte uzun lafın kısası, selam vermeye korkmak da varmış kaderimde. tabi bu olay hep aynı şekilde cereyan etmeyebilir de.

mesela burda bi abi vardı. muhabbetimiz de vardı, iyi bir abiydi. sonra antalyaya taşındı ben 9 yaşındayken. 2 sene önce gelmiş tekrar buraya. yani ben 17 yaşındayken. 8 sene geçmiş üstünden, ben onu görünce tanıdım. ama gene aynı durumla karşı karşıyayım malesef. artık son çare olarak, sürekli ona bakıorum ki göz göze gelelim de o da tanısın, sarılalım sıkı sıkı falan diye yani.

bu blogu yazmam için, o elemanla bigünde 3 kere karşılaşmam bi işaretti bence. vahiy gibi yani. yaz artık ulan diye. ne zamandır aklımdaydı bu konu. ama hep üşeniyodum, ulan kim yazıcak bu kadar yazıyı diye. ama yazdım sonunda üşenmeden.

ama şimdi merak ediyorum, bu sorunu hiç yaşamayan var mı?

sitemdir bu


bazı arkadaşlarım beni birilerine benzetme olayının bokunu çıkardılar. hem de baya bi çıkardılar. şimdiye kadar tüm benzetmelere "eyvallah" dedim geçtim, hatta bazılarıyla gurur duydum. ilk olarak keçi sakalımdan ötürü metallica'nın vokali james hetfield'a benzettiler. gurur duydum, sağolsunlar var olsunlar. sonra sakalı iyice saldım, saçlarım da uzadı biraz daha, bu sefer amon amarth vokali johan hegg'e benzettiler, sağolsunlar gene. saçlarım kısayken sakal bıraktığımda, bazen eski evanescence bateristi rock gray'e, şapkamı taktığımda ben moody'e benzettiler, sağolsunlar gene. saçlarımı samuray tarzı tepeden topladığımda, beckham dediler, alakası olmadığı halde, gene eyvallah dedim geçtim. arkadan topladığımda, kıvanç tatlıtuğ, nam-ı diğer behlül'e benzettiler. ona bile eyvallah dedim. adamı sevmediğim halde, yakışıklı adam şimdi, allah yukarda. ona da eyvallah. ama şu son yapılan benzetme beni benden aldı gerçekten. neymiş efendim, tokio hotel'in basçısına(aha o blogun başındaki resim) benzemişim sakalları kesince, o da sakalsız ve uzun saçlıymış. ulan o benim tırnağım olabilir mi lan?! tokio hotel ne amk.

aslına bakarsanız, insanlara benzetilmek hoş bişey değil. yani biri de çıkıp "abi kendin olmuşsun ya, sercan gibisin aynı, görmek istediğimiz sercan bu" dese, ya da "bu stil çok yakışmış/yakışmamış" desin. bu bazı benzetmelerden gurur duysam bile, artık canımı sıkmaya başladı gerçekten. bu yazıyı okuyanlardan isteğim, artık beni birine benzetmeyin lütfen. benzetiyosanız da eğer, kendinize saklayın, aranızda konuşun benziyo diye. artık "şuna benziyosun" lafını duymak istemiyorum. bu bir hava atma değil, aksine sitemdir artık.

üstelik ben kimseye benzemeye de çalışmıyorum ki. benzemeye çalışsam chris adler'e benzemek isterim. ama öyle birşey denediğim takdirde, babam o sakalı biraz daha uzattırıp, götüme sokacağından dolayı, teşebbüs etmiyorum öyle birşeye. elimden geldiğince kendim olmaya uğraşıyorum. yapmayın böyle şeyler. gözünüzü seveyim. hastayım zaten bak. yazık bana hem.

Ocak 24, 2010

kar.


kar yağınca şu şehir bi başka güzel oluyo arkadaş.
böyle yere basınca çıkan gacırtı,
gece sokak lambalarından gelen ışığın kristallerden yansıyıp, çevreyi daha aydınlık yapması,
yerlere bakınca kristallerin parlaklığını farketmek,
her an kafana gelebilecek kar topunun korkusuyla dolmak,
yürürken küçük ve dikkatli adımlar atmak,
düşenlere gülmemek için kendini sıkmak, ama bazen koyvermek ve kahkaha atmak,
şemsiye ile gezenlere anlam verememek,
senede bikere bile olmasının kesin olmadığı bi fırsatı evde oturarak geçirenler,
kardan adam yapmaya çalışan çocuklar hatta gençler,
kardanadama fener/gs/bjk atkısı takıcam diye kartopu savaşına başlayanlar,
manava gidip "bi tane havuç" diyerek 1 TL uzatan minik eller,
dükkanlarının önünü "küreyen" esnaflar (bayılıyorum küremek fiiline)
azalan arabalar, sessizleşen şehir,
işte en sevdiğim bu.
böyle şehir sessizleşiyo,
o sessizliğin sesini dinlemek, dinlerken titriyor olsan bile huzur veriyor insana.

yanlış mıyım?

Ocak 22, 2010

dilşad'lı gün.

bugün speaking sınavım vardı.
çok hastayım ama. her yanım ağrıo demicem, acıyo artık burnum falan.
neyse çıktım işte evden, rüzgar böyle böğrüme böğrüme çarptı hep.
hastalığımın üstüne bişeyler kattığına eminim.
çünkü daha da kötü hissediyorum kendimi.
eşşek gribi gibiyim yani. eşşek tepmiş gibi böyle.
dilşad ve didükle buluşacaadık işte sınavımdan sonra.
sınavım neyseki hemencik bitti.
zira 2'de başlayan sınava 5'te girecek arkadaşlar vardı.
sonra öğrendim ki didük'te hastaymış gelemicekmiş.
dilşad kuzumlan buluştuk.
buluşmamızın 6. saniyesinde şemsiyesi bozuldu dilşadın xD
aslında buluşmayabilirdim belki.
ama dedimi ulan dilşad'ı her zaman göremiyorum(okulun yanındaki binada oturuyo), ama her zaman hasta olabilirim. onun için dilşad'ı seçtim.
evet biraz farklı bir düşünme tarzım var, kabul ediyorum.
önce burger'da yemek yedik. sonra orada, erdem şahin, gizem esen ve ümit öztürk üçlüsüylen karşılaştık.
birlikte oturduk.
yer yoktu zaten, iyiki gördük xD
sonra bi diyalog geçtiydi orda.

sercan: geçen sefer king chicken almıştık, gene ondan alalım.
-1 dk sonra-
dilşad: ya hayır, king chicken almıştık geçen sefer, ondan alalım.
sercan: ben ne dedim az önce?
güldük sonra xD

sonra bol bol pain of salvation ve daniel sohbeti yaptık.
olmak istediğimiz halde şuan yunanistan'da olamadığımız için üzüldük.
eve geldiğimde bir haber gördüm ve beni derinden etkiledi.
haber şöyleydi :

"almanya'dan türkiye'ye gelen uçak, kaçırma vakası sonrası, yunanistan'ın atina kendine zorunlu iniş yaptı."

bak şimdi. biz orda olmak istioruz.
daniel orda konser vercek bu gece.
ama türkiye'ye gelmek isteyenler mecburiyetten dolayı oradalar.
sıçarım öle kadere ben.

grip.

çok acayip bi griple karşı karşıyayım.
boğazım,burnum ve hatta kulağım bile etkilendi.
kulak burun boğaz bağlantısından olsa gerek.
üstelik sesimin acayip çıkması ve bugün speaking sınavım olması da boktan bi durum.
hava değişiminden nasibimi aldım fena şekilde.
buarada dipnot olarak sölicem,
dün güneş vardı ya biraz;
heh işte o güneşin kar topladığına yemin edebilirim.

Ocak 19, 2010

boş

2 ders saati boyunca bişeler yazmak için açtığım blogger sayfasının, ders sonunda hala bomboş olması.
işte bunu sevmiyorum.

Ocak 15, 2010

Hayat Neydi Ki?


**Farkettim de uzun zamandır böyle şiirsel bişeyler yazmamışım.
İnanın çok ihtiyacım var içimdekileri bi şekilde dökmeye.
Bilmesi gerekenlerin, bilmesi gerekenler çok birikti gerçekten.
Hayatı sorgulamakla başlayabilirdim ilk olarak bence.
Beğenen beğenmeyen herkes sağolsun. Okumanız yeter.**

Hayat neydi ki?
Gene birşeylere benzetmeli.
Şuan aklıma gelen şey,
Okyanustan başkası değil
Benzetmek için hayatı.
Evet, evet okyanus olsun hayat.
Ben neydim o zaman?
Bir gemi olsam mı?
Yok bu çok sıradan.
Hem gemiler güzel değil ki,
Okyanusa çıktığında,
Onun elindedir kaderi.
Balık olsam mı?
O da çok şey gibi,
Yani o kadar az yer etmek istemem hayatta,
Sevmiyorum hayatın içinde yok olmayı.
Belki de sonucuna katlanmayı göze alıp,
Belki de istiyorum hayatla dolmayı.
Hem her balık o kadar küçük değildir ki.
Ama bu uygun değil bence.
Yok, olmaz balık, çok sıradan.
Ben bir buz dağı olmalıyım bu okyanusta.
Küçük olsa da olur farketmez.
Zaten görünen kısmıyla pek işimiz yok.
Görünen kısmım kimi ne ilgilendirsin ki?
Sadece önyargı yaratmakla kalmaz,
Yanıltır herkesi bu görünen kısımlar.
Evet, ben bir buz dağıyım.
Koskoca bir okyanusun,
Belki orta yerinde,
Belki biraz kuzeyinde,
Belki de biraz güneyinde.
Ne önemi var ki?
Nerde olsam tek başımayım.
Gören olur illaki,
Ama asıl önemli olan görünmeyen yanım,
Yani suyun altındaki diğer yarım.
Evet, bu okyanus benim diyarım.
İsteyen görür bu diğer yarımı.
Ama bakmak görmek farklıydı,
Bakmak sadece bakmaktı,
Görmek ise baktığını anlamaktı,
Düşüncede resim çizmek gibi aynı,
Çok acayip şeyler.
Yani bakan değil, gören bilir beni.
Ya da beni bilmek için dalmak lazım okyanusa,
Yani hayata dalmak lazım.
Dalmadan da görürsün aslında.
Ama o zaman okyanusun çok duru,
Çok temiz olması gerekmez mi?
Hangi hayat tamamen duru?
Gözükmeyen yanım sular altında,
Ama görünen yanım tamamen kuru.
Bakmayı bileceksin.
Ya temizleyeceksin hayatı,
Ya dalacaksın okyanusa,
Göreceksin neymiş yaşamak hayatı.
Çok acayip şeyler.
Buz dağı, gemi, balıklar...
Hayatın yükü az değil aslında.
Bir de ben varım düşün!
Koca bir buz dağı.
Evet ben bir buz dağı.
Hayat neydi ki?

Ocak 12, 2010

testere replikleri beee.


Hello, Xavier. I want to play a game. The game I want to play is very similar to the one that you've been playing as a drug dealer. The game of offering hope to the desperate, for a price. I think we can agree that your situation is desperate. So I offer you hope. The price that you pay is that you must crawl into the same pit of squalor you force your customers into. By entering this room, a timer has been started.
*************
Hello, Kerry. I want to play a game. Up until now, you have spent your life among the dead, piecing together their final moments. You're good at this because you, like them, are also dead. Dead...on the inside. You identify more with a cold corpse than you do with a living human. I believe you want to join your true family, indeed your only family, in death. The device you are wearing is hooked into your ribcage, and by the time this tape is finished, you will have one minute to find a way out. At the end of that minute...you should know better than anyone what happens then. There is a simple key that will unlock the harness, Kerry. It is right in front of you. All you have to do is reach in and take it...but do it quickly. The acid will dissolve the key in a matter of seconds... Make your choice.
*************
Hello and welcome. This journey has been one of discovery and hopefully,
you've discovered the whole is greater than the sum of its parts. The human body,
for instance, is an astoundingly durable creation. It contains approximately
ten pints of blood. Yet it is still able to operate with just half of that. The
device before you is one of sacrifice. A sacrifice of blood. In order to open
the door, the beaker must be filled to the marked level. A level that is of no
coincidence. This amount can come from any one of you. But that does not
matter. What does matter is time. For in 15 minutes, if the beaker is not
filled, the bombs will explode and the doors will be sealed forever. So now I
ask you: How much blood will you give in order to survive?
*************
Hello, Seth. I want to play a game. Right now, you are feeling helpless. This is the same helplessness you bestowed onto others. But now, it's unto you. Some would call this karma, I call it justice. Now you served five years of what should have been a life sentence, for murder. A technicality gave you freedom, but it inhibited you from understanding the impact of taking a life. Today, I offer you true freedom. In thirty seconds, the pendulum will drop far enough to touch your body. Within sixty seconds, it will cut you in half. To avoid the pendulum, all you have to do is destroy the things that have killed... your hands. You must insert your hands and push the buttons to start the devices before you. Your bones will be crushed to dust. Will you destroy the things that have taken life in order to save one, Seth? Make your choice.

Ocak 11, 2010

ulvi

Geniş Aile isimli dizi'de senaristlerden birinin, LeMan dergisinin eski karikatüristlerinden biri olması sebebiyle yer aldığını düşündüğüm esprilerinden bazılarını yazacağım.

Aslında sadece Cevahir adlı karakterin, Ulvi isimli karaktere taktığı sıfatlar bunlar.

  • belediyenin verdiği yetkiye dayanmayan ulvi
  • telefonda daha sonra tekrar deneyin diyen kadına tamam diyip kapatan ulvi
  • namaz kılmaya selam vererek başlayan ulvi
  • dilenciye para verip üstünü isteyen ulvi
  • seyircisiz maça bilet alan ulvi
  • BMW'ye jip diyen ulvi
  • dokunmatik telefonda tuş arayan ulvi
  • rüyasında gördüğü ak sakallı dedeyi ninesine ayarlamaya çalışan ulvi
  • google'a ben yazıp kendini arayan ulvi
  • pc donunca sıcak su döken ulvi
  • papaza sübhaneke okuyup afaroz olan ulvi
  • ekmek sırasında önüne geçene ses edemeyen ulvi
  • kızı kirletip ayşe teyzeye götüren ulvi
  • beyin fırtınasına kapılıp uçan ulvi
  • hava almaya havaalanına giden ulvi
  • yılbaşında şeker toplayan ulvi
  • sınav kağdının "no" yerine cep telefonu numarası yazan ulvi
  • taksiye akbil basan ulvi
  • otobüse binip öndeki aracı takip et diyen ulvi
  • çölde kutup ayısı gören ulvi
  • cenaze evinde gülesi gelen ulvi
  • iddaada son maçtan yatan ulvi
  • arkadaki boş yere ilerlemeyen ulvi
  • samanlıkta iğne arayan ulvi
  • deplasmana gidip evsahibini destekleyen ulvi
  • salı günü cumaya giden ulvi
  • saati 12.12 görünce birinin onu düşündüğünü sanan ulvi
  • eşofman altına kundura giyen ulvi
bence çok yaratıcı şeyler bunlar.
öyle ha deyince çıkmaz bunlar.

Ocak 03, 2010

senin için


bazı erkeklerin bi huyu vardır.
o huyu anlamam ben.
ben de olmadı şişmdiye kadar.
şimdiden sonra da olmaz diye ümit ediyorum.
şimdi bahsettiğim olay şöyle.
sevgiliyle bir tartışma/atışma/kavga sonrası geçen konuşmada,
sevgiliye onun için yapılan bazı şeyler anlatılır.
mesela kavgadan sonra morali bozulmuştur kahramanımızın ve kıza msj atar:

"senin için uyumadım ben."

bu nasıl bir ödül/cezadır. senin uyumaman, ona ne fayda sağladı.
yani sen uyumayınca, boyu mu uzadı onun?
sen uyumadın diye, makyajı mı akmadı?
ya da ne biliyim, sen uyumadın diye, o mışıl mışıl mı uyudu.

bu olayı anlamam ben birader.
yaptığın/yapmadığın her boku, senin için senin için dersen, olmaz.

tamam kavgadan sonra moralin bozulur, uyuyamayabilirsin.
ama bari bunun arkasına saklanıpta şirinlik yapma.

daha ağırı da var.

"senin için yemek yemedim"

töbe yareppim töbe.
kız sana "şişkosun, kilo ver, az ye biraz" dediyse,
bu cümleyi söylerken yerden göğe haklısın evet.
ama böle bişe istemediyse senden, onun için yemek yememe sebebi nolabilir.
gene aynı şekilde;
sen yemek yemeyince, o kilo vermiyo, ona bi faydası olmuyo.
zararı da olmuyo hatta.
sadece salak durumuna düşüyosun, erkekliği lekeliyosun.

sonra da "tamam aşkım değişcem, değişebilirim, değiştim" diye mizahi şeyler yaratıosun.

sie.

Yahşi Batı


eveeeeet. aylardır beklediğim cem yılmaz şaheseri "yahşi batı"yı izleme şerefine nail oldum sonunda.
AROG ve GORA'dan kat kat üstün bir film olduğuna düşünüyorum.

GORA'ya bir geri dönüş söz konusu. küfür açısından tabi. tabi öyle küfür kıyamet değil.
gene ince elenip sık dokunmuş bir film.

yani öyle esenyurttan "hade lo izleyek hamuğa goyim" diye gelen tiplerin, her espriyi anlicağı bir film değil.

bir kaç enstantene sunayım esprilerden falan.


  • adı chuck olan adamın, ismi her telaffuz edildiğinde "give me five man" moduna girmesi ve elini kaldırması.
  • film araya girmeden önce, nargile içen cem yılmaz'dan ozan güven'in nargileyi istemesi ve bu esnada sipsinin yere düşmesinin ardından, cem yılmaz'ın film arasını müjdeleyen cümlesi "ahaa sipsi düştü. şimdi işin yoksa 10 dk ara."
  • kabile'nin şefinin, bufalo taşşaklarıyla yanaklarına vurmak suretiyle, cem yılmazı kutsamasından sonra, cem yılmaz'ın kurduğu cümle "şef benle taşşak geçti."
  • güreş sahasının oradaki tabela "fourty rivers oil wrestling championship". evet, kırk pınar.
  • barış çubuğundan bir duman aldıktan sonra, geçen diyalog :
-noluyo lan
+kalk
-sen kimsin
+komutan logar
-onun ben amına koyim.
gibi gibi esprilerle donatılmış, ve emin olun dahası olan, izlemeyenin dövülmesi gereken bir film. gerçekten, gidin görün.

Ocak 02, 2010

2010

evet dün gibi hatırladığım 2009 geride kalırken,
2010 yılına, en sevilenlerin bir kısmıyla (hepsi yoktu) birlikte girdik.
çılgın seks partileri vermedik merak etmeyin.
hatta geri sayımı bile unuttuk.
bir baktık havai fişekler patlayıvermiş.
yani sanırım, yeni yıla, didemlerin koltuğunda, beyzanın laptopuyla fifa '09 oynayarak girdim.
gün içerisinden bazı anahtar bilgiler vermek istiyorum.
neler yaptık?

uno (pişti)
twister (ensest ilişkiler)
guitar hero (çalınamayan gitar sonrası, drum&bass olarak dinlenen metallica şarkıları)
rakıkokan tişörtünü versene (bkz;rock'n coke tişörtünü versene)
ilki mükemmel olup, ikincide sıçan, tarafımdan hazırlanmış kokteyller.
büşranın büşle bişey yapcak hali olmaması.
lady gaga (ugly but good)
victoria's secret (memeli kadınlar)
mango (mağaza olan değil, meyve olanından yedik. çok marjinaliz)
michael jackson belgeseli
al kol beyaz kol
katolik high school girl big boobs on webcam
britney spears'ın oğlunun "herkes annemin memelerini görüyo" diye üzülmesi.
sabahın bilmem kaçına kadar ayakta durma çabası.