Mayıs 30, 2009

görmemiş.

şimdi bu ibnelik/şerefsizlik/görmemişlik/puştluk/ego tatmincilik/şovculuk değilde nedir bi söyleyin bana?

bunu yapan kişi içinde : bkz;daniel erlandsson
evet kendisi arch enemy ve carcass gruplarının davulcusu.
ayrıca ex-cradle of filth,at the gates,nemhain ve paradise lost davulcusu adrian erlandsson'un kardeşi.

ayrıca fazla bilgi göz çıkarmaz diyerekten şunları söliyim. nemhain'in vokali adrian'ın karısıdır. vokallik dışında, satanik dansçı,manken ve porno film oyuncusudur. merak ediyorsanız nasıl bir tip olduğunu :

bkz ; morrigan hell
bkz ; adrian&morrigan

adrian cradle of filth'te çalarkene, konserlerdeki dani'nin kırbaçladığı yarı çıplak dansçılardan biride morrigan hell'di ve o zaman da evlilerdi.

konuyu açıyor yahu valla.

Mayıs 29, 2009

sercan ustadan akşam yemeği.


Sercan usta iş başında. evde yalnız mı kaldın? karnın mı acıktı? ne mi yiyeceksin? basit ama doyurucu tarifler burada. öncelikle usta imajı yapmak için kafaya bir şapka ve önlük giyilir. (not:üstümde bişe yoktu ve önlüğü giyince fazla seksi oldu kusura bakmayın xD)






patatesli tavuk :
özel bir çaba sarfetmenize gerek yok. annenizin gündüzden yapıp bıraktığı yemeği ısıttıktan sonra, bir tahta kaşık yardımıyla, servise hazır hale getirebilirsiniz. ancak önemli bir noktaya parmak basmam lazım. yiyeceğiniz kadarını ayrı bir kaba alıp öyle ısıtın. zira tencerede ısıtmaya çalışıpta, kaynatırsanız ve tencerenin kapağıda kapalı tutarsanız, patatesler lapa olur ve anneniz kızar.





makarna :
gene annenizin yaptığı makarnayı buzdolabından çıkarıp, az bişe yağ ekleyipte ısıtabilirsiniz. ama fazla tutmayın, bazı makarnalar kızarıyor. bide tencereye dokunmayın sakın. makarna ısındıktan sonra üzerine ketçap,mayonez ve bilimum soslar kullanarak küçük sürprizler hazırlayabilirsiniz.







şeftalili meyve suyu :
markete giderek büyük bir kutu meyve suyu alıp bardağa koyunuz. meyve suyunun çeşidi damak zevkinize göre kayısı,şefali,vişne ve bilimum şekilde olabilir. zalim ve sıcak yaz günleri için, buzluktan temin edeceğiniz buzlarıda, meyve suyuna atıp, daha soğuk içip, daha çok zevk alabilirsiniz.





meyve salatası :
öncelikle belirteyim. meyve seçiminde özgür olabilirsiniz. ben karpuz ve kavunla falan uğraşmak istemediğim için çilek ve kayısıyla yaptım. çilek ve kayısılar iyice çıkanır. yemek sonrası için istiyorsanız, 4 çilek, 2 kayısı ve 1 adet danette yeterli olacaktır. meyveler yıkandıktan sonra küçük küçük doğranır ve tabağa konulur. danette ise üzerine dökülür. tatlımız da hazırdır. önerim ise, yemek bittikten 15dk sonra yenmesi yönündedir. yoksa çok şişirir.








sigara :
yemek sonrası süper gider.

mahzun bagetin sonu.

ağaçken hep sonunu düşünmüştü. beni ne yapacaklar acaba diye. topraktan geldim ama toprağa gidebilecek miyim diye düşüncelerden kendini alamıyordu. bir gün pis adamlar geldi. gömleklerinde "NOVA" yazıyordu. anlam verememişti. sonra küçük küçük parçalara ayırdılar, şekil verdiler ve üzerine "NOVA 5A" diye bir yazı bastırdılar. çift çift olarak paketlediler. ne olduğunu anlayamamıştı hala. kilometrelerce yol gelerek önce türkiye'ye, sonra istanbul'a, sonra taksim'e ve son olarakta avcılar gitarist müzik'e gelmişlerdi. bir kutuya kondular ve yanında niceleri vardı daha. birgün şişman,yapılı,mavi gözlü,sevimli bir çocuk (evet bu ben oluyorum), gelip onları eline aldı. birazcık elinde sallayarak "çakma değil, orjinal nova.ağırlıkları çok iyi" dedi. çocuk ağacı, yani yeni adıyla bageti alarak, cebinden çıkardığı ve üzerinde "20" yazan yeşil kağıdı, oradaki kadına verdi. teşekkür ederek, bageti, baget çantasına koydu ve yürümeye başladı. mahzun bagetin, baget olalı gördüğü en güzel yerdi burası. ama hala bi anlam verememişti olacaklara. birkaç günü o rahat çantada geçirdikten sonra, o çocuk onu alarak yola koyuldu. sonra bir yere gittiler. kapısında "studio deo" yazıyordu. içeri girdiler. içerden müzik sesi geliyordu. sonra o çocuk onları çantadan çıkardı ve birbirine 4 kere vurarak, düzenli ve ritmik bir şekilde, önünde duran yuvarlak şeylere ve parlak şeylere vurmaya başladı.

belli bir zaman bu şekilde devam etti. bagette bu olaydan zevk alıyordu. sadece şarkı başlarında, iki parçanın birbirine vurulması biraz canını yakıyordu o kadar. o gün, çocuk gene aynı şeyleri yaparken, o parlak şeye vurduğunda, bagetin ucu kırıldı ve savruldu. bir anda herkes durdu. çocuk o sırada "hay amına koyim ben böyle bagetin" dedi ama baget bundan birşey anlamadı. ama üzülmeliymiş gibi hissediyordu. sonra olay bitince, kırılan bagetin büyük parçasını çantasına koydu ve eve götürdü. bir çekmeceyi açıp, onu oraya attı. orada da kendisi gibi bir kısmı kırılmış bagetleri gören mahzun baget çok üzüldü. burada ölüp gidecekti.



uzunca bir süre sonra bir ışık geldi. dolap açılmıştı. aynen o çocuğa benzeyen bir teyze aldı bageti. serin biryere(balkona) gittiler. burada biraz canı yandı. sonra ne durumda olduğunu anladı. kendisine saksıdaki bir çiçeği iple birlikte dik tutma görevi verilmişti. mahzun baget gülüyordu. çünkü tekrar toprağa kavuşmuştu.

gerdiler beni.

lan amına koyim ya. nası strese girdim anlatamam size. bloga küfürle başlamamdan anladınız zaten ama. ayrıca bu stresim yersiz/gereksiz/saçma da olabilir ama ne biliyim girdim işte anasını satiyim. konumuz şu eve gelmesi gereken öss şeysi. kime sorduysam geldi dedi anasını satam. hayır yani ankaradan geliyor diye, istanbulun doğusundan batısına doğru mu dağıtmaya başladılar anlamış değilim. böle sikim iş olur mu. zaten kalmış 15 gün. onun stresi de var. hayır stres yapmak istemiyorum, sevmiyorumda stres yapmayı ama insanın elinde olan bişey değil. dışarı çıkıosun biraz rahatlamak için, cafeler bomboş, cafede oturanlarda test çözüyo. sonra "lan benim ne işim var burda" diyip vicdan azabı çekmemek için eve gidiosun tekrar ineklemeye başlıosun. şu 15 gün nasıl geççek çok merak ediyorum. hatta öss'den sonra yds'den önceki hafta nasıl geçicek, kep töreninde nasıl eğlenicem onu 2 kere merak ediyorum ya hayırlısı. kazancak olsamda kazanamicak olsamda gelsin geçsin bian önce ya. yeter artık.

Mayıs 28, 2009

impossible to do.

saat 2. canım çok sıkılıyor. bugünkü yorgunlukla soru falanda çözemedim. yarın telafi etmeyi planlıyorum. yani bu yarın 750 ila 800 soru çözeceğim demek oluyor. neyse şimdi aklıma imsanın yapamayacağı şeyler geldi. onları yazcam kendi çapımda.

  • dirseklerini arkadan birbirine değdiremez. önden de değdiremez.
  • kendini öpemez.
  • dirseğini yalayamaz.
  • herhangi bir kolu titanic hareketiyle sağa ya da sola açıkken eline ağır birşey konduğunda (bkz; ansiklopedi) 5 dakikadan daha fazla dayanamaz.
  • göbeğini yalayamaz.
  • kafasını 90 dereceden fazla döndüremez.
  • bir şarkı dinlerken, başka bir şarkıyı söyleyemez.
dahası gelmio aklıma işte.

Mayıs 27, 2009

Haberin Yok.

Kendimi aradığım yerler,
Harabeye dönmüş
Haberim yok.
İçimdeki büyük ateş,
Çoktan sönmüş
Haberim yok.
Seni arayan gözlerim,
Bakmaktan kör olmuş,
İçleri gülmez olmuş,
Ağlamaktan kurumuş,
Uçsuz bucaksız çöle dönmüş,
Haberim yok.
Beynim fırtınaya kapılmış,
Ters dönmüş kafamın içinde,
Düşüncelerim de değişmiş haliyle.
Sen sadece bakmışsın.
Bakmayıpta ne yapacaksın,
Hiç birşeyden haberin yok.
Aslında ben ölmüşüm,
Sende öyle durmuşsun,
Hep durmuşsun,
E tabi sen dışardan bakıyorsun,
İçimde ne olur ne biter,
Hiç haberin yok.

Mayıs 26, 2009

Kalbimin Enkazı.


Sesin hala çınlar kulaklarımda deli gibi,

Bu sesler güzel değil.

Dudakların sanki hala dudaklarımda gibi,

Gitmeme izin ver, bitsin bu acı.

Böyle yaparsan eğer, pes etmezsen,

Sana kalacak tek şey kalbimin enkazı.

Ararsın arasında kendini,

Ama çoktan öldün sen sanki…

Ölmedin sen kalbimde yaşayacaksın

Demeyi çok isterdim inan bana.

Yıkılan kalbim olunca,

Ne kaldı ki geride sana?

Farkında mısın bilmem ama

Tüm kalbim yıkıldı üzerine.

Ara da bul kendini o karanlıkta,

Haydi sesini duy kalbimin enkazında.

Senden göremedim bir yarar,

Ne istedin ki benden,

Neden hep verdin zarar?

Şimdi ağlasam peki?

Şimdi ağlasam neye yarar?

Sadece enkazı biraz daha bozar.

Çığlıklarını duyar gibiyim en derinlerden.

Küllerinden doğmaya çalışır gibisin.

Kim geri döndü ki gidenlerden?

Şuan sen en büyük çaresizsin!

Ben yeteri kadar bekledim,

İnat ettin sen; gelmedin.

Şuan içimdeki tarifi olmayan bir acı,

Arta kalan tek şey kalbimin enkazı.

Mayıs 25, 2009

el sallamak.

hayatın gerçekleriyle tekrar burdayız.
konumuz el sallamak.
insanların birbirini gördüğünde "selaam", bir ortama girdiğinde "merhaba", bir yerden/kişiden ayrılırken "hoşçakal", karşıdan karşıya birbirini gördüğünde "bende buradayım bak" gibi ünlemleri kullanmadan, bunları vücut diliyle aktarmasına "el sallamak" deniyor bana göre. uğruna şarkılar yapılmış bir eylemdir bu.

neyse. buarada bahsedeceğim el sallama "bende buradayım bak" türündeki el sallama. gene rezil bir durumla karşı karşıyayız tabiiki.

rezillik vol.1
bir bankta oturuyorsun. bu bank okul bahçesindeki banklardan biri olabilir. ileriden de bir arkadaşın geçiyor. bir an için senin olduğun tarafa bakıyor ve o mesafeden gözlerinin içini göremediğin için sana baktığını zannediyorsun. ve "bende buradayım bak" demek için el sallıyorsun. ama hiç bir tepki vermiyor. "aa görmedi galiba" diyerek elini indiriyorsun ve o anda oluşan burukluğu sineye çekiyorsun. etraftaki insanlar sana bakıyorsa, boşa el sallayıpta, "görmedi galiba" deyip kafanı eğince ne düşünüyorlar merak ediyorum. (bkz;boşa el sallıyo hamuğa goyim/deli mi ne/bana mı el sallıyo o?)

aynı rezillik vol.2
yanında biri var konuşuyorsun. ileriden biryerlerden "bende buradayım bak" demek istediğin kişi geçiyor. o sırada konuştuğun kişi bişey anlatıyor. o sırada, "bende buradayım bak" demek istediğin insan senin olduğun tarafa bir bakış atıyor ve "bende buradayım bak" demek için el sallıyorsun. nafile. görmüyor tabi. hemen ardından kurulcak cümle "aa görmedi galiba. ee ne anlatıyordum ali/veli/ayşe/fatma." biraz daha rezil bi durum bu.

aynı rezillik vol.3
yolda yürüyorsun. yanında biri varsa da yoksa da aynı oranda rezil oluyorsun vol.3'te. karşıdan birisi geliyor ve el sallıyor. ve tabiki "bende buradayım bak" demek için. sende karşılık veriyorsun. şimdi iki durum var. vol.3 part1'e göre, hemen sonra arkana bakıyorsun ve arkada da biri el sallıyor. demekki sana "bende buradayım bak" demek isteyen kimse yok. sana el falan sallanmıyor. mal gibi kalıyorsun aslında. önündeki ve arkadandaki vatandaş, birbirine el sallıyor ve sende üstüne alınıyorsun. vol.3 part2 ise çok daha rezil. karşıdan gene bir gelen var el sallayarak. el sallamanın yanına "aa naberr?" sorusu ekleniyor. sende el sallayıp "iyidir senden nab..." diye kalıyorsun, çünkü sorunun cevabı arkadaki arkadaştan geliyor. işte o zaman öyle bi mal gibi kalıyorsun ki. yüzün mü kızarır,kaçar mısın ordan bilmem. orasını hak getire artık.

Rachel Hurd-Wood

siz böyle bir güzellik gördünüz mü?
evet tam olarak das parfum isimli filmin kapağındaki kız.
filmde de laura rolünde.


okul,necmettin hoca,sinir

bugün okula gittim. necmettin hocayı nasıl özlemişim laa. öğle arasında yanındaydım hep. çay ısmarladııı bilem. sohbetini, elini yüzüne kapatarak gülüşünü, sigara dumanını yukarı üfleyişini falan gibi herşeyi özlemişim ya.

30 dk falan muhabbet etmiş olsakta gerçekten süperdi yani. güldük gene çok fazla. hatta bi ara konuşurken "hesabıda onlara geçirdik" deyip elimle "geçirdik" kelimesini anlatan hareketi yaptım. hoca yemek yiyodu ve yanında jansetle gülcükte vardı. işte o hareketi yapınca kızlar var hareketle anlatma dedi güldü. sonra bende elimle "solo reklamındaki hem yumuşah hem hesaplı" hareketinden hesaplı olanı yaptım. yani baş parmakla işaret parmağını sürtersin ya "para"yı temsilen. işte onu yaptım. şey dedim "ben bunu yapcaktım hocam". ondan sonra "elin mi sürştü" diyerek çok fena şekilde koptu. aman yerim yaa. nası özlemişim varya.

şair demiş "geç anladım taşın sert olduğunu" (bunu farklı şekildede demiş olabilir ama anafikir bu, aklıma bu geldi). işte bu mısra bugün beni anlattı. okulda ne kadar sevildiğimi anladım. resmen etrafıma toplandılar lan. neyse bundan bu kadar bahsetcem.

sehremini anadolu lisesi festivali...ana grup direc-t. gelirken kırmızı nokta isimli "siyasi" müzik yapan grubuda alt grupları olarak getirceklermiş. okul grubu+şehmed başkanın ayarladığı grup+rap grubu(bizim furkan gedik nam-ı diğer sega nitrik)+bizim grup+kırmızı nokta+direc-t. yani 6 grup sahne alcak. belediyenin tesisatı falan gelcekmiş okula. sahne falan. peki 6 grubun toplam sahnede kalacağı süre mi ne kadar? 330 dakika. evet 5 buçuk saat. 12.30'da başlayıp 18.00 gibi bitmesi planlanıyormuş.
kısacası mükemmel(!) bir selçuk&caner&emrecan organizasyonuyla karşı karşıyayız. bir süre önce bize 2 saat sahnede olcaksınız dendi. bugün gittik 40 dk diyolar. ulan godoş lafının arkasında dur yada s*ktir git yani. gizem zavallım arada kalıyo. dedim bari 1 saat olsun. tamam dedi. emrecan çok bilmişi gelmiş çok fazla dio. lan mongol herif, senin gel dediğin saatte direc-t gelicek sanki. hem ilk festival, hemde herşey dört dörtlük olcak. başka?

bak necmettin hocayı görüpte sevinmeme rağmen, gene sinirlendirmişler beni ya. sıçarım öle organizasyona. ama haksız mıyım? önceden deselerdi 40 dk diye, eyvallah der 8-9 şarkı hazırlar, aslanlar gibi çalar inerdik. ama önceden 2 saat deyipte, konsere 10 gün kalmışken 40 dk demek nasıl bir saçmalıktır onu da bilemicem artık siz düşünün.

neyse anacım böleyim işte.

Mayıs 24, 2009

cahillibilite isyanı.

şu dünyadaki en zor şey cahile laf anlatmaktır heralde. hele müzik konusundaysa. ama salaklık bende ki ona gidip "abi şarkıdaki senkoplara dikkat eti bas'ın tuşesine, davulun tonuna ve aksaklığına, vokalin oktavına dikkat et" diye cümle kuruyorum. sorular peş peşe geliyor tabi. aslında tek bir soruda geliyor ki o da bkz; senkop/tuşe/aksaklık/oktav derken?.

evet şu noktada salaklık kesinlikle bende. müzik kültürü metallica'yla başlayıp, daha sonra devam etmeyip kalmış öyle. sen bu adama laf anlatıyosun. metallica'yı böle bi konuda baz olarak göstermek istemezdim ama malesef ki napiyim yani kader/alın yazısı/kısmet/burda ne yazıosa o -alında-.

hayır şimdi ben bu salaklığı yaptım ve söyledim. bari orda bitsin bu olay dimi? uzatmanın alemi ne? ama işte müzik cahilliğinden bıkan bünye, öğrenmek, bilmek istiyo.

tamam diyorsun ve iyi niyetinle anlatmaya başlıyorsun. ama anlamıyor anlamıyor. ya bu şey gibi. hani nasıl desem ki bilemedim şimdi. yani müzik bilgisi metallica'nın bateristinin bagetlerinin ucunun renginden ibaret olan birine, bagetin markasını sormak, ya da modelinin 5A mı 5B mi olduğunu sormak gibi. ya da ne biliyim hani vokali james hetfield'sa, gitaristi de kirk hammett'se bascısının gözleri ne renktir gibi sormak gibi bişey bu yani. tamamen boğaboku olmaya aday bişey bu.

tabi bunlar göreceli şeyler kişiden kişiye göre değişir. bana göre cahil olan sana göre çok fazla kültürlü entel birisi olabilir. o adam o ortamda takılıosa -isim vermicem asla-, o ana kadar ettiğimiz muhabbetlere katılıp fikir beyan ediyosa ve ben şöle gitaristim böle davulcuyum vs. tarzında geziyosa, ve biraz aklı varsa, en azından konuştuklarımıza "he" der geçer. ama salak işte o ne bu ne doktor bu ne diye gezerse etrafta böle de dışlanır işte. madafaka.

Mayıs 23, 2009

gizli dejavu vs. üçüncü dejavu

gizli dejavu tamamiylen benim kullandığım bir tabir. ulan şimdi bişey konuşuyorsun tamam mı, böyle aynı anda susuyorsun, sonra kendi kendine "lan şöle desem saçma olur siktir et" diyosun. karşındaki söylüyo sonra onu. salaklık olcak diye sölemediğin şeyi -ki genelde espridir- karşındaki mal söleyince mecburen gülmek zorundasın. hay diyosun *mına koyim böle işin. hele arkadaş ortamındaysan daha da skindirik bir durum oluyo bu. aklına espri geliyo ve gene aynı şekilde düşünerek sölemiosun, aynısını ama tıpatıp aynısını karşındaki sölüyo, millet yerlerde gülmekten. o sırada aklından geçen şey "*mına koduuum sussanaa ben şaapmıştım onu, popüler ben olcam lan! ben esprimle şekil yapma" gibi bişey oluo ama dışa yansıt yiosa. sadece "yapsaydın o zaman esprini" sözü seni göt edip, ortamın kıl insanı yapıp, yerin dibine sokmaya yeterde artar bile.

daha kıl bir durumda var. buna boyutsuz dejavu diyorum ben. iki kişinin zamanda kaybolmasıyla oluyo. tamamen ses tonuyla alakalı bişey. ortada gene ortak bir espri/laf/söz/küfür vardır. sen söylersin, duyulmaz. o söyler, duyulur ve tepki ona verilir. gerçi bunun iyi sonuçlar doğurduğu da olur. (bkz; belalı birine küfür etmen, seninkinin duyulmayıp ötekininkinin duyulması ve şahsının göte/başa emanet yemekten kurtulması)

üçüncü dejavu ise adından da anlaşılacağı gibi, bir anı yaşadığını sandığını yaşamak. yani ortada bir anı var. o anı bikere yaşamışsın. sonra bir daha yaşadın gibi oldu. ve işte son söylediğimi yani, bir anı yaşamış gibi olduğunu bir daha yaşarsan bunun adı üçüncü dejavu oluyor. ki bunu bugün yaşadığım için söyledim. olayın başlığı ise şu :

"jalopy'e giderken, caddeden geçen beyaz opel astra arabanın içindekini ö.e. adlı kişiye benzetmek ve jalopy'ê girişinin akabinde o arabanın korna çalması"

bana gene gelmişler anlaşılan.

das parfum

mükemmel film.

hakkında hiçbişe demicem. izleyin görün.

GabrieLLe MorTon.

gabrielle morton; doğduğu andan itibaren hayatında tuhaflıklar yaşıyor.
birçok ölümcül kaza falan geçiriyor.ama sanki ölmesini ya da zarar görmesini engelleyen bi güç varmış gibi arkasında, sapasağlam kurtuluyoru hepsinden.
27. doğum gününde rüyasında birini görüyor ve bu kişinin tanrıyı temsil ettiğini anlıyor.
tanrı ona şunları söylüyor :
"sevgili gabrielle. bildiğin üzere dünya hayatı çok bozuldu. herkes güç peşinde haksızlık peşinde. bu yüzden adaletli bir hayat için, insanlar hayatına yeni bir dünya da devam edicek. senden istediğim, bu yeni hayatta haksızlık yapmayacak, güç peşinde koşmayacak ve bu yeni dünyayı yüceltecek insanlar bularak onları bana yönlendirmen. 30 yıl süren var. bu süre içinde kendine göre gerekli rakama ulaşmalısın. "

bunun üstüne garbiel "ama tanrım nasıl olur?neden ben!" diye itiraz içince
tanrının sözüyle macera başlar "adının neden gabriel olduğunu sanıyorsun!?"

Mayıs 22, 2009

Senin Yerin Bulutlar Artık...

O geldiğinde,
Mevsim genelde sonbahar.
Soluk bir yüz,
Morarmış dudaklar,
İşte buydu gördüğün son bahar.

Malum misafir,
Şah damarından biraz daha yakın şimdi.

Gözünden akan son damla yaş,
Toprağa düşeli çok oldu,
Lakin kurumaz ki artık,
Çünkü;
Toprak senin evin oldu.

Çok sevmez miydin beyazları?
Çokta yakışırdı gülen yüzüne.
Fakat hiç mi hiç,
Yakışmadı bu sefer.

Arkanda bıraktığın duygu seli,
Ağlayan insanlar toptan deli,
Üzdüklerini bilmezler gibi seni,
Haykırır dururlar deli gibi...

Hep tahtadan, ahşap bir ev istedin,
Derdin eşyaları içinde hazır,
Bir de şöyle denize nâzır,
Yaraşmadı sana bu tahta kutu.
Yanında olamadım giderken,
İstersen bana lanet oku,
Senin yerin bulutlar artık,
İzle oradan bizi,
Kalbimizi sana açtık,
Mutlaka özle hepimizi...

Mayıs 21, 2009

pain of salvation travması.


az önce, pain of salvation'un 2007 yılında masstival kapsamında istanbul'da verdiği konseri izledim. sanki setlist'i benim için yapmışlar. en sevdiğim şarkılar vardı. 55 dk'lık bir performans ve sadece 8 şarkı. insanın damağında kalıyor. 2010 geleceklerse festival kapsamında gelmesinler. direk "p.o.s konseri" olarak geçsin. ne kadarsa bayılalım para gidelim. 8 şarkıyle bile insanda orgazmik duygular bırakıolar. bi sahne performansı bu kadar mı güzel olur? hele son şarkıda (inside) daniel kendini parçalıyo yerden yere atıyo. ayrıca konser dream tv'den çekme olduğu için, daniel'in şarkı aralarındaki konuşmalarını altyazı şeklinde çevirmişler. ama zamanı tutturamamışlar pek xD
konuşuyo konuşuyo bişe yazmıo altta. şarkıya girince yazmaya başlıyo falan xD
sonuç olarak ağızdan salya akıtcak bi performanstı. "izlenir ki bu!" diyerekten setlist'i siz p.o.s severlere sunuyorum..

1.Scarsick
2.America
3.Ashes
4.Undertow
5.Used
6.Nightmist
7.Disco Queen
8.Inside

Mayıs 20, 2009

büş'ün gerçek yüzü.

kendisini blogger'dan tanıyoruz. yazdığı bloglarla kendini orjinal bi insan gibi göstermeye çalışan :P, progressive metalci ayaklarına yatıp, lastfm'de pain of salvation skroplarken, kulaklıkla murat boz, hepsi ve ismail yk dinleyen bir insanın nasıl deşifre edileceğini ve gerçek yüzünü görmenizi istiyorum.

evet büş'ten söz ediyorum. aholeonthetoiletwall başlıklı blogger sayfasıyla milyonlara hitap edip hayranlık yaratan büş, aslında nasıl biri merak ediyor musunuz? işte cevabı :



işte onun gerçek yüzü. tikky gözlüğü ve emo saçlarıyla taksim otobüsündeki büş. sloganı ise "everybody emo must be!!"






***tabiki şaka xD ciddiye alında kavga çıksın dimi.

Mayıs 19, 2009

daniel gildenlöw


süper birşey değil mi bu? mesaj attım cevap bilem verdi. ve bu profil fake değil. bildiğin daniel'in facebook'u. dün gece de "can't sleep" yazmış status'üne. yerim lan.

canından can alınması ve sakat kalmak.

dün gece, yaşamayı en son istediğim olaylardan birini yaşadım. gece nazım hikmet şiirlerinin olduğu bir site buldum ve şiirlere bakarken saatin bir anda 03.30 olduğunu farkettim. aa dedim yatayım artık, okul tatil sena da evde uyutmaz yarın. kalktım pc'den. oda karanlık. mutfağa gittim sigaramı aldım. anennem odada içme balkonda iç öle gel gece demişti. bende balkona çıktım içtim. balkonun kapısını kapattım,kilitledim.salonun kapısına doğru yol alırken olan oldu. babamın, gecenin ilerleyen saatlerinde ayaklarını uzatıp yayılmak için kullandığı sandalyenin odanın tam ortasında olduğunu farkedemedim. ve ayağımı oraya çarptım. bu öyle serçe parmağı kapı kenarına çarpmaya benzemez. ki ne kadar iğrençtir bilirsin. kıvranırsın adeta. ama ben soldan sağa 3 küçük parmağımı birden çarptım oraya. öyle bir ağrı vardı ki, bir an öldüm sandım.

seke seke yatağıma gittim. sonra ayağımda bir sıcaklık hissettim. banyoya gittiğimde bu sıcaklığın kan olduğunu anladım. son 2 parmak kanıyor, diğerininde tırnağı yoktu. öyle bir çarpma işte bu. tahmin ediyorum ki orta parmağım çıktı ayrıca.

ama zaten yazın sol ayak baş parmağım kırılmış ve anlamamıştım ve yamuk bir şekilde kaynayıp yamuk kalmıştı. neyse konumuz bu değil.

netice olarak yürüyemiyorum doğru düzgün. hani yürürken bir hareket yaparsın. böyle parmakların kıvrılır. işte onu yapamıorum. topallıyorum çok fena.

netice olarak ayağım sargıda. sol ayağımda sadece sağdan 2. parmak sağlam kaldı anlicaan. davulda çalamıcam bi süre. çok boktan değil mi sence de?

Mayıs 17, 2009

eurovision 2009


"everyway that I can"den sonra ilk defa hakedenin kazandığı bir eurovision izledik. gene komşuya verilen oylar damgasını vurdu hep. ama her ülkeden norveçe puan çıktı hemen hemen. hakederek kazandılar yani. şarkının melodisi çok hoştu zaten. sözler dandikti ama. türkiye'de 4. oldu. gene de iyi bir derece bence. hiç beklenmedik ülkelerden puanlar geldi. (bkz; ispanya,portekiz,polonya,finlandiya,ermenistan) 2003'ten sonra izlediğim en güzel eurovision'du.

ayrıca azerbeycan beni şaşırttı ama ben sanki o şarkıyı biliyodum ya. çook çokk tanıdık geldi bana. hemde baya önceden biliyodum. hayırlısı artık. o da çok güzeldi tabi.

seneye oslo'yo da hayko cepkin'i yollarlar artık. peeh.

Mayıs 16, 2009

yeni şiir***

Sükûnet Gibi


Eskimiş salaş bir defterde,

Satırları karalanmış sözlerde,

Hüznün hakim olduğu bu yerlerde;

Sükûnet biraz zor gibi.


Kırılmış bir kalemle,

Kağıda geçmiş boş umutlar,

Satır başı olmaksızın,

Bir seferde yıkılmışlar.

Bu defterin içinde;

Sükûnet zorlu bir yol gibi.


Silgisi de yokmuş bu hayatın,

Karalanmaları bu yüzdenmiş,

Hep geride kalanların.

Gözyaşı düşmüş sayfalarda,

Yıpranmışlıklar göze çarpar.

Bu ince sayfalar arasında,

Sükûnet sanki boğulmuş gibi.


Bazı sayfalar varmış eskiden,

Artık yoklar belli ki.

Kökünden yırtılmışlar hepsi,

E karalamak yetmemiş illa ki.

Damarları koparılmış adeta,

Akmış kan yerine siyah mürekkep.

Siyah demek karanlık demektir,

Karanlık, sükûnet yanlısı…

Ama bu karanlıklarda,

Sükûnet hiç yok gibi.


Son sayfa biraz buruşuk.

Yırtmaya yeltenilmiş sanki.

En son sayfa bu,

Sanki biraz kapanış gibi.

Komik aslında…

Sayfanın sonunda da nokta var.

Sanki ölüm sonmuş gibi…

Asıl başlangıç değilmiş gibi…

Şart değil mi o noktanın yanına,

En az iki tanesi daha?

Noktalar hep bitişi temsil etmemeli.
Ama buralarda ölüm bitiş gibi,

Ölümün kol gezdiği bu yerlerde ise,

Sükûnet yeni başlamış hayat gibi…

mortar grind.

pain of salvation'un 2009 içerisinde çıkacak olupta 7 şarkısı tamamlanmış olan albümündeki şarkılardan birinin sözleri. ayrıca dandik bir konser kaydı da var. dinlemek için TIK.

jenny used to smile
jenny used to smile
jenny used to smile
now she (lonely) (behind)
jenny is in denial
jenny is in denial
jenny is in denial
she might (lose this smile)

oh, but there is something deep inside her
oh, if we could only see inside her

now she lie all broken inside
(fly) a higher ground
mortar grind
now she cries, feels sick deep inside
(burn a higher) ground
burn it away

--- --- (safe)
emily is (safe)
emily is (safe)
she is too --- (alive)
emily’s been hurt
emily’s been hurt
emily’s been hurt
she (might find the) (picture)

oh, but there is something deep inside her
oh, if we could only see inside her

now she lie all broken inside
(on) a higher ground
mortar grind
now she cries, feels sick deep inside
(mount a higher) ground
burn it away

jenny's still in denial
jenny's still in denial
jenny's still in denial
now she (is still alive)
(mount) it deep inside
(hide) it deep inside
(hide) it deep inside

mortar grind

now she lie all broken inside
(fly) a higher ground
mortar grind
now she cries, feels sick deep inside
(mount a higher) ground
burn it away

burn it away

Mayıs 15, 2009

ömr-ü monoton.

evet şu anda yaşadığım hayatın özeti işte bu resim. resmen bu yani.

  • parasızlıktan sigara alamayıp, bütün bir günü küllükte duran puro'yu içerek geçirmek.
  • taze çözülmüş diyalog tamamlama soruları.
  • içinde 3 dal kalmış camel'im. (cemalım falan xD ) nyse.
  • üstündeki yazılar son 3 haftada yavaş yavaş silinmiş rotring kalemim.
  • peter'ın annesi ludmila'nın hediye ettiği, üzerinde "michalovce-slovensko" yazan ve içinde bol kremalı cappucino bulunan bardak. tabi duruma göre içindeki değişebiliyor. şöyle açıklayayım. kahvaltıdan sonra test çözüyorsam, çay oluyor içinde. gün ortasında cappucino oluyor. testten sıkılıpta oyalaniyim diyosam sallama lipton nar çayı oluyor. eğer uykusuzluktan gözlerim kapanıyorsa; sütsüz, şekersiz sade nescafe oluyor. 1'i 1 arada gibi bişe.

böyle yani. büş'ün flashdisk'ini de götürmem lazım artık ama nasıl olcak bilemiyorum. 5 kuruş param yok. bakırköylere nasıl gideceğim bilmiyorum. hayır gitsek takılmakta lazım. öle mal gibi gitmek olmaz. bi 10 tl bulur bulmaz ordayım inş. ama bu haftada öğlenciler mi ne. iki ucu pis değnek ya.

neyse artık haberleşiriz bu şekilde.

eğer büş bu yazıyı okuosan, sen bunu okurken ben çok uzaklarda olmicam. msne girmen yeterli.

the butterfly effect 3



allahım sen aklıma mukayet ol.
the number 23'ten sonra en çok etkilendiğim, saw'dan sonra en yaratıcı bulduğum ve the butterfly effect serisi içinde en mükemmel olanını an itibariyle bitirmiş bulunmaktayım.

ne 1'e ne de 2'ye benziyor. çok daha orjinal, çok daha iyi düşünülmüş bir konu ve mükemmel oyunculuklar.

kesinlikle tavsiye ederim şiddetle.

ayrıca filmin başrol oyuncusu chris carmack, inanılmaz derecede kıvanç tatlıtuğ'a benziyor. özellikle filmin bazı kısımlarında. hatta bakınız da görünüz.

Mayıs 11, 2009

Soğuk Bir Gün

soğuk bir gün bugün,
iliklere işlerken rüzgar,
hatıra bile yok doğru düzgün,
çok üşür aşk bugün.
gökyüzü biraz gri,
ama beyazdan bozma gibi,
beyaza daha yakın yani.
bulutlar ilerliyorlar çaresiz,
her zamankinden daha hızlı,
sanki aceleleri varmış,
bir yere yetişeceklermiş gibi,
güneşi arar gibi,
ya da "dur!" diye peşinden koşar gibi.
küçük göl onları izler,
çok dikkatli bakışlarla.
hepsinin gölgesi tek tek üstüne düşer,
gökyüzü bile sıkılır izlerken gölgeleri,
peki ya göl ne yapsın?
rüzgarda var zaten,
böyle yüzeyden kuvvetlice,
hem sıkılacak ne var,
bulanık değil mi yansımalar?
doğanın dengesi bozulmakta,
aşkınsa doğası yanmakta.
aşkın yanan doğasının,
bir de dengesi bozulsa,
iyice yenmez tadından.
zaten saçma sapan değil mi aşk?
aşk üşüse,
güneş bultlardan kaçsa
bulutlar onu kovalasa,
göl bulutlardan bıksa,
gökyüzü hepsinden sıkılsa,
rengini değiştirse,
yansımalar bulansa bile
ne değişecek ki...
aşk üşüdüğüyle kalacak,
diğerleri öyle bile değil...
ben herşeye tersim değil mi?
dokunduğum herşey küle dönüyor,
ve yere düşüyor, toz oluyor.
ve o lanet rüzgarla,
yokluklar içine karışıyor,
seçme şansı olmadan,
süresi bile dolmadan.
neticede soğuk bir gün bugün,
iliklere işlerken rüzgar,
hatıra bile yok doğru düzgün,
çok üşür aşk bugün.

kesin rahat yaşarsın artık.

Haramdan arta kalmış lokmalar,
Dizilsin boğazına..!
"Hayat, hayat!" diye yediğin başımda,
Helal olsun sana.
Yeni mi geldin daha?
Ödül mü bu bana?
Kesin delirir bu beyin,
Üzülün ama arkamdan,
Kesin ağıt eyleyin.

Aman ha hep sessiz kal,
Birinden çırp, diğerinden çal,
Anlamasın kimse.
Barışı isteme hiç,
Hep savaşı sev.
Kesin rahat yaşarsın artık.
Görmedim senin gibi arsız,
Bunun adı olsa olsa hırsız.
Devam et sen böyle,
Kesin rahat yaşarsın artık.

Mayıs 09, 2009

2. yaş


bugün gözbebeğimizin 2. yaşgünü.az sonra kutlamaya gitmek üzere ayrılacağım. avcilarock ailesine katılmak için tıkla ;)

metalcore,teknik death metal yapan gruplarının albümlerinin son şarkısının slow ve unplugged olması vak'a-i vakvakiyesi.

bugünlerde ki keşfim şu yönde. bazı karşılaştırmalar yaptım ve garipsedim çıkan sonucu.
konunun başlığı ise şöyle : metalcore,teknik death metal yapan gruplarının albümlerinin son şarkısının slow ve unplugged olması.

şimbi böyle albümü dinlemişsin dinlemişsin, circle pit, headbang derken boynun kopma derecesine gelmiş, son şarkıya bir geliyor sigara yakıosun. o derece yani. mazur görün ama seksten sonra sigara yakmaya benzemez bu. çok daha farklıdır. bazılarında da başta olur bu şarkı. intro tarzı olur genelde. instrumental bişeyler falan.

şimdi bunları örneklendirelim. şarkıları sunamayacağım ama kendiniz download edebilirsiniz. bakın download edin demiyorum. vicdanınız razı oluyorsa orjinal almayın, download edin banane. (bunu benim dememde garip ya neyse.)

dry kill logic. bildiğin metalcore/hardcore grubu. albümün son şarkısı "in memoria di". tamamen akustik. albümün diğer şarkılarına bak, öküz gibi hepsi. bide en sona koymuşlar sigara yakın diye.

five finger death punch. bu grubun adıyla 5fdp olarakta karşılabilirsiniz. ki grubun adında zaten bir agresiflik var ki zaten şarkılarıda öyle. inanılmaz agresif. sürekli fuck fuck fuck fuck. hatta o kadar ki adamın 4'e kadar saymaya bile sabrı yok. başlıyor saymayaa ve şu şekil devam ediyoor : "oneee,twooo,fuuuckkk,youuu" hani tri? hani for? bu kadar agresif olmayın arkadaşım. hayır illa agresif olcam diosan albüme böle parça koyma o zaman. albüm kapağına bak, şarkıya bak ya.
lastfm sayesinde ulaştığım bilgiye göre albümde en çok dinlenen şarkı "the bleeding". işte bu şarkının birde unplugged versiyonu var ki, ne siz sorun ne de ben söliyim.

divine heresy. fear factory grubunun gitaristi, insan azmanı diño cazarés'in teknik metal yapan yan projesi. 2 cm çapındaki parmaklarına rağmen, gitarın bokunu çıkaran yaratık. işte onun bu projesinde, tek albümün son şarkısı "closure". dinleyin göreceksiniz. ayrıca "bir zencinin sesi nasıl bu kadar güzel olabilir?" sorusuna cevap.. yok cevap falan alamazsınızda, görürsünüz yani zencilerinde iyi şarkı söleyebildiğini.

diğer olay. albümün kıçında değilde başında olan hüzünlü şarkı. bunu gördüğüm tek grup var şuan. şaşırmayın ama lamb of god. son albüm wrath'in introsu "the passing". draconian şarkısı gibi. ve şöyle birşey keşfettim, albümün son şarkısı "reclamation" hariç (çünkü onunda girişi akustik) tüm şarkıların başına gelebiliyor. yani;

the passing > in your words
the passing > set to fail
the passing > contractor
the passing > fake messiah
the passing > grace
the passing > broken hands
the passing > dead seeds
the passing > everything to nothing
the passing > choke sermon

bu şekilde hepsini sırayla dinleyebilirsiniz, valla tek şarkı gibi oluo. sanki hepsi the passing in devamı gibi.


öyle işte bu da öyle bir tespit.

ayak uyuşturma fantazisi.

sizce de ayak uyuşması çok kötü bişey değil mi? hani böyle bastığında ayağını daha büyükmüş gibi hissedersin. inanılmaz bi acı verir. bazıları hoşlanır bundan ama saçma yani. kendi adıma konuşmak gerekirse, her türk erkeği gibi, benimde bazı alışkanlıklarım var. çok sık olmasa bile, haftada 1, duştan önce yarım saat tuvalette oturrum. işim ilk 5 dk'da bitmiştir ama, elimde uykusuz dergisi olduğundan, onu okurken 25 dk oturrum. zaten türk milleti yarım saat (bazen daha uzun) bokun üstünde oturmaktan zevk alır. üstelik bazıları için uykusuza gerek yoktur. bunun için günlük bir gazete bile yeter.

işte şimdi bugün sabah, duş alcaktım. uykusuzuda aldım bokunu çıkararak okiyim diye.zaten anca tuvalette boku çıkar dimi. neyse.. her zamanki gibi ilk 5dk da tuvalet ihtiyacıyla ilgili olan işim bitti, cep telefonumdaki şarkıları shuffle moda alarak uykusuzu okumaya başladım. tuvalet delik olduğu için, otururken sağ kolumu, sağ bacağıma dayıyorum. bildiğin abanıyorum bacağıma. işte tam yiğit özgür'ün ve ersin karabulut'un bölümlerine geliyoruuum; -ki sandık içi bölümü vazgeçilmezimdir- bir de bakıyorum ayağımda bir ağrı. kahretsin, uyuşmuş diyorum. geçsin diye bekliyorum bekliyorum, ama farkında olmadan hala kolumla abandığım için, geçmiyor anasını satiyim. ayağımı yolluktan arta kalan fayanslara basıp "assikomee çok soğukmuş" diyerek çekmek pekte zevkli bir uğraş değildir ama orada sadece onu yapabiliyorsun. bokuna da boncuk bulcak halimiz yok tabi.

uyuşmanın sonlarına doğru böyle bi sıcaklık kaplıyo ayağını. o aşamada yere bastığında, bütün bacağın gıdıklanıyor. işte orda bilinçsizce gülüyorsun ve kapı önünden annen geçiyorsa "oğlum? iyi misin?" diye sormaktan kendini alamıyor. cevabın belli "-gülerek- iyiyim iyiyim, fırat'ı okuyorumda.komik hani" ama bianda inanılmaz bi cevap geliyor annenden "hadi lan! ben baktım fırat yoktu bu hafta!". şimdi ben ne diyim ki? "ayağımın uyuşması geçmek üzere anne, üstüne basarak fantazi yapıyorum, böyle gıdıklanıyor, sıcak, çok güzel sende yap bence" mi diyim. tabii ki de bok kokusu beyin açtığı için yalan mekanizması çalışmaya başlıyor ve "yok yok eski sayılardan bu, onlara bakıyodum." diyip yırtıyorsun. ki zaten mizah dergisi kütüphanem banyodaki dolaptadır. uykusuz olsuun penguen olsuuun LeMan olsuuun LeManyak olsuuun hepsi oradadır. hatta babamın zamanından kalan pişmişkelle dergisi bile mevcuttur orada.

amaan ya ne saçmalıyorum ben.
mutlu kalın.

Mayıs 08, 2009

güzel kız kriterleri.

resmen öss olayları yüzünden blog yazamaz oldum lanet olsun ki. zaten uğur gürsoy fırat'ı çizememiş bu hafta. ama umut sarıkaya'nın yazısı telafi etti zaten. süperdi.

bu blogumda, "güzel kız" kriterlerimi yazacağım. dün dilşad'la konuşurken söledim. şimdide burada duyurmak istiyorum.

  1. boyu 170-180 cm arasında bir rakam olacak.
  2. kemikli olmicak. yani demek istediğim biraz etine dolgun, balık etli, ele gelcek cinsten olcak.
  3. beyaz ya da buğday tenli olacak.
  4. rengi farketmez ama saçları upuzun olcak. (en az kürek kemiklerine kadar)
  5. elmacık kemikleri biraz belirgin olcak.
  6. fizik olarak düzgün olcak ama çok düzgün olmasa da olabilir. ama tahta gibi de olmasın.
  7. elmacık kemiği altında ya da dudağının üstünde ben olcak. kesin şart ama %100. ikisi birden olmaz, ya biri, ya da diğeri. ikiside varsa aldırsın birini banane.
  8. dişleri düzgün ve kesinlikle beyaz olcak.
  9. biraz bakımlı olcak. bıyıklı, tek kaş olursa güzel olmaz tabi.
  10. kişilik olarak biraz orjinal olcak. çıkma teklifi ettiğinde hemen "evet" demicek. birazcık süründürcek. ama bokunu çıkarmadan tabi. bizde insanız sonuçta.
  11. palyaço gibi makyaj yapmıcak. sadece hafif bir ruj ve üst göz kapağına siyah göz kalemi. bak üstüne basa basa diorum : üst göz kapağına. alta da olabilir ama üst şart.
  12. yanakları bazen kendinden kırmızı olcak. hani yorulunca falan.
  13. soğukta burnu kızarcak. ama yakışmazsa kızarmasın.
  14. burun konusu. en sevdiğim küçük burundur. ama böle hafif çıkıntı olabilir. çok hafif ama. özgür ozan burnu gibi olmasa yeter aslında.
  15. ve son olarak beni sevsin.

var mı güzel kız? xD

Mayıs 06, 2009

mardin katliamı.


bugün haberlerde mardin'de yaşanan katliamın haberlerini izledim. içim acıdı. benim kökenimde mardin olunca, daha başka baktım olaylara.. "ya büyük büyük dedem istanbul'a göçmeseydi, o zaman bizimde kan davası..." gibi düşüncelere kadar herşey geçti kafamdan. kendimi kaybettim bir süre.

nasıl bir vicdansızlıktır bu anlamadım ki ben. 44 insan nasıl öldürülür ya. üstelik 3 tane de doğmamış bebek. 15 dakikada, 2 tane odaya 1200 mermi nasıl yağdırılır. insan bu kadar nefret edebilir mi? ya da bu kadar nefret eden insan olabilir mi?

böyle şeylerle türkiye tabi ilerleyemez. hala kız meselesi için insan öldürülüyor. haydi gene alışmıştık "bana varmadın geber o zaman" temalı cinayetlere. ki o bile hoş değil ya. ama bu kadarı çok fazla, gerçekten çok fazla. o adamları elime verseniz, üzerlerine 1200 mermi yağdırsam gene hırsımı alamam.

sevgili türkiye yönetimi, Mustafa Kemal Atatürk'ün sürekli istediği toprak reformunu hala gerçekleştiremediniz. sonuçlarını da görüyoruz malesef.

+bu yönetim uyanamadıkça
+aşiretler yaşadıkça
+doğudaki insanlar cahil kaldıkça
+töre için evladının canına kıyan adaletli(!) babalar yaşadıkça

bu ülke yürüyen merdivende, aynı hızlı geri gitmeye devam eder, koşu bandı gibi. koşar koşar, kafasını bi çevirir -doğuya- ve görür ki yerimizde sayıyoruz.

yazık, çok yazık...

Mayıs 05, 2009

the reader.


uzun süredir merak ettiğim film "the reader"ı an itibariyle izlemiş bulunuyorum.

nasıl mı? mükemmel!

müstehcen sahneler fazlasıyla mevcut filmde. ama konu ve oyunculuk fevkalade.

şunu söyleyebilirim ki, kate winslet filmin ilk 30 dakikasında hiç giyinmiyor falan. gerçi kate'i çırıl çıplak görmeye titanic'ten alışığız. ama bu tip sahneler, ralph fiennes için zorlayıcı olmuştur diye düşünyorum.

kısacası benim filme verdiğim not; tam not.

izlenilesi bir film.

Mayıs 04, 2009

aşı.


günlerdir yazmıyorum. hem ders çalışıyorum hem de moralsizim. daha atlatmış değilim şu ayrılma olayını. neyse ki yarın aşı olmaya gidicekmişiz okula, biraz moral oldu.

kısa bir süre olsada okulda buluncaz en azından. aşı olcak herkeste gelcek büyük ihtimalle. kendimi biraz avutmak için o kadar çok şey düşündüm ki, artık düşünemiyorumda...

dün gece kuzenim bizdeydi film izledik gece. bugünde geç kalktım, geç başladım çalışmaya. hedefim olanı şuan bitirdim. dinleniyorum gibi bişey. gece "the reader" ı izlemeyi düşünüyodum, ama yarın erken kalkmam gerekcek. o yüzden yarın geceye bıraktım.

okulun bitmesi konusunda bana en büyük desteği, en büyük morali; okulumuzda 10 FenA sınıfındaki özge ve burçin veriyor. beni abileri gibi görüyorlar. bende onları kardeşlerim gibi tabi.. bazen "onlar yaşamıo bilmiolar tabi" die düşünsemde, o kadar mantıklı şeyler sölüolar ki.. kardeşlerim benim ya..

sınıftaki herkesi çok özledim. biliyorum psikolojik bişey bu. çünkü normalde de cuma'dan sonra cumartesi ve pazar görmüyordum... normalde bugün görmem gerekirdi. ama tatil olduğu da olur ya bazen. 3 gün görmezsin işte. tam 3. gün didemi dilşadı büşü aramaya başlıosun ortamda. gökayın esprilerini, beyzanın tiksinçliklerini, büşra'nın "üşüyoruum" nidâlarını arar oluyorsun.

en büyük tesellim ise "biz 7 kişiyiz zaten, kopmayız ki biz.. kopamayız ki zaten. aile gibiyiz biz." cümlesi. ama ben biliyorum kopmayız zaten. çok seviyorum ki ben onları. yerim ki bile.

necmettin hocanın mektubumsu yazısından da bahsetmek isterim. okurken çok kötü oldum. ağladım zaten. gerçekten onu da çok seviyorum. çook hemde.

kendimce düşündüm biraz. kimlerle görüşmezsem eksiklik olur diye. ve bir liste çıkardım. sadece bizim dönem olarak :

didem
dilşad
büş
beyza
gökay
büşra
caner
ufuk
bünyamin
samet
cansenin
atıf
yasemin
damla
narod
müge
gökalp
memet
erdem

evet bu insanlar bana yeter diye düşünüyorum.