Nisan 30, 2009

ayrılıktan sebep.

alıştık sonlara biz,
ayrılıktan sebep.
ölüm kadar sessiz,
küfür kadar edepsiz...
bu sonun başı yok sanki,
çok zaman geçmiş gibi,
pençesinde tutar bizi.
dökülür gözyaşları;
kimininki dost omzuna,
kimininki kaldırım taşına,
kimininki kalbinin odağına,
ve tüm bunlar,
ayrılıktan sebep...
fotoğraflarda soluk yüzler,
bugün hep sahte gülüşler.
meçhule giden bir gemi de kalkmaz bugün.
duygular şahlanır sadece,
kolundaki dostla,
içindeki yasla,
kalbindeki taşla.
moralin somut birşeydir bugün,
ister tutar, ister bırakırsın.
gözyaşların soyutlaşır,
kontrol edemezsin.
"gene akıyor" demekle yetinirsin sadece.
sessizce bir dilek tutarsın içinden.
gerçekleşmeyeceğini bile bile,
tüm bunlara rağmen,
duyduğun tek söz "güle güle"..
anlarsın;
bir masalın daha sonuna geldik...
meğerse yıllardır bir yalana inanmışız;
hani mutlu sonla biterdi masal,
sonsuza dek mutlu yaşarlardı,
gökten elmalar düşerdi başımıza?
kimse ağlamazdı kesin.
yaşamadan bilinmez tabi,
ayrılık bunun adı,
değil üzülmek gibi,
daha da beter sanki.
fonda ağlaşmalar senfonisi,
-ki hoş bir müzik değildir-
sahnede derin bir drama,
dekor olarak ise;
mendil,salya,sümük.
seyirci olmakta kötüdür tabi,
ama yaşamadan bilinmez.
o sahnede gerçekten,
yasaktır rol yapmak.
zaten zaman rol yapmak zamanı değildir,
bas bağrına dostlarını,
ayrılıktan sebep.
işte tüm bu hüzünler,
ayrılıktan sebep.
hepsi; ayrılıktan sebep.

Nisan 29, 2009

slovakya rapor yazısı.

Slovakya'ya gideceğimizi öğrendiğimde, yurtdışına çıkmış olacağım için sevinmiştim. Ama Slovakya ve Slovak insanı hakkında çok fazla bir beklentimde yoktu. Gezmiş, görmüş ve ilerde "Şu ülkeye gittim." deme şansına sahip olacaktık. Yani hayatım için her türlü pozitif bir olaydı. Tabi beklentilerimin fazlasıyla karşılanacağını bilemezdim.

Gezinin olumlu yanlarına bakacak olursak; İlk gün hemen partnerle tanışıp eve gidip dinlenme olanağı sağlanmıştı. Partnerim Peter gerçekten benim için elle seçilmiş gibiydi. Tıpkı bir Türk gibiydi. Eve ilk gittiğimde sadece ablası Dominika vardı. Onunla tanıştık. Dünya'da daha tatlı bir abla olamazdı heralde. Diğer partnerle de tanışmamız uzun sürmedi. Eğlenmemiz, gezip görmemiz için, ellerinden geleni yapıyorlardı. Sanki bizi eğlendirmeye programlanmışlardı. Serbest takıldığımız anlarda, kesinlikle bize para ödetmediler. Yemek olsun, içecek olsun; her türlü masrafı onlar karşıladı. Üstelik ısrarlarımıza karşı koyarak. Oradaki okulun idaresinin yaptığı programdan çok farklı bir program izledik. O programdan arta kalan zamanlarda, partnerim Peter, babasının arabasını alarak köy köy, kasaba kasaba, göl göl gezdirdi beni. Aile yapıları gerçekten bize çok benziyor. Eve girince ayakkabılar çıkarılıyor mesela. Yemek sırasında tüm aile sofrada bulunmak zorunda. Yatarken "Ben yatıyorum" diye haber verilmek zorunda. Erken kalkmak gerçekten çok önemli onlar için. Herkes kesinlikle kendi odasından sorumlu. Temizliği, düzeni tamamen kişiye ait. Peter'ın babasının adının da Peter olduğunu öğrendiğimde biraz şaşırdım. Şaban oğlu Şaban vak'aları sadece bizde var sanırdım. Babası hasta bakıcıydı. Bazen geceleri çalışıyordu. Şayet ben oradayken de iki gece yoktu evde. Annesi ise Ludmila, çok tatlı bir kadındı. Çok fazla ilgi gösterdi gerçekten. Oda öğretmenlik yapıyordu. Belki de gezide en çok üzüldüğüm şey, ikinci gün; eve tok geldiğimiz için yemek yiyemediğimde Ludmila'nın yüzündeki o ifadeyi görmekti. Sonraki günde aynı şey oldu. Eve gene tok geldik ama sırf o güzel insanı kırmamak için, çatlamayı göze alarak oturup biraz yedim. Yemek konusuna değinmişken, gerek okul idaresinin, gerek misafir olduğumuz ailelerin, domuz eti konusundaki hassasiyeti beni gerçekten çok mutlu etti. Evde kültür alış-verişi yapıldı. Türk hayatı, Türk yemekleri, İstanbul ve İslamiyet ile ilgili bilgilere karşılık, Slovak hayatı, Slovak mutfağı, Kosice ve Hristiyanlıkla ilgili bilgiler verildi, karşılaştırıldı. Peter'ın, çayı çok sevdiğimi öğrendiğikten sonra, eve her geldiğimizde "Turkish Çaj?" sorusunu sorması beni mest etmişti. Bende bir Türk olarak, Türk çayını o aileye sevdirmeyi başardım ve yanımda götürdüğüm çayı, orada bıraktım. Ayrıca "çay" kelimesi, Slovak dilinde de aynı. Ayrıca hediye olarak götürdüğüm Türk lokumunu yiyişlerini görmeniz gerektirdi. Lokumun bu kadar ünlü olduğunu da öğrenmiş oldum. En güzel anılardan biri ise, son gün uçağa binmeye gitmeden önce, sabah Peter'ın beni kaldırıp, sadece fotoğraf çekmem için, arabayla 3 saat dolaştırmasıydı. Üstelik sadece Michalovce'de değil. Diğer kasabalara da gittik. Görmediğimiz iki tane gölü gördüm. Gerçekten çok çok düşünceli insanlar.

Okula gelirsek eğer; ağırlama şekilleri güzeldi. Sonuçta aileleri onlar ayarlamıştı bize. Çok fazla yemek parası ödemedik. Okullarında hazırladıkları yemekler gerçekten değişik ve güzel yemeklerdi. Ama yiyemediğimiz şeylerde oldu. O da kültür farkından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. "Hergün tavuk yedirdiler bize." diyerek yakınmayı saygısızlık kabul ediyorum. Çünkü domuz eti yemediğimizi bildikleri için onu yaptılar. Orada tavuk yapılması, şikayetten çok, takdir edilecek bir konu bence. Okulun son olarak hazırladığı yemek, resepsiyon, eğlence içerikli programdan çok fazla memnun kaldım. Kendi oyunlarımızı oynayabildik, kendi şarkılarımızı söyleyebildik. Onlar kendi şovlarını sergilediler. Gerçekten böylesine güzel bir gezi için, mükemmel bir plandı bu. Partnerlerimizle en büyük iletişim, en büyük kaynaşma bu programda oldu. En azından benim açımdan. Hiç konuşmadığım insanlarla, sarılıp vedalaştık. Bu çok güzel bir duyguydu.

Döndüğümüz gün biraz zamanımız vardı. Bratislava'da gezdik biraz. Gerçekten gezmek için günler gerektiren biryer. Kosice'den çok farklı. Kesinlikle bir Avrupa şehri. Bratislava'da Türk bir aileyle karşılaşmamızda ayrıca mutluluk verici birşey. Kısacası Bratislava gezilip görülesi biryer bence. Ama Bratislava'da gezmektense, Peter, diğer partnerler ve sınıf arkadaşlarımla Kosice'de olmayı tercih ederdim. Orayı da görme imkanı sağladıkları için, müdürüme ve öğretmenlerime teşekkür ediyorum.

Herşey de olduğu gibi, bu gezide de bazı olumsuzluklar yaşandı. Bazıları kültür farkından, bazılarıda oradaki okulun idaresinden kaynaklanan aksaklıklardı. Programa uyulmaması bir aksaklıktı bence. Ama uyulsa bu kadar eğlenir miydim, onuda bilemiyorum açıkçası. Kültürel aksaklık ise, su sorunuydu. Slovaklar normal su yerine asitli su, yani soda içiyor. Yanımda götürdüğüm şişe sularla birkaç gün su ihtiyacımı gidersem bile, son iki gün soda içmek zorunda kaldım. Bu benim için problem değil ama, midem yandığı için biraz rahatsızlık hissettim. Ama her güzelin bir kusuru olur derler. Bu aksaklıklar gerçekten kafama takmadığım aksaklıklardı. Ki zaten kültür farkından doğacak olumsuzluklar, hepimiz tarafından beklenen şeylerdi.

Sonuç olarak, çok memnun kaldım herşeyden. Çok güzel arkadaşlıklar kuruldu. Proje bitti belkide ama ben sonraki bir zamanda tekrar gitmek ya da onları İstanbul'da misafir etmeyi çok isterim. Böyle bir şansımın olacağını da hissediyorum. Umarım bu dostluklar bir gezi dostluğu olarak kalmaz.

SERCAN GÜLSÜMOĞLU
12 YA 523

Nisan 27, 2009

gülen gözlermiş.

bir gün kahramanımız bir proje gezisi için slovakyaya gider. günlerce eğlenir, gezer, birbirinden iyi insanlarla tanışır. son gece bir program hazırlanır onlar için. ve ne olduysa olur.

2 posta damat havası ardından, kıpkırmızı olup terleyen kahramanımız, dışarı havaya almaya çıkar. yanında ise sınıftan 2-3 kişi vardır. katka gelir ve sırasıyla slovak dansını gösterir herkese. en son ise kahramanımıza. sonra kahramanımızın elini tuttuğu gibi koşar. kahramanımız kendisini bianda içerde, dans edilen yerde bulur (-pist dicem ama değildi-) ve dans etmeye başlarlar.

şimdi bilinmeyenleri açıklama vakti.

dans sırasında katka'nın yüzüne bakar ve gözlerinin içinin gülüşünü görür kahramanımız. çekinir biraz. bir süre hep yere bakar. sanki adımları takip ediyormuş gibi. çok değişik duygulara kapılmıştır. gerçi bi kız kendisini sürükleyerek dans etmeye götürse, her erkek değişik duygular yaşar. o tipten duygular işte. gözleri o kadar güzel gülüyormuş ki kahramanımız arada bir bakıyormuş sadece gözlerine. utanıyormuş. 3 saniyeden daha uzun bakamıyormuş. "acaba benden mi hoşlandı" gibisinden düşünceler dönmüş kahramanımızın kafasında. çünkü o gün içinde, defalarca kez, onunla resim çekilmiş. sadece onunla ama. özellikle gelip koluna girip birsürü resim çekilmiş. dans sırasında peter'ın "eşlerimizi değişelim" hareketine, "yoooo" der gibisinden bir tepki vermiş katka. kahramanımızın çok hoşuna gitmiş bu. kahramanımız gece düşünmüş. hoşlanmış olabilir mi diye. sonra kendi kendine demiş ki "hoşlansa nolur hoşlanmasa nolur, acaba bikere daha görebilcek miyim ki? hiç görmeme ihtimalin olan birisi senden hoşlansa nolur ki?"
sonra kahramanımız uykuya dalmış. aslında kendiside farkındaymış biraz olsun hoşlandığının. belki herkese sıradan gelir, azar işitir die anlatmamış. ama kendince bişeler kurgulamış bir süre. sonra saçmaladığını fark etmiş. hoşlanmanın, aşık olmanın sırası değilmiş. zaten aşık olmak diye bişey yokmuş. ama kahramanımız katka'nın gülen bakışlarından çok etkilenmiş. ama uzatmamış olayı. sonrada katkam katkam diye geyiğe bağlamış.

çok mutlu yaşamış.

Nisan 26, 2009

sıkıntıcık.

bugün düşündümde, slovakya'daki arkadaşlarımızı birdaha asla görememe, onlarla asla takılamama ihtimalimiz var.

böyle düşününce çok üzüldüm. ama sen olsan sende üzülürsün bence...

Nisan 25, 2009

ďakujem (thank you)

anlatması çok zor. slovak insanın ilgisi,sıcaklığı...gerçekten herşey çok güzeldi. şuanda pek vaktim yok. sınavlarım falan da var bu hafta. ama önümüzdeki haftadan sonra part part, gün gün herşeyi anlatacağım. ya da direk gezi hakkındaki raporu yayınlayabilirim burda. ama kısacası başlıklar şöyle :

*peter'ın ilgisi,
*katherina'nın kolumdan tutup dans etmeye götürmesi,
*dans esnasında eş değiştirmek istememesi,
*6 kere vedalaşması,
*benden davul çalmamı istemeleri,
*veronikanın şaşırtıcı şekilde ismimi mükemmel telaffuz edip vedalaşması,
*kimin olduğu bilinmeyen ananneyle dans edişimiz,
*slovakyada damat havası,
*tarkandan şımarık şarkısına yapılan karaoke,
*son geceki eğlence ve gece sonunda sarhoş gökay ve peter'ın geyirik yarışı,
*sabahın köründe ortama dahil olan büş'e peter ve lukas'ın "siktir git" ve "orospu" demesi,
*bratislava'nın güzelliği
*bratislava'da türklerle karşılaşmak
*bratislava'da türk dönercisi aramak,
*günlerce tavuk yemek,
*suları mineral water olduğu için günlerce çay içmek,
*gülmek
*eğlenmek
*sevmek
*bağlanmak.

valla başlıklar bu şekilde işte. sonrasını anlatıcam inşallah bir zaman..

Nisan 19, 2009

Nemôžem spať ?


malumunuz yarın gece yolcuyuz. siz bunu okurken ben muhtemelen çok uzaklarda olcam. aslında okulda olma ihtimalim var belki, ama size göre uzak olabilir dimi? benim evime göre uzak valla.
neyse işte.

çok heyecan kapladı vallaha cidden yeminle. hatta hırs yapıp google translate'ten bikaç bişeye baktım orda mal gibi kalmayalım diye.
onları paylaşayım sizle.

merhaba : ahoj
nasılsın : ako sa máš
adın ne : ako sa voláš
kaç yaşındasın : koľko ti je let
uyuya bilir miyim : Nemôžem spať
i like it : Páči sa mi
nice to meet you : Teší ma
water : voda

To sú masterpiéce..(bunlar şaheser)

Nisan 17, 2009

amanda aman.



resmen günlerdir blog yazamıyorum.
ama sor neden.
ders,test,format falan derken unuttum resmen.

pc'm format yedi dün. bir kendine geldiki sormayın.bi an için D sürücüme de format attım zannettim, kalpkrizinden gidiyordum.

kolay değil 5654 şarkılık arşiv, 150 tane vidyo, ödevler, şiirler, 1000den fazla resim falan. onlar gitse oturur ağlardım.

ondan önceki günde, metamorfizmanın elemanları cem salih mesut ve bendeniz, buluşup cafeye gidip çılgınlar gibi ders çalıştık.

slovakyada iyiden iyiye yaklaştı. 3 gün sonra gidiyoruz adeta. bugün burs paramı da aldım. gidip alışveriş yapcam akşam üstü. pasaportlarımızda çıkmış.

daha ne olsun?

Nisan 15, 2009

twilight.

büş hep : "kitabı okumadığın için filmi beğenirsin" derdi.
ama kitabı okumama rağmen, filmi de beğenmedim.
konu falan iyi düşünülmüş ama güzel yansıtamamışlar bence.
en sonda dans ediyolardı baloda, bişe olcak die bekliodum; film bitti.
valla devamı olacağını bilmesem çok pis eleştirrim ama, belki devamı güzel olur.

şimdi kitabını da merak ettim.
alır okurum belki.

Nisan 14, 2009

the anannem.


evet ananem vukuatlarına bugün bir yenisini daha ekledi. ama öyle böyle değil.
malumunuz evde badana var falan heryer heryerde (neyseki bugün son gün).

sabah daha kimse kalkmamışken, anannemin kalkıp temizlik, bulaşık, yemek vs. şeyler yapmasına alışığız zaten. o kadar tez canlıdır ki, sofrada kendi yemeğini bitirdiği zaman herkesinki bitti sanar, kafanı çevirirsin kaşığın, çatalın yok. hatta yemeğin azcık kalmışsa, tabağın bile gitmiş olabilir. öylesine tez canlı bir insan.

neyse sabah kalkmış gene erken. annemde kalkmış tabi. badananın son günü için hazırlıklar yapılmış falan. ben uyuyorum daha. bir anda "boooooom" diye bir ses. mutfakta kirişin üstünden geçen siyah bir kablo. fırına bağlı. evi boyadığımız renk ise, açık bir renk. şampanya renginin biraz daha açığı. neyse anannem bu siyah kabloyu görür ve rahatsız olur. böyle duvarda siyah kablomu olur felsefesiyle, bıçağı kaptığı gibi, çalışır halde olan fırının elektrik kablosunu keser. işte "boom" sesi o esnada gelir. açık olan tv kapanır, salondaki 2 lamba, patlar dumanlar çıkar. ben uyanırım, babam da. "şalter attı heralde" düşüncesiyle, sercanın altına merdiven verilir ve sanki bulunmaması için koydukları yerdeki şalter kontrol edilir. hepsi iniktir. sonra hepsi kaldırılır, denenir ışıklar yanmaz. bunun akabinde 1-2 komşu gelir. elektrik gitti, bir ses duyduk diye.

apartmanın trafosuna gidilir. herşey yolunda. sonra evin karşısındaki cafe sahibi ayhan abi gelir. bi ses geldi trafodan. (bahsettiği trafo, bağlı olduğumuz şamlı sokaktaki 4 trafodan biridir.)

hemen yaşar amca aranır. (ciciannemin eşi, tedaşta çalışıyor)

yaşar amca gelir ve trafoya bakar. yanmış bu der. ama onun tedaşta çalışması torpil olarak görülür ve trafo yenilenir.

okuldan kaçıp, sokağımız üstündeki 3 internet cafe,2 playstation cafeyi dolduran sabahçı öğrenciler, böylece babayı alırlar.

diğer dükkanların sahipleri ise dükkan kapısında sigara içerek, durumun düzelmesini bekler.

olaylar tamamen geçtikten sonra (saat 11), anannenin yanına gidilir ve gülmemek için kendini kasmış bir şekilde "ananne ne istedin kablodan?" diye sorulur.

aldığım cevap ise, tanıdık bir hitap cümlesiyle başlar "eşşoleşşek ben orda kömür oluodum sen ne diosun. kablo gözüme battı. allahtan kestiğim bıçağın sapı tahtaymış."

engin fizik bilgileriyle "tabi ananne tahta elektriği iletmez"
gene hüsran "biliyorum ben salak mıyım. yürü git ekmek alda kahvaltı edelim".

daha ne diyim ki ben muhterem arkadaşlarım?

***resimdeki ananne, bildiğin orjinal anannemdir. katarakt amilyatı sonrası evde güneş gözlüğüyle dolaşma sırasında çekilmiş resimdir hemide.

the man in the iron mask.


tanrıya şükür günler sonra tüm beklentilerimi karşılayan bir film izleyebildim sonunda.
evet gene leonardo dicaprio. üstelik iki rolde oynuyor filmde.

kadrosu zaten mükemmel. tarihse tarih, savaşsa savaş, aşksa aşk. herşey var. gerçekten mükemmel bir film.

kesinlikle ve şiddetle tavsiye edilir.

ayrıca ilginç bir not. bu film benim için bir ilk oldu. neden derseniz; iki rolde oynamasına rağmen, filmin sonunda iki karakterde ölmüyor. tüm izlediğim l.dicaprio filmlerinde sonda ölüyordu. ama bunda ölmüyor.

yaşasın XIV. Louis.

Nisan 13, 2009

ayrılıklar.

MetanaL ve M.İ.S. (JägerMeister) gruplarından an itibariyle ayrılmış bulunuyorum.

öss'ninde içinde bulunduğu bazı problemlerden dolayı ayrılmak istedim ve anlayışla karşıladılar. gerçekten kafamı toparlıyamıyorum. aslında bakarsanız MetanaL le sadece 2 prova yaptık. M.İ.S. ile 1 konser verdik ve 1,5-2 aydır prova yapmıyoruz. ama gruplara dahil olduğumu bilmek dahi gergin olmama sebebiyet vermekte.

şuanda haftada müziğe ayırabilcek sadece 1 saatim var. ve onu da çocuğum gibi olan metamorfizma grubuna ayrımayı uygun gördüm. ki beni tanıyan bunu tahmin eder zaten.

diğer gruplar nolcak derseniz.

Sessiz, şuanda askıda. Ezgininde Öss'si dolayısıyla çalışmıyoruz. kafam rahat.

Birth of Grief, çalışmalar yavuz üniversiteyi bitirdiğinde başlicak. ki yavuz üniversiteyi bitirdiğinde, öss çoktan geçmiş olcak. kafam rahat.

isimsiz grup, mehmet abiden haber bekliyorum. ama yaz sonu gibi başlarız demişti. kafam rahat

metamorfizma, 1 saatten bişey olmaz be oğlum felsefesiyle kesinlikle yük olarak görmüyorum. kafam çok çok rahat.

yani kısacası, bazen gitmek gerekir.

değil mi?

die fälscher



2008 yılında en iyi yabancı film oscarını almış bu film.
yahu bu oscarları neye göre veriyorlar.
bişe olsun die bekliosun bekliosun, bişe olmadan bitiyo.
zaten iki gündür izlediğim filmler hiç beklediğim gibi çıkmıyor.
hayırlısı bakalım artık.


edit:bir de aldığım yerdeki adama dedim böyle fantastik macera filmi arıyorum. hareketli, falan diye. bu süperdir dedi bunu verdi. keşke quantum of solace alsaydım.

the beatles.


müzik budur işte.
tanrı sizi kutsasın.
hep kutsasın.

Nisan 11, 2009

selen.

selen:
*saatin çalışıo mu
SeRCaN | :
*nası yani :D
selen:
*çalışıomu işte
SeRCaN | :
*saatim yokki benim :D
*:D
*pc deki saatimi soruosun
*telefon mu
*kol saatim yok :D
selen:
*ay fark etmez çalışıomu
*:D
SeRCaN | :
*ewt:D
selen:
*bnmkine de bi iş bulsana

gelde öldürme dimi ama. bide dioki "ağız tadıyla espri yaptırmadın, bissürü soru sordun"

akıl ver yarabbim.

the departed.

gene bir leonardo dicaprio filmi ve filmin sonunda gene ölen bir leonardo dicaprio.
şunu sölemem lazım ki, izlediğim en yavaş en sıkıcı leonardo dicaprio filmiydi.


konu olarak falan güzel ama beni pek sarmadı açıkçası. blood diamond'a bakıosun bide buna bakıosun. filmleri yarım bırakmayı sevmediğimden, resmen bitsede kurtulsam die izledim. gene öldü ve bitti. bu kadar.

salatalık, dondurma.

bugün burada bir liseye konsere gittik.
ekipmanı studio deo'dan kiralamışlar. bizde tesisatı kuralım, taşıyalım, yardım edelim diye bizde gittik.

kurduk ekipmanı. takıldık bayaa bi süre. sonra çıktık dışarı. dondurma aldım. yaz sezonunu açmış oldum böylece.

sonra hakan 1 kg salatalık aldı. okulda böyle elimizde hıyarlarla gezen 5-6 kişiydik. herkes bakıp güldü falan. zaten kız doluydu etraf. böle kesişmeler falan çok oldu.
ama elimiz boş.

zaten yeni açılan bi lise olduğu için 1 ve 2. sınıflar var sadece.
ama görseniz kimse öle demez yani. gayet at gibi kızlar.

ama bazıları da çok küçük.
ilginç.

onun dışında bu aralar, film almak için filmciye girdiğimde, karşıma çıkan ilk "nicholas cage" ya da "leonardo dicaprio" filmini alıveriyorum.


hayırlısı diyelim, hayırlısı olsun.

Nisan 10, 2009

esmeralda.


evet sütü seven kamyoncu ve bana kitap al isimli videoların yaratıcılarından diğer bir video : "esmeralda". izlemek için buraya tıklayınız. bildiğiniz gibi fransızca şarkıları türkçeye uyarlıyorlar.esmeraldanın uyarlanmış hali ise :

Bel... B..?
Sat a.q
Fire verdi bu el.
kontrolden sıkılmazsa karışır tel.
ne yazıkki dansözler burs almalı.
alerjisin,kafaya sür
bir sürü et ye.
Japon sevmez diye süs araba dışarda.
arkamıza bakardı biri inadına.
kel, bi söyle iki diş yeter.
hala püremi yer Piyer?
söylüyorlardı biri Dubai'lerde sürter.
öyleyse ver,öyleyse bana iki defa
göğüse mi dar o ?
değişebilir esmeralda.
gel...
Esat diyordu ki sahte karne al gel.
burda tünenmez ya tut ya iterler.
kıyamadım o metrese
rezil Şanver.
durma peçeyle bu garda
var vestiyer.
en boktan el öpüşü orijinal.
lan desene fitilde var kremi de.
sen, koparıp burdun t*şşağını fil dayan.
sabunlu suda portakal düşer mi be?
öne oturdum, öyleyse bari ver iki defa
bize de kordu dışardan esmeralda.

knowing.

ya ben nicholas cage'i o kadar çok seviyorum ki, ne zaman bi filmini görsem alıyorum. ama artık isyan edicem. bi kerede hayal kırıklığına uğriyim lütfen ya.

filmi anlatıpta spoiler vermek istemiyorum. izlenilesi bir film bence. yer yer çok hareketli, yer yer durağan. efektler mükemmel. müzikleri söylemiyorum bile zaten.

normalde sinema çekimi olan filmleri izlemem. ama dayanamadım izledim ve pişman olmadım. belkide ilk kez sinema çekimi bir filmi baştan sonra izledim. nicholas cage hiç durmasın. hep film yapsın. film'de bir hayli geçen sözü'de söylemek istiyorum.

john ve oğlu caleb arasında.

+you..and me..together
-forever.

bazen gitmek gerekir.

bazen gitmek gerekir.
çığlıklar kadar uzaklara,
dağlar kadar doruklara.
kimse aman demez değil mi,
senin gibi yüzü soluklara.
dönüp bakmadan arkana,
kanın karışmadan her kana.
belki zor gelir bu gidiş sana,
hayat ise anlamsız...
anıların olsa da kelepir,
bazen gitmek gerekir.

peki kalsam olmaz mı?
of, bu hayat hiç yılmaz mı?
hatıraları bıraksanda geride,
boşver üzülme,
belki de yenileri gelir yerine.
mantıklı düşün hele bir,
bazen gitmek gerekir.
anıların olsa da kelepir,
bazen gitmek gerekir.

*öylesine. okuldan yavaş yavaş ayrılmanın yarattığı burukluk.

Nisan 09, 2009

sweet joke.

shallow life üzerine konuşmaya devam etmek istiyorum.
sanki albümdeki şarkıların isimleri özellikle böyle yapılmış gibi.
hiç ingilizce bilmeyen birine gidip, "Şarkı yaptık sözleri böle böle isim koycaz, al sözlüğü bak burdan bul bişeler, böle biraz melankolik karanlık olcak." desen, inanın o bile daha yaratıcı isimler bulur. şarkıların isimlerini sıralıyorum.
*I Survive (hadi canım sende)
*I Won't Tell You (anlatma çokta fifi)
*I'm not Afraid (napmalıyım seni korkutmak için)
*I Like It (beyzaya selam olsun)
*Not Enough (daha fazlasını iste o zaman)
*Underdog (det xD)
*The Pain (tamam o zaman)
*Spellbound (Spellbound by the DEVILL yeaaa \m/)

christinacım bırakın bu işleri ya.

shallow life.


lacuna coil'in shallow life isimli albümünü dinliyorum şuan.
ciddi anlamda gothic metalden uzaklaşıyorlar.
zaten karmacode albümü hayal kırıklığı yaratmıştı ve bu albüm "müzikte ve tarzda istikarar isteyen" dinleyiciler için hayal kırıklığının babası.
albüm olarak kötü mü? hayır.
ama comalies veya unleashed memories zamanındaki yani 2001-2002 yıllarındaki lacuna coil'i fena şekilde aratıyor.
zaten grupta iki vokal var bilindiği üzere.biri christina diğeri andrea.genelde alışık olunan erkek vokalleri gitaristlerden birinin yapmasıdır ve gothic metalin gereği olarak bu vokal brutal olmalı. "the beauty and the beast" olayı işte. ama christina şarkı söylerken sahnede dolaşan bir erkek vokal görmek antipatik bir olay bence.
andrea'nın söylediği yerlerde, sanıyosunuz ki böyle alternatif rock,nu metal tarzı bi grubun şarkılarını dinliyorsunuz.

diğer gothic şarkıların isimlerine bakıyorsun: "Mirror Mirror","Fields of Pain","Chasing the Dragon","Cry for the Moon","Wishmaster","Fata Morgana","Autumn Harmony","Sea of Emotions" gibi karizmatik isimli binlerce şarkı varken bu albümde bırak gotiği, hatta pop'a benzeyen bir şarkı bile var : i won't tell you. ne adı gothic, ne müziği. hatta biz davulcuların "üçyüz beşyüz" diye tabir ettiği iki trampet vuruşu arasında iki hi-hat açmayla yapılan hareket bile var şarkıda. hemde uzun bir kısmında. bildiğin "dım-tıs" işte.

yani albüm hakkındaki yorumumu soracak olursanız : OLMAMIŞ.

anne kitaplarım nerde?

eve geldiğinde hiçbirşeyin yerinde olmadığını görmek nedir bilir misin sen?
bilgisayarınnı monitör ve mouse'unun odanda,kasasının banyoda;klavye,kasa,yazıcı,kulaklık,hoparlör,bluetooth gibi diğer parçalarınsa meydanda olmaması nasıl bir duygu bilir misin?
bilgisayarı bir şekilde kurduktan sonra,ekran klavyesi kullanmamak için,komşudan klavye istemek nedir bilir misin?

peki tüm bunların adı ne bilir misin?
hayır o değil tabiki de.
bunun adı istisnasız : BADANA.

eve boyacı gelmesi evin ayağa kalkması ne acı birşeydir.
test çözcek kitap olmaması ortalıkta. duyulan vicdan azabı nedir bilir misin?
mal mal oturmak. yarınki sınav için çalışman gereken sosyal bilimler konu anlatımlı kitabının kesinlikle meydanda olmaması. "anne kitaplarım nerde?" sorusunu sorduğunda "ya onlar bazanın altında üstünde de vitrin falan var şimdi isteme.bi kaç gün çözme bişe" cevabını almak.

çıldırmak.
yoo sakinim.

fuck!

Nisan 08, 2009

daniel gildenlöw.


allahım sen bu adamı cennetine al -amin.
ya bu nasıl bir insandır ben anlamadım ki.
ending themes adı altındaki konseri izledim az önce.
scarsickle bi giriolar, sonra dağıtıolar ortalığı.
america ve nightmist performansları süper zaten.
disco queen i ne siz sorun ne de ben söleyim zaten.

bide şöle bişe var xD
normalde şarkılarda gitarla yapılıo sandığım yerleri, bu hayvanat adam yapıomuş. sesiyle,ağzıyla,diliyle,gırtlağıyla. nasıl algılıosan artık.
hemde gitar çalıo bi yandan.

beyni ayırmış ikiye dicemde, en az 4-5 parça o beyin.
1.şarkı sölüo
2.sölediği güfteyle alakasız bir ritim çalıo
3.kafa sallıo
4.seyirciye gülüyo
5.jest ve mimikler kullanıo sürekli.

özellikle america'da bi hareketi var, insan diyorki ulan kız olsam yerdim seni xD
şarkının ortasında duruolar ve :

işaret parmağını,ağzına sokup yanağının içine götürerek öne doğru çekerek "şişe açma sesi" yapıyor.

sonra su içerken gidiyo davulun üstüne su döküo falan xD

ayrıca şunu anladım.
sadece daniel değil, hepsi aşmış adamların.
davulcu olarak sölüorum, ben böle teknik bi davulcu görmedim. harbiden çok iyi.
ikinci gitariste dencek bişe yok. seside çok güzel.
basçılarıda gayet sağlam.tuşesi çok iyi.
klavyeci; bu dünyadan değil.

umarım "belki pain of salvation gelmez" tezi çürür ve yazın gelirler.
ayrı bi istek oldu içimde konser için.

pain of salvation güzel, pain of salvation dadlu.

Nisan 07, 2009

okula gitmeme günü.

250 ingilizce
80 matematik
100 türkçe
100 coğrafya
50 tarih
___________+
580 soru

**e yeter heralde bugünlük. gözlerim ağrıdı zaten. bir de dil anlatım sınav var yarın. ona da çalışmak lazım dimi ama. hoşçakalın.

A.M.A. (Aşk Meleklerden Armağan)

Gece olur yaşlar düşer

Teker teker gözlerinden

Ne sanmıştın sen bunu?

Sürecek mi ömür boyu?


Sabah olur ölüm gelir

Yavaş yavaş dizlerinden

Ne sanmıştın sen bunu?

Kaçacak mı gölge boyu?


Sen ağlarsın durmadan, ama

Aşk sadece meleklerden armağan

Belki gelmez sanırsın

Gülerken gözlerinden

Hiç bitmeyecek sanırsın

Tutarken ellerinden


**evet o meşhur şarkı =)

herşeyi farklı yaşıyorum.

Her şeyi farklı yaşıyorum.

Soğukta daralıyor,

Güneşte üşüyorum.

Dalgalarda yanıyor,

Yangınlarda boğuluyorum.

Toprakta yaşıyor,

Dünyada ölüyorum.

Bir kere yaşayıp,

Her gün ölüyorum.


Her şeyi farklı yaşıyorum.

Aydınlıkta korkuyor,

Karanlıkta bir “Oh” çekiyorum.

Dudaklarımı sıkıyor,

Dişlerimi ısırıyorum.

Yalanları görüyor,

Dağları taşları duyuyorum.

Şarkıları isteksiz çalıyor,

Enstrumanları söylüyor,

Güfteyi hissediyorum.


Ben her şeyi ters hissediyorum.

Ölümden korkuyor,

Hayattan zevk alıyorum.

Nasıl zevk alınır hayattan?

Ölümden gayrısı var mı?

Korkular neden?

Gereksiz…

Her şeyi farklı yaşıyorum,

Bir kere yaşayıp,

Her gün ölüyorum

Elveda De.

Elveda de!
Doğan güneşe…
Bilirsin artık hep batacak…
Doğmadan batacak…
Yani?
Evet yaşamadan ölecek; doğmadan…

Elveda de!

Bankta oturup seyrettiğiniz denize.

Artık deniz sakin değil.

Hep fırtına, hep tufan.

Aynı kalbindeki gibi.

Boş yere durma.

Git ve denize bir şeyler kat.

Yere akmasın göz yaşın.

Süzülsün pınarlardan yavaş yavaş,

Sıyırsın yanağını ve dudaklarını,

Dudaklarını ıslatsın önce.

Sonra izin ver düşsün denize.

Sana faydası yok, bari ona olsun.

Elvedanın yanında

“Okyanusta bir su damlasıyım”

Diyebilmek için,

İzin ver düşsün…


Elveda de!

Ellerini tutan ellerine,

Gözlerine bakan gözlerine,

Kalbini çalan o namerde,

Elveda de,

Dönüp arkasına baktı mı?

Hiç ağıtlar yaktı mı? (Senin gibi)

Ya da gözünden yaş aktı mı?

O zaman…

Elveda de!

Yaşanmışlıklar önemsizse,

Anılar artık değersizse,

Eğer kalbin ona hapisse,

İşte o zaman iki kere

Elveda de!


Elveda de!

Bu aydınlık şehre,

Koş git kayıp şehirlere.

Tak yalnızlığını peşine,

Üzülme, bak işine…


ha bir fazla ha iki noksan.

Yalnızlığıma uzanır,

Onlarca kirli el.

Bari sen gitme,

Haydi dön gel.

İstemezsem zorlamam.

Batır hançerini,

Kalbimi iyice del.

Yapmazsan da canın sağ olsun.

Ne olmuş ki sen yoksan?

Ha bir fazla ha iki noksan,

Eğer aşka bu kadar toksan,

Ceketimi alır çıkarım ben.


Boğazıma sarılmış,

Nasırlı parmaklarsın sen.

Bir yandan tırnaklarıyla derimi sıyıran,

Hem de nefesimi kesmeye çalışansın.

Sen sensin ben kimim?

Kurbanın mı eğlencen mi?

Eğer bu kadar diyorsan,

Ne olmuş ki gırtlağıma sarıldıysan,

Ha bir fazla ha iki noksan,

Eğer bu oyunda yoksan,

Fark etmez,

Bana hayat hep yoktan.


Yargıla beni, bağır yüzüme

Tükür suratıma, oy gözlerimi

Sök kalbimi yerinden,

Ver kedilere.

Yaramadı bir işe şimdiye kadar,

Belki onları doyurmaya yarar.

İşte bu hayat,

Eksik bir kader,

Tuzu biberi azıcık keder.

Ama ölçüsü hep kaçar,

Bir şeylerin inadınaymış gibi.

Hep kirlendik biz,

Üzerimize sıçrayan lanet boktan,

Unuttum ben seni çoktan.

Ne olmuş ki sen yoksan?

Ha bir fazla ha iki noksan.

Nisan 05, 2009

poliiiiiiis.

ya böle şansı dürterler ha!
subway'de ikinci kez çıktık bugün.
ilkinde ilk şarkıya girdik.
lirik "hergün unuttum diyorum,artık bitti...." diye gidiyodu.
duyabildiğimiz tek şey "hergüüüün" oldu. tesisat bozuldu falan.
bugünde başladık işte.
baya bi davulla uğraştım. sağolsunlar set up'a hiç özen göstermemişler. ziller uzaklarda, altoların arası 15 cm falan. neyse onu hallettik.
ama gitarlar amfilere değilde, direk olarak mixere girildiği için ve davul mikrofonsuz olup, kendi sesiyle duyulduğu için, ayrıca trampetin,2. altonun ve 2. tom un derisi ve tonlaması çok dandik olduğu için, ne kadar iyi çalsakta sönük kaldı biraz.
hadi hepsini geçtim. gene takılıoz eğlenmemize bakıoz falan.
hooop polis.
şarkı bir anda durur.
öncelikle, canlı müzik yapılabilmesi için olan belge istenir. mert abi çıkarır gösterir.
sonra polisler onu dışarı çağırır, konuşurlar.
sonra mert abi içeri girer ve "arkadaşlar herkes kimliklerini çıkarsın, GBT'lerinize bakacaklarmış" dedi.
herkes çıkardı kimlikleri.
mekanda 25 kişi olduğunu düşün.
bizim grupla etti 30.
30 kişinin GBT'sine bakmak 1 saat, konserin içine sıçmak paha biçilemez.
polis amcalara teşekkürü borç bilirim böle bi konser yaşamamıza vesîle oldukları için.
bidaha orada çıkacağımız zaman söyleriz, gene basarlar. alıştık artık aksiliklere.
ama sonunda kazasız belasız atlattık. ama mert abi beni duyuyosan eğer :
*derisi evans olmayan alto ve tom'un derisi değişmeli ve tonlaması iyi yapılmalı.
*trampet alt-üst deri kesinlikle değişip tonlanmalı.
*ziller değişmeli
*twin pedal alınmalı.
*amfi alınmalı
*switch pedal alınmalı.

tabi bunlar bir anda olacak şeyler değil. yaklaşık 5-6 milyardan bahsediyoruz sonuçta. ama 2 mayısta yaşar kurt'un sahne alacağı bir mekan böyle olmamalı bence. tamam daha yeni falan ama, o zaman da yaşar kurt'u konuk etmek için biraz beklenmeli. gene en iyisini siz bilirsiniz ama benim görüşlerim bunlar..




prova da yaptık biz bugüüün.
yan flütçümüz zuhal ilk kez grubumuzla provaya girdi. barış mançodan gülpembe, dönence ve murat göğebakandan ayyüzlüm'e çalışacaktık.

ancak uyum sağlamakta ve şarkıların karışık trafiklerinde biraz problemler yaşadık. ama arkadaş, o yan flütün verdiği ses yok mu. beni benden alıyor.
çalarken ağlıcaktım nerdeyse gülpembe'de.

yani kısacası, artık zuhal'de grubumuzun bir elemanı. hatta turne elemanı falan diyeyimde havamız olsun değil mi ama?

üstelik, grubumuz össden sonra, yeniden yapılanarak ve "İNANNA" adıyla karşınızda olacak ve piyasaya girebilme yarışına katılacak.
desteklerinizi eksik etmeyip, kösteklerinizi esirgemenizi dileriz.

muck.

Nisan 04, 2009

konser.

Metamorfizma, bu akşam saat 20.00-22.00 arası Subway Rock Cafe'de konser verecek. Bekleriz yani. Hani olurda görürseniz falan. Giriş ücretsizdir.
Konser repertuarımızı da buradan vermek istiyorum :

Setlist

Yine
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
Elfida
Kaçış
Yalan
Tek Başına
Islak Islak
Kimdir O
Ben
Gülpembe
Dönence
Ayyüzlüm
Boş


Nisan 03, 2009

yeşil erik.


babam gelirken manavda görmüş.

-vayy yeşil erik çıktı mı?
+çıkmaya başlıo abi işte.
-ne kadar kilosu?
+94 lira
-nasıl?
+94 lira işte abi.
-yani 100tl vercem, 6 tl para üstü vercen. öle 94 tl mi?
+evet abi.

**maşallah diorum. milleti sömürmece.**

duygu yüklü blog.

bugün kalbimde çok çok büyük yerleri olan iki insanın doğum günü kutladık. aslında yarındı ama hayat şartları gereği bugün kutlamamız gerekti. evet didi ve büşten bahsediorum.
gerçekten güzel şeyler hazırladık.

1.sürpriz parti
2.büş'e edward, didi'ye heath ledger'ın posteri.
3.dilşad'ın kişisel hediyeleri.
4.benim kişisel hediyelerim.
5.şahıslarına özel hazırlanan şarkılar. (sega nitrik -furkan- ın katkısıyla)
6.adisyon tutarı :P

sonra didem konuşma yaptı. tek tek herkes hakkında bişeler söledi. duygulandım harbiden.
arka fonda nazan öncel çalıyor olmasaydı, harbiden ağlardım. konfeti bile patlattık lan xD

şimdi bende didemden özenerek, kişi kişi değerlendirme yapmak istiyorum. (büş bunu yapmasada bugün, blogunda yapcağını umut ediyorum)

başlayayım.

gökay : adı üstünde misafir. alışmam uzun zaman oldu. bazı tatsızlıklar olmadı değil. ama belkide dersteyken birlikte en çok eğlendiğim insan.almancayı eğlence aracı haline getirirken yanımda olan insan.



büşra : 4 yıl.. 1 sene sıra arkadaşı olmak. içindeki şopar potansiyeli, masmavi gözleri ile yd nin olmazsa olmazlarından. zaten sınıfta herkes için bir "olmazsa olmaz"lık durumu var. büşrada onlardan birisi işte.







beyza : 4 yıl.. bana çocuğum gibisin dio. harbiden oda annem gibi. şimdiye kadar okuldaki her günümde vardı oda. böle düşününce çok garip gelmiyor mu? bana geliyor. ama kader işte.





büşü : dolaylı olarak 4 yıl... çok şey öğrendim ondan. hayata nasıl mutlu bakılır. nasıl kendin olunur. küçük şeylere aldırmamazlık nasıl olur. herhangi bir şey nasıl sevilir. insan kendini nasıl ifade eder. gibi birçok şey öğrendim ondan. daha da öğreneceğim çok şey var önümüzdeki yıllarda.




dilşad : 3 sene diyelim. ama nasıl kelimelere dökülür böle bir insana duyulan sevgi nasıl anlatılır bilemiyorum. suratına bakınca, dinleniyorum sanki. hani hep derler kapıdan içeri girince derletimi eşikte bırakıyorum diye. aynen öyle oluyor. sınıfa ilk girdiğimde, genelde ilk dilşad gözüküyor. işte o zaman bende derdimi kederimi yorgunluğumu bırakıyorum ve kapıyı üstüne kapatıyorum. sonra zeynep abla alıp götürüyor, bir daha da gelmiyor. diyorum ya işte kelimelerle anlatmak zor. duygular kelimeler dökülmüyor bazen. sözün bittiği yerler oluyor. işte şuan oradayım.

didi : dolu dolu 4 koca yıl.. her anında paylaşmak, her anında... acı ya da tatlı şeyler. ama ne olursa olsun paylaşmak. beni şuana kadar en fazla dinleyen, bana en çok yol gösteren, en çok yanımda bulunan insan. bulunmaz bir dost, kardeş. aileyede sızıyorum sanırım yavaştan. veli toplantısında mehtap teyze anneme : "ben sercana çok güveniyorum, biyere gideceği zaman soruyorum sercan var mı diye" falan gibi şeyler söylemiş. işte benim mutluluğum bu. açıkçası güven kazanmak zor. boşa çıkarmamak lazım. bir de kızıyor bana hasbam her seferinde avcılardan kalkıp onu eve kadar neden götürüyorum diye. karanlık havada, fatih gibi biyerde, böylesine değer verdiğim bir insanı nasıl bırakayım ben? dimi ama. kankam benim.


şuan ağladığımı sölesem inanmazsınız heralde. o yüzden sölemicem. hepinizi çok seviyorum. iyiki varsınız hepiniz, iyiki girdiniz hayatıma. her daim yanınızda olacağım, kurtulamıcaksınız benden.

sizi çoooook seviyorum, çok...

**birazda 2 mayısa saklamak lazım...

albüm kapağı.

bulgaristanlı bi progressive metal grubu : pantommind.
ne adını ne sanını duymuşum ne de bi şarkısını dinlemişim.
hatta varlığından haberim dahi yok.
ama albüm kapağı çok hoş değil mi?

ending theme.

canerden son istediğim konser budur. ilgilenenlere duyrulur. ben izledikten sonra herkes isteyebilir izleyip geri getirmek koşuluyla xD

tanıtım yapayım.


1. Scarsick 07:09
2. America 05:55
3. ! (Foreword) 07:48
4. Nightmist 06:47
5. Handful Of Nothing 07:43
6. New Year’s Eve 05:47
7. Ashes 05:25
8. Undertow 05:11
9. This Heart Of Mine/Song For The Innocent 06:25
10. Chain Sling 03:59
11. Diffidentia 07:35
12. Flame To The Moth 06:03
13. Disco Queen 08:14
14. Hallelujah (Leonard Cohen cover) 09:04
15. Cribcaged 06:23
16. Used 05:42

**ağzının kenarından akan suyu sil büş xD

Nisan 02, 2009

MetanaL.

pazar günü MetanaL ile olan provada çalışmam gereken şarkıları şuraya yazayım da unutmayayım garanti olsun.

Metallica - Creeping Death
Metallica - Motorbreath
Metallica - Seek and Destroy
Megadeth - Trust
Slayer - I Hate You.

walk with me in hell motherfucker!

allahım yarabbşim yüce tanrım kutsal yahve oh my god.
bu adamlar ne zaman yorulcaklar amk.
ilk kez baştan sonra;diyaloglu,soundcheckli,konserli,şakalaşmalı olarak tamamiyle "walk with me in hell" dvd sini izledim canerim sağolsun. ya böle bişe olamaz. nasıl insan bunlar ben anlamadım ki.
hem üzülüosun lan bunlar gibi olamayız die hemde gülüosun bi çok yerinde. bkz;chris duştayken,john'un boncuklu tabancayla kapı arasından içeriye ateş etmesi ve chris'in "you have better gun" demesi.

bitmediii :D

ayrıca making of sacrament'i de izledim canerim sağolsun. ayrıca download fest'07 vardı bende ama görüntü ses iğrençti. canerim onuda hd kalitesinde ayaklarıma serdi. allah razı olsun. gene aşmışlar tabi. albümün yapılış hikayesi falan. allahım çok güzel ya.

türkiye'ye gelseler de bian önce canlı seyredebilsek.

Nisan 01, 2009

alkışlar fatih terim'e(!)

be gerizekalı fatih terim.
neyse dur baştan başliyim.
öncelikle ibne hakeme gelelim. futbolda bir kural vardır. bilmem biliyormudur. şimdi futbolda elle oynamak yasaktır dimi.elle oynarsan, serbest vuruş kazanır rakip takım. elle oynama durumuna ve konumuna göre, hakemden uyarı alabilirsin, sarı kart ve hatta kırmızı kart bile görebilirsin. ancak bu elle oynama kavramı içinde bir de "çarpma" diye birşey vardır. şöyleki, topa vuran futbolcu ile, topun eline çarptığı futbolcu arasında 1 metre ve daha az mesafe varsa, ne şekilde eline çarparsa çarpsın, eline çarpan futbolcu özel bir çaba harcamadıysa elle müdahale etmek için, işte o pozisyon devam ettirilir. serbest vuruş verilmez. hele penaltı hiç verilmez. hadi bu hareketi kasıtlı saydın, penaltıyı verdin. kart? yok işte. ibiş seni. seni oraya koyan fifa'nında burdan bi Allah belasını versin.

gelelim fatih terime. maç 1-1 olmuş.avantajını yitirmişsin. saldırman lazım. saha da en iyi oynaynlar şüphesiz arda ve semih. nihatı çıkardın tamam. batuhan karadeniz nedir abi?
sonra semihi çıkarıosun. sabri'yi oyuna alıosun. elinde sabri gibi bir futbolcu olduğu yeni mi geldi aklına? arda'yı çıkardın. nuri şahinmiş. kim o? özelliği ne? durun söyliyim.üstelik batuhanla ortak bir özellik gibi birşey.

batuhan karadeniz : beşiktaş'ın ligde oynadığı bir maçta, maç berabereyken oyuna girer. son dakikada gol atar. beşiktaş maçı kazanır. o sırada ailesi kiradadır, durumları parlak değildir. bu golü atınca batuhan, bjk başkanı yıldırım demirören, batuhan'ı arar ve "ailene söyle ev beğensin" der.tek golle star olmak bu olsa gerek.

nuri şahin : almanya da top oynayan gurbetçi futbolcu sınıfına giren bu arkadaş, haybeye bir şekilde milli takıma alınır. oynadığı ilk maçta sonradan oyuna girer son dakikalarda ve golü atar girer girmez. fatih terim'de "bir yıldız diye keşfettim" diye kendini kandırır. sonra hep çağırır milli takıma. neyine güveniyorsa, arda yerine oyuna alır. bir bok yapamaz.

bu iki hikaye birbirine benzemiyor mu? tabii ki de benziyor. ilk maçında,son dakikada gol atıp takımını galibiyete taşıyan iki genç futbolcu. sadece bu yüzden milli takıma adam alınır mı?
alınmaz.ama kime göre?
futboldan biraz anlayan biri, türkiyede mehmet topuz,yusuf şimşek gibi tecrübeli bir sürü oyuncu varken, illa da genç genç diye tutturmaz. illa genç istiyosan bursaspor'a dönde bak bir.
volkan şen,sercan yıldırım. fırtına gibi ikiside. onları al madem. inanın avrupada genç olmakla türkiyede genç olmak arasında hiçbir fark yok.

ne zaman anlicaklar merak ediyorum.

ayrıca sözüm gene fatih terime. hakan balta gibi adamı takıma almak nedendir? emre aşık eyvallah. tecrübesine, sağlamlığına laf söylenemez. cuk diyede oturur milli takıma. ama hakan balta yerine, bi servet çetin daha güzel olmaz mı?bi düşün bunu.

en çok tartışılan başka bir konu. maç neden alisamiyende?
türkiyede uluslararası bir maç olacağı zaman, 90.000 kişilik izmir atatürk stadında oynansa daha hoş olmaz mı?

hadi izmir olmaz dedin illa istanbul. olimpiyat stadı var 80.000 kişilik. oranında ulaşım ve rüzgar problemi var. o zaman kadıköydeki 52.000 kişilik şükrü saraçoğlu'nda neden oynatılmaz bu maç? ki takımda yolu kadıköyden defalarca geçmiş ve geçmekte olan, o ortamı, o atmosferi bilen bir sürü futbolcu varken. volkan demirel,gökhan gönül,emre belözoğlu,mehmet aurelio,tuncay şanlı,semih şentürk,collin kazım richards gibi o atmosferi bilen adamlar varken, neden inatla ali samiyen?

uğurluymuş. neden yenildik o zaman.
vallaha bırakın bu işleri ya.
cidden birşeyden anlamıyorsunuz.
hani derler ya "şu takımın başında ben olsam..." diye.
kızmışımdır bunu diyenlere.o onların işi karışmayın demişimdir hep.


ama harbiden o takımın başında ben olsaydım....

hadi türko.

haydi türkiye bu akşamki maçı al, yanılt bizi, göğsümüzü kabart. kalbimiz seninle. hadi bakalım.

r.carlos.


allahım tipteki yavşaklığa bakar mısın ya?
az çapkın değil bu roberto carlos.

injustice.


ey yüce allahım. bu nasıl bir adaletsizliktir?
bugün okulumuza danimarkalı arkadaşlar geldi.
tamam belki tüm kızları birbirine benziyor, erkekleri de.
ama neden kızların ve erkeklerin %90'ı "taş" sınıfına giricek yapıda?

bugün okuldaki tüm kızlar erkeklerin, erkeklerinde kızların peşinde dolanması, tesadüf olamaz.

demekki hepsi normal insan standartlarının üzerinde ki herkes tutuştu bi.
belkide ilk kez bugün mavi gözlü ve sarışına yakın bi insan olmaktan nefret ettim. hepsi öleydi çünkü. aramızdaki fark? ben türk onlar yabancı. sadece bu. aman neyse işte. ama bu adaletsizliktir yani.

ama sıcak insanlardı be. voleybol oynarken top dan kızlara gitti. almaya gittim.
+sorry
-nope.what's your name?
+sercan.
-ser-jen?
+no no. seeer
-seeer
+caaan
-caaaaan
+alright. what's yours?
-ole.
+ole?right?
-yeah ole.
+mm thanks nice to meet you.

böle bi diyalog geçti.
allahtan diyalog uzayıpta "yerim kız seni" gibi cümlelerle bitmedi xD

günün en büyük rezilliği ise, altında etek ve üstünde iki tane kocaman fazlalık*la futbol oynamaya çalışan kızdı. izlerken yanımızda lise1 ler vardı. gayette abazan bi şekilde "bak bak bak" falan dediler. allahtan başka bişe yapmadılar. neyse.

onlar bak bak çekti, olan bize oldu gene. şöyle ki : "sercan ağzını sil,suyu akmış"
hiçte yok öyle bişey. danimarkaya gidersem görürsünüz. birsürü onlardan var bikerem.

amaaan güzellik falan hikaye değil mi insan olsun önce.
tüm danimarkanın yerine;

beyza gibi hareketli,
büş gibi orjinal,
büşra gibi kaprisli,
dilşad gibi tatlı,
didem gibi sevimli birisini tercih ederim.

yani benim için olay danimarka değil, yd.
gerisi koy g*te gitsin değil mi?