Mayıs 25, 2014

HAZIR OLMAK...

Dünya kötü be. Vallahi kötü, billahi kötü. Zaman daha da beter. Bir dakika sonrasını bile göremediğimiz şu hayatta, yıllar sonrasını düşünüp hayaller kuruyoruz, planlar yapıyoruz. Sonra o hayallere ilerlemek için yaşamaya başlıyoruz hayatı. Devamı da aynı işte, hep tanıdık, bildik engeller, aynı bahaneler. Bir anda her şey toz olup uçuveriyor. Hem de öyle bir dağılıyor ki, tekrar toplaması imkansızmışçasına... Ama imkansız bir şey olmadığına inandırmak kendini, daha kolay. İnsanları ikna edemesek de, kendimizi ikna etmekten kolay ne var ki zaten... Her gün doğan güneşle birlikte içinde doğan ümidin, her gün batmak için güneşi beklememesi de bir ayrı kötü. Ne bileyim, günümüzü düşününce belki gelmeyen bir mesaj, belki açılmayan bir telefon, beklediğin bir yerde gözükmemesi... Güneşten önce batırıyor tüm umutları. Her gün aynı mutsuzluğu yaşamak da, haliyle insanı çöl ikliminden çıkarıp, buzla kaplanmış bir denize sokup çıkarıveriyor. Şarkılar çok çabuk bitiyor bir de. Zamandan daha hızlı akar gibi. Zaman aktıkça, daha da uzaklaşıyor insan. En kötüsü de, yaşanan ya da yaşanmayan her şeye rağmen, affetmeye hazır olmak. Gurur murur hikaye oluyor. Birisinin hayatını takip etmek ve ona dahil olmamak da beter bir şeymiş. Kendini ait hissettiğin yerde olmamak gibi. Ne bileyim, tıp okumak isteyip de işletme okumak gibi. İşletme değilse de, iktisat belki. Ama aradaki uçurum aşikar. O uçuruma bıraksan kendini ne olacak ki? O beden zemine asla çarpmayacak. Kendine yaptığın telkinler de hep boşa ha, bilesin. O içindeki umuta da lanet olsun. Boşluğa bıraksan kendini, ayrı dert, düşün düşün bir yere kadar. Bir yerden sonra kafada hiç iyi senaryo kalmaz ki, hep gerilim, hep korku, hem dram. Halbuki herkes ister bir romantik komedinin parçası olmayı. Hayat komik falan değil ama, o insanların elinde olan bir şey. Romantiksiz komedi de olmaz, çok salt komedi iyi değil. Hayatın karşısında durup öyle anlamsızca bağırmak da olmaz. Adaletten bahsetmeye gerek bile yok zaten. Neşeli, komik adamları, bu hallere düşüren hayatın adaletindeki tartı mutlaka hileli olmalı. Yoksa bir tarafı bu kadar ağır basarken, diğer tarafı havalarda uçmalı. Ama yok, denge de denge... Ne dengeymiş amına koyim, bi türlü yakalayamadık onu. Depresyon belirtisi mi acaba bunlar, onu da bilmiyorum ki. Lugatımıza depresyon kelimesini sokan Göksel'e de selam olsun. Eminim ki, Göksel o şarkıyı yapmasaydı, depresyon kelimesi ve direkt depresyon olayı bu kadar yaygın dile getirilmezdi. Yıldız Tilbe demiş ya, "Gençler intihar etmesin diye, çok besteyi yırtıp attım ben." diye, hayatın senaryolarını kim yırtacak Yıldız Abla? Hayatın sikinde değil ki gençler ne yapmış, ne yapacak, ne yapar. Öyle senaryolar ki bunlar, görüyoruz işte sağda solda, bizim "acı" dediğimiz şeyler yanında en kral Antep tatlısı gibi kalıyor. Düşünsene, istemsiz bir şekilde yaptığın şu göz kırpması olayı... Gözünü kırptığında bir daha açacağının garantisi yok. Biz neden başaramıyoruz mutlu olmayı? İnsanlar mı boktan, ülke mi boktan, ilişkiler mi boktan, anlayış mı boktan, mentalite mi boktan, yoksa hepsi birden mi boktan. Boktan bir şeylerin olduğu su götürmez bir gerçek olsa da, insan yine de kendini en azından bir kaç şeyin boktan olmadığına inandırmak istiyor. Dedim ya, ikna olmak çok kolay. Belki de bu yüzden kendimizi hayatımıza giren her insanın "doğru kişi" olduğuna inandırıyoruz, hemen ikna ediyoruz. Ama asıl olay ne biliyor musun? Şöyle ki hayatındaki o kişiyi, hayatındayken doğru kişi sanmak çok olağan, çok kolay. Asıl hayatından gittikten sonra, hala onun doğru kişi olduğunu düşünebiliyor musun? Ben düşünüyorum, kafamı sikeyim, düşünüyorum. "Elbet bir gün." deyip duruyorum sürekli. Ama diyorum ya, bir dakika sonra ne olacak bilmiyoruz, ben nasıl da kendimi elbet bir gün kavuşmaya inandırayım? Elbet bir günmüş. Pah. İnsan pişman olur, sürekli olur hem de, çok da güzel derstir bu, çok şey öğretir. Ama en iyisi, yaptığın bir şey için pişman olmak. Mesele, pişman olduktan sonra "Keşke yapmasaydım." diyebilmek. "Keşke yapsaydım." dedirten bir olay, gerçekten çok kötü be, düşünsene, insan kafayı yemez mi, acaba yapsam ne olacaktı falan diye düşünmekten. Geçmişi geri getiremeyiz. "Şu an" her zaman ölür, yaşayan tek şey gelecektir. Yakın ya da uzak, gelecek işte, elbet gelecek. Her şey nasıl bu hale geliyor ya, zaman bunu nasıl başarıyor, anlaması çok güç. Ama çok da zorlamamak lazım. Her şeyi anlayamayız, nasıl bu hale geldiğini çok sorgularsak zaten boka saracaktır. Kendimizi sonsuz bir paradoksun içine sokmaya da hiç gerek yok. Ama öyle durup öylece beklemek, hayatı yaşamaktan zevk alıyor gibi durmak, olmuyor ya, bir şey yapamadan elin kolun bağlı durmak. Kalbine birine verip geri alamadığın zaman, boş yaşıyorsun resmen. Göğüs boşluğunda atan bir şey var ama ruhani hiç bir yanı yok, kan pompalamaktan öteye gidemiyor. O kalbi geri alsan da zaten işe yaramaz, paramparça çünkü o, parçaları birleştirmek en karmaşık puzzle'ı bitirmekten çok daha zor. Puzzle kırılgan değil çünkü. Bir yere yanlış bir parça koyduğunda, oradan çıkarıp başka yere takması kolay, kalp öyle mi? Yanlış birleştirirsen eğer, yolunu hepten şaşırırsın. Tam olarak birleşmesi söz konusu değil tabi. Çünkü hayatına giren her insan, öncekilerin götürdüklerini doldurmaya başladıktan sonra, daha da fazlasını alır gider ve zamanla kalp ufalır ufalır, minicik kalır. Tek bir alıkoymaya dahi dayanamayacak duruma gelir. Böyle bir durumda en iyisi, son alan kişide bırakmak. Belki getirip yerine geri koyar. İşte belki o zaman, artık aptal gibi hissetmezsin, söylenen her şeye sorgulamadan inanmazsın, tek bir kanıt göstermeksizin sana kanıtladığı şeyleri o kadar kolay yemezsin... Söylenen sözlerin, yaşanan o aşkın bir anda yok olması, kocaman bir anlamsızlığın ortasına düşmesi güveni de yerle bir ediyor. Her seferinde, bir sonrakine güvenebilmek daha çok zaman alacak diye düşünürken, öyle biri geliyor ki karşına, "Bu sefer olacak." diye ışık görmüş tavşan gibi kalıyorsun önce bir, sonra da uçuruma sürüklenen bir koyun sürüsünün peşine takılıp gidiyorsun. Ama sürü kalabalık, uçurumu göremiyorsun işte, düşmeden anlayamıyorsun nasıl bir boka battığını. Her şey bir kenara, diyorum ya, en kötüsü de affetmeye hazır olmak.

3 yorum:

  1. Baştan sonra her kelimene katıldığımı da söylemem gerek.. geçen bir reading parçasında bir çocuğun kanser olduğu için bacağının kesilmesinin ve hayata tutunuşunu okuduk. Hala etkisinde olmalıyım ki daha sık şükreder oldum. Hiçbir şeyin garantisi yok bu hayatta.

    Affetmeye hazır olmak... benim hayatımı b.ka batıran kişi benden özür dilediğinde hiçbir şey hissedememiştim, affedemedim de.. Özür dilemek meziyet olsa da affetmek zorlu bir şey.

    Hayatına birinden sonra illaki devam ediyorsun, ama alışkanlık kalıyor. Işte o çok kötü. Umarım senin / sizin için en güzeli olur. Bir şiir var, Atilla Ilhan olsa gerek,
    "ayrılık da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili "
    gibicesinden dizeler. Umarım sizinkisi de öyledir kuzu!



    Sevgiler!

    YanıtlaSil
  2. sirciiin..

    son cümleyle içim parçalandı valla..

    bu senin elinde dğeil ama keşke olsaydı da affetmeye hazır olmasaydın çünkü affettikçe üzülen yine biz oluyoruz.

    YanıtlaSil
  3. Yarınımızın garantisi yok. Dayanıksız karbon bileşikleriyiz. Yaşayacağımız tek bir hayat var yine de. İşte öyle.
    İnsan neslinin devamı ölüm kalım meselesi olsa dahi dönülmeyecek kişiler, affedilmeyecek mevzular çıkabilir. Kalp dışında her şey kontrol altında olabilir ama o sol el yumruğu kadar olan kırmızı kas, diğerlerine egemen hale gelir bazen. Sabırla silahlanmak dilerim..

    YanıtlaSil