Ekim 31, 2014

"OĞLUM YÜZME BİLMEZDİ, SUYUN İÇİNDE NE YAPTI?"

Selam.


Bugün yemek yemek için oturduğum bir yerde, televizyona normalde gösterdiğimden daha çok ilgi gösterdim. Haberler vardı, peş peşe, ardı arkası kesilmeden, onlarca kötü haber... En çok da şu son maden kazasıyla ilgili haberler dönüyordu. Fazlasıyla can sıkıcı, belli belirsiz, saçma sapan yeni bilgiler...

Hepimiz internet kullanan insanlarız, fotoğrafı mutlaka herhangi bir sosyal ağ hesabınızda görmüşsünüzdür. Güzel ninem, gözleri yaşlı bi tanecik ninem...

İhmaller, rantlar falan bunlara girmeyeceğim, hepimiz neyin ne olduğunu çok iyi biliyoruz...

Gecenin bu saatinde o teyzemin fotoğrafını ve yürekleri darmadağın eden o sözlerini tekrar gördüm ve bu beni çok fazla etkiledi. Yazmamın sebebi de bu aslına bakarsanız. Paylaşmam lazım, rahatlamam lazım. Bu kadar şey içimde patlamamalı.

Hep "Çok anneci." bir insan oldum. Anne sevgisinin ve annelerin çocuklarına duyduğu sevginin, dünya üzerinde hiçbir sevgiyle karşılaştırılamayacağını düşünüyorum. Belki de bu yüzden çok etkilendim. O yaşta bir annenin, içimi sızlatan görüntüsü, gözlerindeki o yaşlar, suratındaki şaşkınlık ifadesi beni mahvetti bu akşam.

İnsan ne yapar, ne düşünür böyle bir durumda? İki kuruş para için, canın gitmiş, yerin metrelerce altına girmiş. Bir kaza, bir ihmal, sonuçta bir şey olmuş ve sana bir haber gelmiş. 18 işçi mahsur kalmış ve bir tanesi senin oğlun. Gelen diğer haberler, madende suyun yükseldiği, işçilerin yaşama ihtimallerinin ne kadar düşük olduğu falan filan. Belki kimi aileler, suyun yüzeyinde dururlarsa, belki kurtarma ekipleri yetişir diye ümitlenirlerken, oradan bir annenin, canım ninemin yüreğindeki endişeyle birlikte sorduğu o soru: "Oğlum yüzme bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?"

İnsan ne hisseder? Bu sorunun üstüne, sen düşünsene ninemin halini... Öldü mü, ölmedi mi? Bilmiyorsun... Hadi enkaz altında kalmadı, peki ya sular? Ya yüzme bilmiyorsa? Ölme ihtimallerinin yüksek olduğunu anlatan çevredeki boş boğazlı insanlar... Ama her şeye rağmen, insanın içinde olan o umut... Böyle bir durumda insan korkularına mı tutunur, yoksa o içindeki küçücük umuda mı tutulur? Bilmiyorum, bilmiyoruz. Yaşamadık çünkü. "Tahmin edebiliyorum." bile diyemeyiz, kimse edemez çünkü. Anneden başka, kimse...

Sayıp sövmekten başka elimizden hiçbir şey gelmemesi de, bize dokunması gereken bi mevzu... Ninemin gözünden düşen her damla yaş, bunun sorumlularına dert olarak, tasa olarak, ölüm olarak geri dönsün... O bile az... O ninemin gözünden düşen bir damla yaş kadar değerli ne var şu anda şu dünyada? Bizim gözümüzden düşenler onun milyonda biri eder mi?

Suçumuz yok, ihmal yok diyorlar ya bir de... Ama bunun illa ki sorumluları var. Tüm o sorumlu insanların iki yakası bir araya gelmesin, öldüklerinde yatacak yerleri olmasın, Allah bin türlü belalarını versin. Ama korkmasınlar, suçlu değillerse bu güzel dileklerim nasıl olsa havada kalır.

Bir de torba yasaymış, madenci maaşları ve çalışma koşulları iyileştirilmişmiş... Sikimin torbası.

Eyvallah.

Ekim 29, 2014

BİZ DAHA ÖLMEDİK

Mr. Patates'i özlediniz mi yea? Ben çok özledim buraları. O sebepten, yazacak hiçbir şeyim olmamasına rağmen, zırvalamaya geldim azıcık.

Hayatımın "iş" denen bölümü bok gibi şu anda. Rehber lisansımı almış olsam da, şanssızlıklar yakamı bırakmıyor amk. Şimdi de IŞİD olayları falan yüzünden bir sürü iptaller falanlar filanlar, yine oturuyoruz evde. Bu aralar iddaa oynamaya iyice sardım. Yani artık biri sorduğunda "İçkisi, sigarası, kumarı var." dersiniz. 

İkili ilişkilerden yana şansım hala bok gibi. İkili ilişki derken, aşk manasında. Yani elbette kafamda deli sorular var ama, hepsi cevapsız. 

Müzik işlerini hala kovalıyoruz. Fakat artık kovalamaktan ciğerimiz soldu, bir türlü yakalayamadık. Stüdyoyu devrettiğimizden sebep, davul derslerine de nokta koymak zorunda kaldım. 

Yeni ufuklara yelken açasım var ama, nereden bulacağım o ufukları şu an için bilemiyorum. 

Çok güzel insanlar var etrafımda, çok güzel insanlar tanıdım. Bu mutluluk verici. 

Şöyle bi yazdıklarıma baktım da, şu an neden mutlu gibi olduğumu sorguladım. Her şey bok gibiymiş resmen hayatımda. Ama koyverdim gitti. Çok takmamak lazım böyle şeyleri. Her şey olacağına varır.

Pollyanna Patates'i dinlediniz. Yazcam yine.
Öptüm. 

Temmuz 29, 2014

SOBE!

Merhabalar.

Çok uzun zamandır aranızda yokum, yazmadım, yazamadım. Hala tam olarak çıkamadığım depresyon mu dersiniz, işlerin boktan olmasının getirdiği moralsizlik mi dersiniz... Ne derseniz deyin, hiç keyfim yok. Ama hayat böyle geçmiyor. Böyle yaşanmaz yani, insanın kalbi patlar, götü çatlar sıkıntıdan. Ufak ufak kendime gelmeye çalıştığım şu günleri bi blog yazısıyla şenlendireyim dedim.


Malum Ramazan Bayramı'ndayız, herkesin bayramını kutlarım. Temennim el öpmek yerine, elimizin öpüldüğü bayramlara erişmemiz. Nerede o eski bayramlar geyiğine asla girmeyeceğim. Çünkü her konuda olduğu gibi, bayramların da yenilerini yaşadıkça eskilerini özlüyoruz. Her şeyin eskisi daha tatlı, daha güzel geliyor. İçinde yaşadığımız dünyanın gün geçtikçe daha da boktan bir yer olmasını bunun sebebi olarak görüyorum ben. Umarım her şey iyiye gider ve yaşadığımız bu totoş gezegen "çok boktan" olmaktan çıkıp "sadece boktan" olabilir. Ama boktan kalmaya devam edecek, o konuda pozitif bir umudunuz olmasın bence. Umut kaybetmek için çok tehlikeli bir şeydir ama, yapacak bir şey yok... Boş yere de olsa umut, umuttur. O yüzden umutlanıp, umutlanmamak size kalsın dostlar.

Bayram demişken, gerçekten yaş biraz büyüdükçe daha da anlamsızlaşıyor. Önce harçlık alamamakla başlıyor olay. Ki benim tek etkinliğim evdekilerle ve akrabalarla bayramlaşıp para toplamaktı eskiden. Apartman apartman, daire daire dolaşıp, para ümidiyle torbalarca şeker toplayan o çocuklardan olmadım, olamadım. Olmak ister miydim bilmiyorum, ama ailem müsade etmedi. "Şekerse şeker, daha fazla paraysa daha fazla para, gel bize söyle, biz verelim." dediler hep. Sadece bir kere mahalleden bir arkadaşımla gizli gizli 1 apartmanda dolaşmıştık kapı kapı. Hasılatla da SenSun diye bir gazoz vardı o zaman, ondan almıştık. Günümüz çocuklarının içinde böyle içinde kalmışlıklar ya da böyle anılar olmayacak, o üzücü biraz.

Çocukluktan girdim, çocukluktan devam edeceğim.

Tam anlamıyla 90'lar çocuğu olduğumu söyleyemem, yani 90'lı yılların son 2-3 senesinde sokakta oynayabildim. Ama bu sokakta oynama mevzusu biteli bi 10 yıl kadar oldu sanırsam. İnternet Cafe'ler gelince biraz boşalmıştı sokaklar ama sonra teknolojinin her adımında, sokaktan biraz daha çocuk evlere kapandı.
Şu fotoğrafa bakmak, gülümsemek için yeterli değil mi? 

Ben hatırlıyorum, mahallede belli dönemler olurdu. Bir dönem sürekli bisiklet sürerdik. Küçük çılgınlıklar yapıp üst mahallelere falan giderdik. Sonra tasolar çıktı. Tasoların popülaritesi bir kaç ay sürüyordu. Yenileri çıkana kadar bi 3-4 ay kadar unutuluyordu. O 3-4 aylık dönemi, misket oynarak değerlendiriyorduk. Küçükken misket ve taso konusunda, tabiri caizse tefecilik yapıyordum. Çok acayip para kazanıyordum. Satıyordum, oynuyorduk, her zaman olmasa da çoğunlukla geri kazanıyordum. Hey gidi günler.







Hâlâ nerede bu arabadan görsem, bi sırıtırım o anı düşünüp.
Bir gün bir çılgınlık yapalım, saklambaç oynayalım dedik. Mahallede kalabalık şekilde oynadığımız ilk saklambaçta başıma bi iş gelmişti. Ebe olan kişi saymayı tamamladıktan sonra milleti aramaya başladı. Ben de yolun karşısına geçip, oradaki bir kamyonun arkasına saklandım. Çünkü bu bünyeyle, öyle araba arkası falan olmuyor, göt baş falan açıkta kalıyor illaki. Geçtim kamyonun arkasına, bir de taktik olarak tekerlek hizasındayım ki, eğilip yere bakarsa ayaklarım görünmesin. İnceden inceden de kesiyorum, uzaklaşsa da koşup sobelesem diye. Derken beklediğim an geldi ve birazcık uzaklaştı. Hazırlandım ve koşmak için yola atladım ve DAAANN! Taş çatlasın 10 km hızla giden bi araba bana çarptı. Hiç unutmam lacivert Renault Europa'ydı. Herkes saklandığı yerden çıktı, şoför arabadan indi, hepsi başıma toplandılar. Yatar şekilde yerdeydim ve belime kadar arabanın altına girmiştim. Ayaklarımı çıkardım arabanın altından, ayağa kalktım ve koşup sobeledim! Arkadaşlarım ve şoför amcanın şaşkın bakışları arasında "Nee ilk ben sobeledim." dedim. Şoför amca "İyi misin oğlum?" diye sordu, yılların minibüs şoförüymüşüm gibi "Devam et abi, devam et." dedim.

Böyle tatlı çocuk sokakta koşsa oynasa fena mı?
Hey gidi çocukluk işte abi... Şimdi olsa öyle bir şey, eminim ki bu şekilde sonuçlanmaz. Çünkü çocuklar da çok kırılgan. Biz daha Ortaköy'de otururken, ki bu durumda maksimum 6 yaşında oluyorum, 1 sene boyunca dizim iyileşmemişti. Koşarken çok fena düşmüştüm, dizim paramparça olmuştu. Sonra kabuk tuttu, yine dışarı çıktım, yine üstüne düştüm ve aynı döngüyü sonra bi kere daha yaşadım. Tam iyileşir gibiyken, aynı döngüyü 4 defa da diğer dizimde yaşadım. İzi hala durur. Bir de dizimde, artık küçücük kalmış bir delik var. Bisiklette giderken, bisikletten düştüm ve bisikletin üstüne düştüm. Ön tekerleğin tam merkezindeki o uzun vida dizime girdi. Bu anlattıklarım, o zaman çok acı vermişti ama şimdi onlara bakıp, ne güzel çocukluk geçirmişim diye sevinmeden edemiyorum. Çünkü baksana, o çocukluğun izlerini vücudumda taşıyorum. Günümüz çocukları da taşıyacak bu izleri ama bunlar fiziksel izler olmayacak belli ki. Radyasyonun sebep olduğu cinsten izler taşıyacaklar. 3 yaşındaki çocukların elinden tablet düşmüyor. 3 yaşında bi çocuk var, komşumuzun oğlu. 3 yaşında çocuk, ne okuması, ne yazması var, adam gibi konuşamıyor bile. Ama bu çocuk bilgisayarı açıp, ardından browserı açıp, google'a girip, kedi yazıp, görsellere tıklayıp kedi resimlerine bakabiliyor. Tabi siz buna mükemmel bir görsel zeka örneği diyebilirsiniz, baktığını unutmuyor diyebilirsiniz. Ama ben ne derim biliyor musunuz, "Amına koyim böyle işin." derim, "Sikerim öyle çocukluğu" derim. İyi ki zamanında ailelerimiz internet cafelerde çok takılmamıza izin vermemiş.

Bak sinirlendim amk. Ama çok güzel stres attım, ne güzel dertleştim be. Değil mi? Bence güzel oldu. Uzun aradan sonra iyi geldi. Şimdi daha da iyi gelmesi sizin elinizde, yorumlarınızla beni mutlu edin dostlar! Sizi seviyore.

Patates is f*cking BACK!

Haziran 16, 2014

YALNIZLIK ESKİ BİR EZBER, AYRILIK ALIŞKANLIK.

Selamlar dostlar.
Uzun süredir aranızda yokum. Yazasım gelmiyor. Eski enerjim yok blog konusunda. Fakat biz grupça yeni şarkımızı yayınladık. Aşkın Nur Yengi'nin asla eskimeyen şarkılarından biri olan "Susma"yı coverladık. Şarkının ilk yarısında orijinale bağlı kalmaya çalışsak da, ikinci yarısında ufak tefek metalcilikler, rakçılıklar mevcut.

Buyrun dinleyin, yorumlarınızı da esirgemeyin lütfen.


Mayıs 25, 2014

HAZIR OLMAK...

Dünya kötü be. Vallahi kötü, billahi kötü. Zaman daha da beter. Bir dakika sonrasını bile göremediğimiz şu hayatta, yıllar sonrasını düşünüp hayaller kuruyoruz, planlar yapıyoruz. Sonra o hayallere ilerlemek için yaşamaya başlıyoruz hayatı. Devamı da aynı işte, hep tanıdık, bildik engeller, aynı bahaneler. Bir anda her şey toz olup uçuveriyor. Hem de öyle bir dağılıyor ki, tekrar toplaması imkansızmışçasına... Ama imkansız bir şey olmadığına inandırmak kendini, daha kolay. İnsanları ikna edemesek de, kendimizi ikna etmekten kolay ne var ki zaten... Her gün doğan güneşle birlikte içinde doğan ümidin, her gün batmak için güneşi beklememesi de bir ayrı kötü. Ne bileyim, günümüzü düşününce belki gelmeyen bir mesaj, belki açılmayan bir telefon, beklediğin bir yerde gözükmemesi... Güneşten önce batırıyor tüm umutları. Her gün aynı mutsuzluğu yaşamak da, haliyle insanı çöl ikliminden çıkarıp, buzla kaplanmış bir denize sokup çıkarıveriyor. Şarkılar çok çabuk bitiyor bir de. Zamandan daha hızlı akar gibi. Zaman aktıkça, daha da uzaklaşıyor insan. En kötüsü de, yaşanan ya da yaşanmayan her şeye rağmen, affetmeye hazır olmak. Gurur murur hikaye oluyor. Birisinin hayatını takip etmek ve ona dahil olmamak da beter bir şeymiş. Kendini ait hissettiğin yerde olmamak gibi. Ne bileyim, tıp okumak isteyip de işletme okumak gibi. İşletme değilse de, iktisat belki. Ama aradaki uçurum aşikar. O uçuruma bıraksan kendini ne olacak ki? O beden zemine asla çarpmayacak. Kendine yaptığın telkinler de hep boşa ha, bilesin. O içindeki umuta da lanet olsun. Boşluğa bıraksan kendini, ayrı dert, düşün düşün bir yere kadar. Bir yerden sonra kafada hiç iyi senaryo kalmaz ki, hep gerilim, hep korku, hem dram. Halbuki herkes ister bir romantik komedinin parçası olmayı. Hayat komik falan değil ama, o insanların elinde olan bir şey. Romantiksiz komedi de olmaz, çok salt komedi iyi değil. Hayatın karşısında durup öyle anlamsızca bağırmak da olmaz. Adaletten bahsetmeye gerek bile yok zaten. Neşeli, komik adamları, bu hallere düşüren hayatın adaletindeki tartı mutlaka hileli olmalı. Yoksa bir tarafı bu kadar ağır basarken, diğer tarafı havalarda uçmalı. Ama yok, denge de denge... Ne dengeymiş amına koyim, bi türlü yakalayamadık onu. Depresyon belirtisi mi acaba bunlar, onu da bilmiyorum ki. Lugatımıza depresyon kelimesini sokan Göksel'e de selam olsun. Eminim ki, Göksel o şarkıyı yapmasaydı, depresyon kelimesi ve direkt depresyon olayı bu kadar yaygın dile getirilmezdi. Yıldız Tilbe demiş ya, "Gençler intihar etmesin diye, çok besteyi yırtıp attım ben." diye, hayatın senaryolarını kim yırtacak Yıldız Abla? Hayatın sikinde değil ki gençler ne yapmış, ne yapacak, ne yapar. Öyle senaryolar ki bunlar, görüyoruz işte sağda solda, bizim "acı" dediğimiz şeyler yanında en kral Antep tatlısı gibi kalıyor. Düşünsene, istemsiz bir şekilde yaptığın şu göz kırpması olayı... Gözünü kırptığında bir daha açacağının garantisi yok. Biz neden başaramıyoruz mutlu olmayı? İnsanlar mı boktan, ülke mi boktan, ilişkiler mi boktan, anlayış mı boktan, mentalite mi boktan, yoksa hepsi birden mi boktan. Boktan bir şeylerin olduğu su götürmez bir gerçek olsa da, insan yine de kendini en azından bir kaç şeyin boktan olmadığına inandırmak istiyor. Dedim ya, ikna olmak çok kolay. Belki de bu yüzden kendimizi hayatımıza giren her insanın "doğru kişi" olduğuna inandırıyoruz, hemen ikna ediyoruz. Ama asıl olay ne biliyor musun? Şöyle ki hayatındaki o kişiyi, hayatındayken doğru kişi sanmak çok olağan, çok kolay. Asıl hayatından gittikten sonra, hala onun doğru kişi olduğunu düşünebiliyor musun? Ben düşünüyorum, kafamı sikeyim, düşünüyorum. "Elbet bir gün." deyip duruyorum sürekli. Ama diyorum ya, bir dakika sonra ne olacak bilmiyoruz, ben nasıl da kendimi elbet bir gün kavuşmaya inandırayım? Elbet bir günmüş. Pah. İnsan pişman olur, sürekli olur hem de, çok da güzel derstir bu, çok şey öğretir. Ama en iyisi, yaptığın bir şey için pişman olmak. Mesele, pişman olduktan sonra "Keşke yapmasaydım." diyebilmek. "Keşke yapsaydım." dedirten bir olay, gerçekten çok kötü be, düşünsene, insan kafayı yemez mi, acaba yapsam ne olacaktı falan diye düşünmekten. Geçmişi geri getiremeyiz. "Şu an" her zaman ölür, yaşayan tek şey gelecektir. Yakın ya da uzak, gelecek işte, elbet gelecek. Her şey nasıl bu hale geliyor ya, zaman bunu nasıl başarıyor, anlaması çok güç. Ama çok da zorlamamak lazım. Her şeyi anlayamayız, nasıl bu hale geldiğini çok sorgularsak zaten boka saracaktır. Kendimizi sonsuz bir paradoksun içine sokmaya da hiç gerek yok. Ama öyle durup öylece beklemek, hayatı yaşamaktan zevk alıyor gibi durmak, olmuyor ya, bir şey yapamadan elin kolun bağlı durmak. Kalbine birine verip geri alamadığın zaman, boş yaşıyorsun resmen. Göğüs boşluğunda atan bir şey var ama ruhani hiç bir yanı yok, kan pompalamaktan öteye gidemiyor. O kalbi geri alsan da zaten işe yaramaz, paramparça çünkü o, parçaları birleştirmek en karmaşık puzzle'ı bitirmekten çok daha zor. Puzzle kırılgan değil çünkü. Bir yere yanlış bir parça koyduğunda, oradan çıkarıp başka yere takması kolay, kalp öyle mi? Yanlış birleştirirsen eğer, yolunu hepten şaşırırsın. Tam olarak birleşmesi söz konusu değil tabi. Çünkü hayatına giren her insan, öncekilerin götürdüklerini doldurmaya başladıktan sonra, daha da fazlasını alır gider ve zamanla kalp ufalır ufalır, minicik kalır. Tek bir alıkoymaya dahi dayanamayacak duruma gelir. Böyle bir durumda en iyisi, son alan kişide bırakmak. Belki getirip yerine geri koyar. İşte belki o zaman, artık aptal gibi hissetmezsin, söylenen her şeye sorgulamadan inanmazsın, tek bir kanıt göstermeksizin sana kanıtladığı şeyleri o kadar kolay yemezsin... Söylenen sözlerin, yaşanan o aşkın bir anda yok olması, kocaman bir anlamsızlığın ortasına düşmesi güveni de yerle bir ediyor. Her seferinde, bir sonrakine güvenebilmek daha çok zaman alacak diye düşünürken, öyle biri geliyor ki karşına, "Bu sefer olacak." diye ışık görmüş tavşan gibi kalıyorsun önce bir, sonra da uçuruma sürüklenen bir koyun sürüsünün peşine takılıp gidiyorsun. Ama sürü kalabalık, uçurumu göremiyorsun işte, düşmeden anlayamıyorsun nasıl bir boka battığını. Her şey bir kenara, diyorum ya, en kötüsü de affetmeye hazır olmak.

Mayıs 11, 2014

SORULAR...

Merhaba.

Güvenmek bu kadar zorken, güveni kırmak nasıl bu kadar kolay olabilir?
Sevince güven neden bu kadar kolay oluşuyor?
Kısa zamanda yaşananlar neden o kadar kısa zamanda unutulmuyor?
Sebebi ne olursa olsun, bırakıp gitmek nasıl bu kadar kolay olabiliyor?
Bir hayat gayesi, bir aşkın önüne nasıl geçebiliyor?
Hiç alakası olmadığı halde, her şarkı nasıl bir kişiyi hatırlatabiliyor?
İnsan neden en çok sevdiğine kızıyor?
En çok sevdiğine kızan insan, neden her şeyi kestirip de atamıyor?
Birbirini seven iki insan nasıl oluyor da ayrı düşebiliyor?
Verilen sözler, kurulan hayaller nasıl bu kadar çabuk anlamsız olup unutulabiliyor?
Nasıl hiçe sayılabiliyor her şey?
Bir kalp başka birisinde kaldığı zaman, nasıl yaşayabiliyor insan?
Peki ya akıl, beyin nasıl oluyor da kaldırabiliyor bu kadar yükü?
Bir insanın hayatına girip, en ortalık yerine kurulduktan sonra, pılını pırtını toplayıp gitmek, üstüne de utanmadan "Sen beni boş ver, mutlu olmana bak." demek, hangi mantığa sığıyor, hangi kitapta yazıyor?
Bir taraf yapabileceği tüm fedakarlığı yaptıktan sonra, diğer tarafın tek bir fedakarlıktan kaçmasına ne denir? Korkaklık mı, cesaretsizlik mi, umutsuzluk mu?
Peki ya kalp kırmak? Kırıldıktan sonra, tekrar birleşmesi yıllar sürmüş bir kalbi alıp bile bile yere atmak nedir? Vicdansızlık mı, umursamazlık mı, çocukluk mu?
Hayatın zorluklarına birlikte göğüs germek varken, bir zorluk daha ekleyip tek başına başa çıkmaya çalışmak mantıklı bir hareket mi?
Terk edilmek neden alışkanlık haline gelse bile, her seferinde aynı acıyı veriyor?
Allah'ın belası dünyada, nereye baksan, nasıl oluyor da bir kişiyi görebiliyorsun?
Bir kişiyi doğru kişi sanmak başka, onun doğru kişi olduğunu bilip de kaybetmek nasıl hissettiyor biliyor musunuz?
En kötüsü de, her şeyin farkında olup, bu saçmalığa son vermek için elinden hiçbir şey gelmemesi nasıl bir his, tattınız mı hiç?

En güzel şarkılarımı seninle paylaşmıştım ben. Şimdi onları dinleyemiyorum. Bir çok şey gibi onları da çaldın benden. Kısacık zamanda, aldın ruhumu götürdün, nereye bıraktın kim bilir... Kendimle baş başa kaldığım her an, ilk dakikada gözlerimin dolması da bu yüzden. Belki o şarkıları dinleyebilsem, iyi gelecekler, ne bileyim. Ama korkuyorum. Her şeyi daha kötü de yapabilirler. Gerçi daha ne kadar kötü olabilir her şey... Hayatı yoluna koydum sanıp, bir şeye endekslenip, diğer tüm adımları o yöne atmaya başlamışken, yürüdüğün o yolun ayaklarının altından alınması... Yolunu sikerim dedikleri şey bu herhalde.

Ne oluyor bu adama demeyin, mutlu bir rüyadan uyandı diye düşünün sadece. Rüyalar da kısa sürer ama uzun gibi gelir ya, bu da öyle bir şey. Ruhunu buldu ve sonra ellerinden kaydı gitti. Bakakaldı sadece, bi dur bile diyemedi. Dedi aslında ama, nafile.

Birisi çıkıp da, şu yukardaki soruların hepsine mantıklı bir cevap vermediği takdirde, bu durumu kabullenemeyeceğim. Kabullenmeyince neler olacak, onu kestiremiyorum henüz. Çok ileri görüşlü bir insan sayılmam. Ama güzel olmayacak, hiçbir şey daha güzel olmayacak. Hep sıfırın altında yaşamaya devam edeceğim.

Nisan 04, 2014

100.001

Selam.

Nasılsınız canlar? Eğer beni sorarsanız, muhtemelen bir kaç haftadır dünyanın en mutlusuyum. Sebebi de tek bir insan. Ne yalan söyleyeyim, resmen enerjim arttı. Sürekli güzel şeyler olmaya devam ediyor hayatımda. Demek ki zincirlemeyse bu reaksiyonlar, hepsi peş peşe geliyor. Böyle sevgi yumağı gibiyken de blog yazasım gelmiyor hiç nedense.

Sıfıları mı saydın sen? Ne kadar ayıp. 

Efenim bilindiği üzere, blog 5. yılını doldurdu. İlk başta böyle okuldan çıktık, karne aldık, ehe falan tarzı yazılardan başlamıştı, sonra böyle bi hale dönüştü. Eski yazıları da silmiyorum asla. Maksat "Neymişim, ne olmuşum." diye görebilme. Ben gerçekten büyük bi fark görüyorum. Burada ilk zamanlardan beri takip eden kimse yoktur ama, ben en baştan beri takip ediyorum.

Bu yazıyı yazma sebebim de, blogum 100.000 görüntülenmeye ulaştı. Böyle spesifikli gibi rakamlarda böyle şeyler yapılır ya. Hani mesela, işte şu yana koyduğum "5 yaşında" şeysi. 1,2,3 ya da 4'ken yapmadım bunu. Çünkü 5 yani hani, anladın bence beni. 100.000 de öyle bi rakam bence, dedim bi yazı patlatayım buna.

Fakat gelin görün ki, görüntülenme sayısında tam olarak 100.000'i yakalayamadım. Kaçı yakaladığımı gördünüz zaten. 1 görüntülemecik geç kalmışım. 100.001 deyince de aklıma şu geldi:

Siz bunu izlerken ben usul usul kaybolayım. Öperim.
Patates'ten saygılar.


Mart 12, 2014

Şubat 13, 2014

CENNET VATAN İSVEÇ

Selam.

Selam canım, ben Mr. "Viking" Patates.
Şahsıma yapılan "Viking" benzetmesini ve bundan ne kadar mutluluk duyduğumu artık hepiniz biliyorsunuz dostlarım. Biliyorsunuz bunun tek sebebi saçım ve sakalımın şekli, rengi falan filan. Yoksa aslında soyumuzda öyle bir durum yok. Yani ben her ne kadar İstanbul'da doğup büyümüş de olsam, babam Mardin'li olduğu için, ben de otomatikman Mardin'li oluyorum. Mardin Vikingleri'nden olamayacağıma göre, bu olay sadece bir benzetmeden ibaret. Benim bu vikinglere benzeme olayımı en değişik yorumlayan kişi, lisedeki tarih hocam, Mümine hanım olmuştu. Önceden bir yazımda bahsetmiştim bu yorumlama olayından. Kısaca hatırlatmak gerekirse, hocam benim reenkarnasyonal hikayemi çıkartmıştı. Burada vikingleri neden sevdiğimi, neden onlara benzediğimden tut, turizm sektöründe çalıştığım süre için Hintlilerden neden nefret ettiğime kadar her şeyin sebebi var. Bunu açıklarken ağzından dökülen kelimeler şu şekildeydi:

"Sen önceki hayatında kesinlikle bir Viking'din. Bu yeni hayatına ise, vücudunu da alıp gelmişsin. Bilinç altında bunun farkındalığı var. Bu yüzden böyle saç sakal uzatıyorsun, bu yüzden vikingleri seviyorsun. Muhtemelen bir Viking gemisinin kaptanıydın ve bir gün bir fırtınada yolunu kaybedip, Hint Okyanusu'na sürüklendin. Oradan Hindistan'a gittin ve oraları yağmaladın, Hintlilere eziyet ettin. Şimdi ki hayatında ise onlar senden intikam alıyor. Sen yine aynı kastta kalmışsın ama, aynı kastın daha alt bölümlerindesin. Olay bundan ibaret."
İşte aynen bu satırlarla anlattı benim hikayemi. Ben de tutup "Hocam ne içtin?" diyemedim. Ama bana mantıklı geldi. Bir gün bununla ilgili bir hikaye yazabilirim. Bakacağız.

*****************************************

Efendim şimdi, vikingleri sevmek beraberinde İskandinav ülkelerini sevmeyi de beraberinde getiriyor. İsveç olsun, Norveç olsun... Ama İsveç benim için her zaman farklı olmuştur. Muhtemelen bunun sebebi, dinlediğim ve büyük hayranı olduğum grupların bir çoğunun İsveç kökenli olması. İsveç benim için tam bir cennet vatan. Yani şimdiye kadar öyleydi fakat şimdi, daha da cennet vatan, en cennet vatan.

Sebebi de son birkaç ay içinde İsveçle ilgili okuduğum haberler. 2 tanesi gerçekten çok dikkat çekici ve Türkiye'de yaşayan insanlar için inanılmaz derecede şaşırtıcı. Anlatayım iki haberi sizlere.

Christy Mack nedir derseniz,
budur.
Abi geçtiğimiz aylarda İsveç'te bir Hapishaneye kilit vurulmuş. Bildiğin kapatılmış yani. Sebebi ise içine koyacak mahkum olmaması. Ellerindeki mahkum sayısının, hapishane kapasitesine göre çok düşük olması sebebiyle adamlar hapishaneye kilit vurmuşlar. Abi düşünebiliyor musun ya bunun Türkiye'de olduğunu. HAHAHAHAHA sesli güldüm amk. Nerede o günler... Biz daha yenilerini falan yaptırırız ve bununla da övünürüz. Gerçi ülkede çoğu şey suç değil gibi neredeyse. Kedi kes, 300 lirayla kurtul. Ama porno izleyince 1500 TL ceza. Ne kadar doğru bilmiyorum ama, son konuşulanlar bu. Şimdi hiç yalana falan gerek yok, hepimiz porno izleyen insanlarız. Christy Mack gibi bir hatun porno endüstrisi içindeyken izlememek mümkün değil, neyse konu nelerelere kaydı yine. Ama Christy ya, u beybi.

Diğer haber ise henüz bir kaç önce "İsveç'in Çöpü Bitti." başlığıyla verilmişti. Adamlar ısınma ve elektrik üretmek için gereken enerjiyi çöpleri yakarak sağlıyorlarmış. Zaten 9.5 milyon nüfusu olan ülkede 250.000 tane evin ısınma ve elektrik ihtiyaçları çöplerin kullanılmasıyla sağlanıyormuş. Ama adamların elinde çöp kalmamış. Norveç'le bir anlaşma yapmışlar ve bunun sonucunda her yıl 80.000 ton çöp alacaklar Norveç'ten. Ama "Çöp alacaklar." tabiri sizleri yanıltmasın, Norveç çöplerinden kurtulmak için İsveç'e para ödeyecek, İsveç çöpleri almak için bir şey ödemeyecek. Adamların olaya bakar mısın abi? Hem Norveç'ten çöpü al, üstüne para al, üstüne 250.000 tane hanenin ısınma ve elektrik ihtiyacını beleşe getir. İhtiyaç durumunda başka ülkelerden de çöp alabileceklerini duyurmuşlar. Bizim Halkalı çöplüğünü bir denesinler bence, 2 yıl ısıtır oradaki insanları. Ama bizim ülkede gerek yok böyle şeylere. Biz hane başı, kış mevsiminde, her ay 200-300 lira doğalgaz faturasını seve seve öderiz.

Söyleceklerim bu kadar.

Rock Off Festivali'ne dünyanın en viking grubu Amon Amarth da geliyormuş, değmeyin keyfime!

Patates keşke yedikten sonra geri dönüşebilse. Böğğğ tamam tamam, iğrenç. Şaka.

Şubat 03, 2014

İSTANBUL HAYALİ/ISTANBUL DREAM


İstanbul...
Ne çok şey ifade ediyor değil mi? Kiminin doğduğu yer, kiminin yaşadığı yer, kiminin gezip görmeye geldiği, kiminin hayallerinin peşine takılarak geldiği o büyülü şehir. En sevilen ama en çok lanet edilen şehir. İroninin ta kendisi olan şehir. Ama bu şehir, herkesin isteği gibi bir şehir mi? Herkes İstanbul'un bu halinden %100 memnun mu? Hayallerinin peşinden İstanbul'a gelenlerin ya da hali hazırda İstanbul'dayken bu şehirde hayallerini kovalayanların beklentilerini karşıladığını söyleyebilir miyiz? Hayal ettiklerini buldular mı? Ya da nasıl bir İstanbul hayal ettiler? Farklı etnik kökenlerden, dinlerden, kültürlerden, ideolojilerden, mesleklerden olan insanlar hayal ettikleri İstanbul'da mı yaşıyorlar? Peki nasıl bir İstanbul hayal ediyorlar? İşte yukarıda gördüğünüz belgeselde bu sorulara cevap bulacaksınız.

Mr. Patates nasıl bir İstanbul isterdi? Onu da belgeselde bulacaksınız. Mr. Patates İstanbul'un Rockçısı oldu, naber?

Azımsanamayacak bir dönem aynı tınıları takip ederek ter döktüğüm, daha önce yaptığı Joker adlı müzik programında Boom'unu tuttuğum, her daim özgün olan kardeşim, dostum Kadir Can Çalışkan'ın hazırladığı bu belgesel, az önce yazdığım tüm sorularınıza cevap olacak. 25 dakikalık bu mükemmel belgesel, İstanbul'un tüm gerçeklerini gözler önüne serecek. HD izleyin ki, kaliteyi fark edin. Kaliteli görüntüler, korkusuz ve açık bir üslup... Ben daha fazla konuşmayayım, izleyin, bayılacaksınız.

Patateslerin haşlanarak piç edilmediği, kızartılarak mis gibi yendiği bir İstanbul istiyorum.

Ocak 31, 2014

HAYATİ VİRAJ VE ANGARA

Selam canlarım.

En son bi atarlandıydım size hatırlarsanız. 1 cümlecik de olsa duygularımı dışa vurmuştum. Neyse şimdi onu geçelim. Hayatımın bağlı o sınava girdik, her şey bitti ve ben de bu süreçte yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum birazcık. Konu hakkında hiçbir fikri olmayanlar için önce bir özet geçeceğim, sonra Ankara'da neler yaşandı onlardan bahsedeceğim.

İşte meslekle tanışmam bu şekilde olmuştu. Hırvatistan'dan
gelen grubumun lideri Nikolina ve sadece kel kafası
gözüken, bıyıklarıyla ünlü Osman Kaptan.
Efendim 2012 yılının temmuz ayında İstanbul Aydın Üniversitesi'nin Turist Rehberliği bölümünden mezun oldum. Başlangıçta isteyerek girdiğim bir bölüm olmasa da, henüz hazırlık okurken turizm sektöründe çalışmaya başlamamdan sebep, işi çok sevdim ve benim için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdim. Kafaya koymuştum kesinlikle ilerde mesleğim Turist Rehberliği olacaktı. Turist Rehberi olmak için eskiden Kültür ve Turizm Bakanlığı 6 aylık kurslar açıyormuş. Her sene açtığı bu kurs, her sene farklı şehirlerde oluyormuş. Yani bu demek ki, kursla rehber kokartı almak isteyenler 6 ay başka bir şehre yerleşmek durumunda kalıyorlarmış. Neyse ki o uygulama kalktı. Ama yine de okuldan mezun olur olmaz, kimse sana "Al kardeşim, mezun oldun, al kokartını, sen bunu hak ettin." demiyor. Çünkü rehber olabilmek için günümüzde 3 şart gerekiyor. Birincisi bölümden mezun olmak. İkincisi Bakanlık gözetiminde yapılan ve tüm Türkiye'deki turistik yerleri rehber adaylarına gösterip tanıtmayı hedefleyen uygulama gezilerine katılmış olmak. Bu da tahminen 4000-5000 TL civarı maliyeti olan bir olay. Üçüncüsü de dil yeterliliği göstermek. Fakat burada şöyle bir ironi ortaya çıkıyor. Sizin üniversitede ingilizce hazırlık okumanız ya da bölümünüzdeki tüm derslerin ingilizce olması ve ona rağmen başarılı olmanız bakanlık için bir yeterlilik ölçütü değil. Ya bakanlığın kendi açtığı sınavdan geçmelisiniz ya da yeni adıyla YDS olan, KPDS sınavını geçmelisiniz. Fakat burada yine şöyle bir ironi var ki, tamamı konuşmak ve anlamak üzerine olan bu mesleğin dil yeterliliği için 80 tane, ilerde hiçbir işinize yaramayacak test sorusundan %80 oranında bir başarı sağlamak durumundasınız. Yani 80 sorunun, en az 64 tanesine doğru cevap vermeniz gerekiyor. Doçent ya da profesörler gibi, tüm olayı akademik olan insanların dil yeterliliklerini göstermek için %50 başarı sağlaması gerektiği bir sınavdan, akademik olaylarla hiçbir alakası olmayan, tüm olayı günlük konuşmaya dayalı olan rehber adaylarının %80 başarı sağlamak zorunda olması da yepyeni ve koskoca bir ironiyi daha ortaya çıkarıyor.
Tahmin edin hangisi Patates? 

Efendim uzun lafın kısası, ben Mr. Patates okulumu bitirmiş ve uygulama gezilerimi tamamlamıştım. Tek yapmam gereken şey dil yeterliliği belgesiydi. KPDS daha YDS olmadan bir kaç deneme yaptım, %80 başarı olacak gibi gözükmüyordu. Çünkü şahsi olarak test çözebilen bir insan değilim. Oturup aylarca ders çalışabilecek bir insan da değilim. Oturup aylarca ders çalışabilen bir insan olsam bile, yine de test çözebilen bir insan olamayacağım. Zaten test çözebilseydim, üniversiteye hazırlanırken (HAZIRLANMADIM.) dershaneye giderdim, oturur evde test çözerdim. Belki o zaman özel bi okulda burslu okumak yerine, bir devlet üniversitesinde daha farklı bir bölümde eğitim hayatımı sürdürürdüm. Ama hayatın beni sürüklediği yerden asla rahatsız değilim, aksine memnunum da. Beni masa başına bağlı, çeviri yapmakla uğraşan bir insan olmaktan kurtardı. Fakat şimdi fark ettim, dershaneye gitmeden, ders çalışmadan %100 burs kazanabilmişim. Aferin bana. Şu an kendimi takdir ettim.

Geçtiğimiz aylarda bakanlık artık sınav açmayacağını ve bu yetkiyi TUREB'e (Turist Rehberleri Birliği) devrettiğini söyledi. O zamanın TUREB başkanı da "İngilizcecilere sınav açılmayacak, boş yere beklemeyin." gibi bir açıklama yapmıştı ama neyse ki TUREB yönetimi değişti ve çok değerli yeni başkan Sayın Zeki Apalı sayesinde sınav açıldı. TUREB merkezini Ankara'ya taşıdığı için sınav da Ankara'da olacaktı. Macera başlasın.

Artık herkes gözünü karartmıştı. Her kafadan "Van'da açılsa yine gideceğim." gibi sesler çıkıyordu. Buna ben de dahilim. Ankara neydi ki la? Sınav tarihi belirlendi ve önce sözlü sınav yapılacağı duyuruldu. Sözlü sınavı geçenler, yazılı sınavı geçmeye hak kazanacaklardı. 11 Ocak gecesi 4 arkadaş, yol üzerinde buluşa buluşa Sabiha Gökçen Havaalanına gittik. Pegasus çok ucuzdu pampa, Atatürk'ten uçunda THY çok öpüyor. Gece 01.00 sularında kalacağımız otele varmıştık. Stres desen gırla zaten. Ankara'nın o keskin soğuğu da tuz biber oldu üstüne. Yolculuğumuzun en kısa aşaması İstanbul'dan Ankara'ya gelmekti -_- Zira evden Sabiha Gökçen'e 1.5 saatte ve Esenboğa'dan otele 1 saatte gitmiştik. Gelin görün ki, İstanbul'dan kalkıp Ankara'ya inmemiz 35 dakika sürmüştü sadece.

Hintli grubum. En sevdiğim...
Sabah oldu. Erken bir saatte kalktık. Kahvaltı ettik ama bir de bana sorun. Yemek mi yedim dayak mı belli değil. Bir de bizden önceki gün sınava girenlerin neticelerini gördük. Büyük bir başarısızlık söz konusuydu. Taksiye bindiğimiz gibi sınava gireceğimiz okula gittik Kızılay'a. Okula gittiğimizde ben ve arkadaşlarımdan birisiyle ismimizin biraz önce okunduğunu öğrendik. Hemen yetkili kişiye yöneldik ve bizi üst kata, mülakatın yapıldığı sınıfın önüne yönlendirdi. Her şey spontane ve o kadar hızlı gelişmişti ki, sınav stresi, sınav heyecanı, sınav telaşı falan yapmamıza vakit kalmamıştı. Bir çok insan sözlü sınavın adil olmadığından bahsediyordu ve biz de haliyle merak ediyorduk. İkişer ikişer içeri giriliyor ve yaklaşık 1-2 dakika içerde kalıyordu adaylar. Bize hep demişlerdi ki, "Girince sizden kendinizi tanıtmanızı isteyecekler. Bunu oldukça akıcı ve uzun yapın ki size soru sormalarına fırsat kalmasın." Komitede ortada oturan kişinin önünde kağıtlar vardı ve bu kağıtlarda bir sürü soru yazılıydı. Rastgele seçip soruyorlardı. Sorular pek denk değildi birbirine, belki bu yüzden adaletsiz olduğu düşünüldü.

İçeri girdim, sınav giriş kartımı verdim ve komitedekiler oturabilirsiniz gibi bir işaret yapınca oturduk. Aramızda geçen diyaloğu direkt olarak yazıyorum.

-Sercan?
+Yes.
-Sercan, should government allow to build more hotels?
+Yes, they should.
-Why?
+Well, because there are too many tourists coming to Turkey and the number of tourists is increasing year by year.
-Okey but isn't it destroying the nature?
+I believe there are some other ways for building a hotel without destroying nature. You don't have to build your hotel in the middle of the forest.
-That's enough, thank you.

Buydu abi olay. İşte benim İngilizce bilgimi bu diyalogla, 20 saniyelik bir zaman diliminde ölçtüler. Sözlü sınavı geçmiştim ve mutluluğuma diyecek yoktu. Sınavı geçmemin sebebi olarak da, sanırsam bazı hususlara çok fazla dikkat ediyorlardı. Soruları tekrar ettirmedim, sorulduğu gibi cevapladım ve konuşurken asla duraksamadım, cevaplamadan önce düşünmedim. Aslına bakarsanız, devletin daha çok otel yapılmasına müsaade etmesi gerektiğini savunmuyorum. Yeter yani otel otel, daha ne kadar yapacaklar otel. Fakat o anda, ortam gereği, öyle çıkıverdi ağzımdan.

Sözlü sınavı geçtikten sonra, sıra bir sonraki gün yapılacak olan yazılı sınava gelmişti. Başarılı olarak geçtiğim her aşama, bir sonraki aşamanın korku olarak geri gelmesini etkilemiyordu. Yazılı sınavın sadece çeviriden ibaret olduğunu biliyorduk. Saat 15.30'da yapılacaktı ve sınavdan çıktıktan sonra, uçağa atlayıp geri dönecektik. Ama Atatürk'e mi, Sabiha Gökçen'e mi? İşte bunu sınavın nasıl geçtiği belirleyecekti. İyi geçerse, kendimi ödüllendirmek amaçlı olarak 20-30 TL daha fazla verip Atatürk'e inip eve daha çabuk dönecektim.

Sınava girdik. Herhangi bir torpil olayının önüne geçmek için, verdikleri sınav kağıdının sağ üst köşesine ismimizi yazdıktan sonra, kendinden yapışkanlı olan yeri yalayarak katladık. Böylece sınavlar okunduktan sonra isimler açılacak ve adil bir değerlendirme yapılmış olacaktı. 2 tane metin vardı sınavda. Kapadokya ile alakalı bir İngilizce metin ve Mevlana ile alakalı bir Türkçe metin. İngilizce olanı Türkçe'ye, Türkçe olanı da İngilizce'ye çevirecektik. Türkçe'den İngilizce'ye çeviri yapmak konusunda daha başarılı olduğumu düşündüğüm için, önce Mevlana metnini çevirmeye başladık. İngilizcesi aklıma gelmeyen iki kelime olmuştu. "Mevlevilik" kelimesinin ingilizcesi için "Aklıma gelmedi." diyemem, çünkü bilmiyormuşum resmen. Mawlawiy'ah olarak çevriliyormuş ingilizceye. Bir de ne kadar saçma ama, "yün" kelimesinin "wool" olduğu aklıma gelmedi. Ben de onu yazmak yerine "koyun tüyü" anlamına gelen "feather of sheep" yazdım. İngilizce olan biraz zorladı çünkü cümleler uzundu. Virgüllerle, bağlaçlarla bağlanmış kelime yığınları şeklindeydi resmen. Yine de ortaya kabul edilebilir bir şey çıkardığımı düşünüyordum.

21'inde açıklanacağı duyrulan yazılı sınavımı da tamamladıktan sonra evime döndüm. Ayın 13'ünden 21'ine kadar, geceleri uyuyamamalı, kabuslu, ortalıkta ruh gibi dolaşacağım bir hafta beni bekliyordu. Her zaman yaptığım gibi sürekli negatif düşünüyordum. Ayın 21'i geldi, "Kağıtlar yetişmedi, 23'ünde açıklanacak." güncellemesi geldi. 2 gün daha eziyete devamdı. 23 Ocak günü, stüdyoya davul derslerime gittim. Her arada telefondan sınavın açıklacağı sayfayı açıp f5 f5 f5 kastırıyordum. Eve gelirken de baktım yok. Eve geldim pc'yi açtım. Sayfaya tıkladım ve sonuçlar laaaps diye karşımdaydı. Hemen excel dosyasını indirdim ve açtım. Alfabetik sıraya göre dizmişlerdi ve sözlü sınavda başarısız olanlarında dahil olduğu bir listeydi yaklaşık 1000 kişilik. CTRL+F yapıp direkt adımı yazmak istemiyordum, imleci aşağı indirerek yavaş yavaş bakmak istiyordum, birden bakamazdım öyle. İnerken de adyaların adlarının yanında "BAŞARISIZ" ibaresini gördüğüm her satırda kalbim biraz daha hızlı atıyor, vücut ısım biraz daha yükseliyordu. 800'lerde adımı buldum ve yanına baktım. İki tane yan yana "BAŞARILI" yazıyordu. Biri sözlü, diğeri yazılı sınavı temsilen. Bir bağırdım önce evde. Evdekiler hemen anladı tabi. Bir bayram havası yaşandı evde. Sevdiklerimin hepsine az çok, kısa ya da uzun haber verdim. Bu konuda da bazı tatsızlıklar yaşadım takip eden saatlerde. O mutlu günümde saçma sapan trip yedim. Ama beni az çok tanıyorsunuz, trip yiyeceğimi anladığım an susarım ve asla konuşmam. Bu konuşmadığım süreçte de bol bol düşünürüm. Bu düşünme sürecinden sonra verdiğim kararlar da karşı tarafa zarar verir. Bana göre hava hep hoş olur. Çünkü saçma sapan biten arkadaşlıklar, saçma sapan terk edilmeler falan tecrübe ettikten sonra, öğrendiğim en hayırlı şey egoist olmaktı. Bencil olacaksın abi, kendi hayatını yaşıyorsun, önce kendini düşüneceksin. Birilerini düşünerek üzülme olayını bıraktım ben. Ancak kendime üzülürüm artık. Bu da böyle biline.
Mesela mezun ben.
Rehber; bazen böyle sempatik gibi tatlış olmalı.
Rehber; aç kalmamalı. Ne bulursa onu yemeli.
Rehber; bulunduğu ortama uyum sağlamalı.
(Harran/Şanlıurfa) 

Öhöm. Efendim böylece sınavda da başarılı oldum ve rehber kokartımı almam için önümde hiçbir engel kalmadı. Bugün gerekli belgeleri toparlamak için biraz erken kalkıp yollara düştüm ve neredeyse inanılmazı başardım. 1 saatlik zaman dilimi içerisinde, muhtarlıktan ikametgah aldım, PTT'den E-Devlet şifresi aldım, Noter'den diplomamın onaylı örneğini aldım, Sağlık Ocağı'ndan sağlık raporu aldım ve Ziraat Bankası'na ruhsatname paramı yatırdım. Sürekli devlet işlerinin ne kadar ağır yürüdüğünden şikayet eden bir insan olarak, tüm bu işlemleri 1 saat içinde halletmiş olmak yüzümü güldürdü açıkçası. Nereye gittiysem bomboştu. Girdim, işimi hallettim, çıktım. Pazartesi belgelerimi bakanlığa postalıyorum ve ruhsatnamemi beklemeye başlıyorum hayırlısıyla!

Son olarak, 1 hafta önce Mr. Patates 5 yaşına bastı. 23 Ocak 2009 tarihinde başlayan bu blog maceram hala devam ediyor! Çünkü sizler yanımdasınız. Öptüm hepinizi!


REHBER PATATES GELİYOR! 

Ocak 11, 2014

PATATES ATARI

Komikli ya da eğlenceli şeyler yazdığımda yorumlarını esirgemeyip de gireceğim ve psikolijimi bozmuş olan hayâti sınav için şans dilemelerini istediğimde sessizliğe bürünen tüm okurlarıma teessüf ederim.

Ocak 08, 2014

İ K İ B İ N O N D Ö R T 2 0 1 4

Selam.

Öncelikle şunu belirteyim dostlar, umarım ki 2014 hepiniz için muhteşem bir yıl olur. 2013 çok kötü bir yıl olduğu için bu sene, 2013 yılını anlatan bir yazı yazmadım. Çünkü bahsedilecek çok kayda değer şeyler olmadı. Sevilenler kaybedildi, yeni hayal kırıklıkları, gerçekleşmeyen bir dünya umut, bir dünya dilek... Umarım tüm umutlarınız, tüm dilekleriniz bu yıl gerçekleşir. En zor anınızda bile, çok nadiren gelebilecek o mucize tıpış tıpış ayağınıza gelir.

2014'ün nasıl bir yıl olacağı konusunda kuşkularım var. Lisanslı bir rehber olma yolumda son adım olarak, Rehberler Birliği'nin Turizm Bakanlığı'na bağlı olarak yapacağı Turist Rehberlerine Yönelik Dil Sınavı'na gireceğim pazar ve pazartesi günleri. Sınavlar Ankara'da olacağından, cumartesi akşamı Ankara'ya uçmak durumundayım. İşte 2014'ün benim için nasıl geçeceğini belirleyecek bu süreç hafta sonu başlıyor. Sınavı geçersem "nihayet" mesleğimi %100 faal olarak, denetimlerden kaçmadan, turiste bir şeyler anlatırken, geçen her takım elbiseli insan için "Oha denetçi mi lan o? Ohh değilmiş amk." demeden yapabileceğim. Hangi dine mensup olduğunuz, kime taptığınız umrumda değil, benim için dua edin. Allah'a edin, Zeus'a edin, Buddha'ya edin, ineklere edin, Doğa Ana'ya edin, ama edin, şans dileyin. Çünkü hayatım bu sınava bağlı. Sürekli açılan bir sınav da değil. Severek yapacağım ve okulunu okuduğum bir işi göz göre 2 senedir yapamıyor olmak, nasıl bir duygu anlatamam. Resmen rezillik ya. Dil sınavı olayını başka yollardan 1 sene önce halleden bazı arkadaşlarım, 1 senedir rehber olan arkadaşlarım şu anda ev aldı, araba aldı ve ben hala hede hödö davul dersi veriyorum. Tamam fazla parada gözüm yok ama, fazla kazanabilme imkanım varken, neden az kazanayım ki? Lütfen şans dileyin bana. Sınavı geçemezsem Ankara'dan dönmeyeceğim. Beni Kızılay Meydanı'nda dilenirken bulabilirsiniz. Saçım sakalım da homeless olmaya çok uygun zaten, hemen adapte olurum. Off amma mızmızlandım he. Neyse.


2014'ün benim yılım olacağımın sinyalleri verilmiş durumda aslında. Bi kere bu yıl "AT YILI"ymış. Atlara duyduğum o muhteşem sevgiyi biliyorsunuzdur tahminimce. Çok hisli hayvanlar ya, yerim. Bir de tabii AT, AVRAT, AMON AMARTH durumu var. Bir yılın benim yılım olacağı bu kadar net anlatılamazdı bence. Yürü be 2014.

Bu sadece bir kısmı ya...

2013 yılı, sevilen bir sürü ünlüyü de aldı götürdü beraberinde. 2014'ten de ünlüler konusunda böyle bir güzellik bekliyorum. Ama sevilenleri götürmesin tabii ki. Kimse ölmese daha güzel olur aslında ama, doğanın kanunu işte, birileri doğarken birileri ölmek zorunda. Ben yine iyi bir insan olayım ve şu şekilde bağlayayım olayı: "Justin Bieber ölmesin ama, yeni doğanlar da Justin Bieber gibi olmasın." (Ama aslında Justin ölebilir.)

Josh ve Megan. Ne kadar neş'eliler.





Dizi severler için bir haberim var. Dizimag'in kapanması herkesi derinden üzmüş olsa da, biz yine dizilerimize bir şekilde devam ediyoruz değil mi? Heh, helal olsun. Bu aralar yeni başlayacak bir dizi var. Tutacak bir iş gibi gözüküyor. Konusuna hakim değilim ama çok sevdiğim 2 oyuncu oynuyor dizide. Birisi Lost'tan Sawyer rolüyle tanıdığımız Josh Holloway. Diğeri de Once Upon A Time'dan Ruby (Kırmızı Başlıklı Kız) rolüyle, muhtemelen tanımadığınız Meghan Ory. Ben dizi başladığı gibi direkt olarak başlayacağım izlemeye. İlerleyen zamanlarda sizlere tavsiye edip etmediğimi söylerim. Bu arada ne zaman dizilerden konu açılırsa söylediğim şeyi söylüyorum ve bu konuyu kapatıyorum: "Eğer hala Fringe izlemediyseniz, izlediğiniz tüm dizileri bırakıp Fringe'i izleyin."






23 Ocak 2014 yılında, blogum 5 yaşına giriyor. PATATES 5 YAŞINDA! Ben de bu 5. yıl şerefine böyle güzel blogger insanlarıyla bir toplaşma yapmak istiyorum ama, tepkiler ne olur, insanlar gelmek ister mi? Burada topu sizlere atıyorum dostlar. Eğer okey derseniz, ne kadar kişi olursa, bir yerde buluşup, bir şeyler içip muhabbete düşebiliriz. Ha, ne dersiniz? Özellikle bu konuda olmak üzere, yorumlarınızı bekliyorum.

Öpücükler.
Patates de dizi çekse ne olur acaba?