Aralık 28, 2013

DAVULCU PATATES

Selam dostlarım.

Bu blogda yıllardır "yazar olmak isteyen" kişiliğimle varım. Bir de bilenleriniz vardır, azıcık müzisyen gibi bi kişiliğim de var. Tabii ki çok iyi bir müzisyen olduğumu söyleyemem, dünyada efsane olmuş insanlar dışında "iyi müzisyen" denebilecek insan çok az var. Ama zaten sadece davul çalarken, kendime müzisyen de diyemem. Bana göre müzisyen, tek başına bir kaç enstrüman çalabilen, kimseye ihtiyaç duymadan ortaya bir eser çıkarabilecek kişidir. Yani benim görüşüme göre, iki kategori var. Birisi "müzisyen", diğeri de "müzik grubu". Müzik grubu da, farklı alanlarda uzmanlaşmış ya da uzmanlaşmaya çalışan insanların güçlerini birleştirmesinden oluşan bir şey. Ya işte uzun lafın kısası, davulcu yanımla alakalı bi takım paylaşımlarda buluncam size.

İşte bu yüzden Viking.
Bir çok arkadaşıma "Viking" dediğinizde, akıllarına ben geliyorum. Bunun sebebi de tabii ki uzun saçlarım, sakalların ve fiziksel olarak birazcık onlara benzemem ve bunu da içten içe kabullenmiş olmam. Bu benzetme çok hoşuma giden bi benzetme tabi orası ayrı. Viking dendiğinde akla gelen bir Pattiz olarak, viking denince akla gelen ilk müzik grubu olan Amon Amarth'ı hastalık derecesinde seviyorum. Öyle böyle sevmiyorum yani, acayip seviyorum. Çok seviyorum. Son albümlerindeki her şarkıyı da, tıpkı önceki albümleri gibi hayranlıkla dinledim ve kendi çapımda bu şarkıları çalmaya çalıştım. Şarkıları birazcık kıvırdıktan sonra da, video çektim. Eski ve başarılı öğrencilerimden olan Uğur da, sağolsun bu videoları şarkıyla birleştirip editleme olayını üstlendi. Sonuç olarak 3 tane nur topu gibi drum cover videom oldu. İşte burada şimdi onları paylaşacağım sizinle. Yorumlarınız benim için çok değerli. Öpüyorum.
Hel
Deceiver of the Gods
As Loke Falls

Aralık 24, 2013

10 SANİYE

Selam.

Aşk acısının insanı ergenleştirdiği çok doğru. Aslında ergenleştirmekten ziyade, ergen gibi hissettiriyor. Kısacası üzüyor işte. Ayrılmamızın üstünden 2 seneden biraz daha fazla zaman geçmesine rağmen, beni tanıyanların çok iyi bildiği üzere, unutmakta sıkıntı yaşıyorum hala. Günümüz itibariyle, böyle ağlamalı sızlamalı, içmeli kusmalı, işemeli sıçmalı şekillerde olmasa bile, zaman zaman hatırı sayılır şekilde üzüyor.

İkimizin de Avcılar'da yaşadığı düşünüldüğünde, zaten her yanda anılar anılar falan. Bunlara alıştım sayılır artık. Fakat tek bir konu var ve o konuda elimden bir şey gelmiyor. O da tahmin edeceğiniz üzere, yolda karşılaşmak. Bu konulara girdiğime göre, anlayacağınız üzere karşılaştık. Daha doğrusu yolda gördüm işte. Ama olay ilginç.

Stüdyoya bateri dersime gidiyorum acele acele. Tam stüdyonun olduğu caddeye döndüm diğer caddeden. Yanımda geçen kıza bir baktım, dedim ki; "Oha o, valla o. Aaa yok lan değilmiş." O değildi. Ben bu ikilemi yaşadıktan tam 10 saniye sonra, 5 metre ilerde onu gördüm. Tam gireceğim pasajın kapısında. Hatta önünden geçip pasaja girdim. Ama ben ne yaptım? Kafamı yere eğdim onu görünce. Çünkü kaldırsaydım yüzüne bakacaktım. O an orada donup kalacaktım. O yüzden işte...

Burada benim takıldığım konu, nasıl öyle bir şey olabildi? Yani gerçekten görmeden 10 saniye önce, nasıl onu gördüğümü sandım? Ya da nasıl onu gördüğümü sandıktan sonra gerçekten onu gördüm? Kalbim mi temiz? Yoksa aptala malum mu olmuş? Doğrusunun "abdala malum olmak" olduğunu ben de biliyom be, bu durumda aptal olmam lazımdı ama. Ya da gerçekten hissettim mi onu? Çünkü aşk sanki böyle bir şey olmalı.

Hacı şaka maka bilmiyom nasıl olacak bu işler. Yazasım da yok. Sadece öyle kısaca bahsetmek istedim.

Öptüm pattiz olarak.

Aralık 14, 2013

VARLIĞI BİR DERT, YOKLUĞU YAARRRAAA!

Selam!

Of ne kadar da boşlamışım blogu öyle ya. Malum işsizlik, parasızlık işte. Bahanem hiç olmadı değil mi? Hatta ironik bile oldu denebilir. Ulan işsizsen ve paran yoksa evde otur ve yazmak için bir sürü vaktin olsun değil mi? İşte bende ters çalışan bir mekanizma var. Parasızsam, dışarı çıkıp daha da parasız kalmam lazım. Yoksa içim rahat etmiyor. Para varken de evde yatıyorum. Nasıl iş bu anlamış değilim.

Para para para, parraa da parraaa parraaa, varlığı bir dert yokluğu bir yara. Bence yokluğu yara ama, varlığı hiç de dert değil. Ya da şimdiye kadar beni dertlendirecek kadar param olmamış olabilir, bunu bilemeyiz. Ama beni ne kadar para dertlendirir? 10 lira dertlendirir hacı. Çok dertlendirir mesela. Resmen o 10 liranın varlığı bir dert olur. Çünkü 10 lirayla dışarı çıksan ne yapacaksın? Sigara mı alacaksın, kahve mi içeceksin, çay çorba mı içeceksin, iddaa mı oynayacaksın, ciks mekanlara gidip 1 su alıp 3 saat mi oturacaksın, ne yapacaksın? Son söylediğimi şaka olarak şey edin. Öyle bi pattiz yok çünkü. Ciks mekan nedir onu da bilmiyom ya, neyse. Oha olm lan, resmen 10 liranın varlığı bir dertmiş. Yokluğu da yara tabii ki, o olmazsa bu az önce saydığım ihtimallerin hiçbiri söz konusu bile olmayacak. Yani şarkıyı yapan haklı arkadaşlar, bir şarkının daha şifresini çözmüş olduk. Kolay şarkıymış.




Bir de şu şey mevzusu var hani, para olmadığı için dışarı çıkamamaktan mütevellit kendini avutmacalar. Bir anda büyü yapılmış gibi mantıklı bir insana dönüşmeler falan. "Amaaan ne çıkıcam ya, çayımı evimde içerim. Hava da buz gibi zaten. Bi bardak çaya 3-5 lira veriyoruz ya, resmen ziyanlık. Evimde içerim mis gibi tavşan kanı demleme çayımı. Yanına bir de Probis açarım! Zaten şimdi soyun dökün, giyin bilmem ne bi dünya iş. Ay nasıl üşendim dışarı çıkmaya şimdi bak. Çocukları arayayım da çıkmayacağımı söyleyeyim. Zaten yorgunum da biraz." Peki bu söylenenlerin içinde hiç, o an para olmamasıyla ilgili bir şey var mı? Yok tabii ki, asıl sebep o değilmiş gibi. Yorgunmuşmuş. İnş cnm ya.


Etrafımda bi dünya insan var, farklı farklı bir sürü arkadaş grubu, çok yakın olanlar, kardeş olanlar. İstesem onlardan borç alamaz mıyım? Alırım tabii ki de, neden alamayayım. Ama şöyle bir durum var, şu anda çalışmadığım için bana düzenli olarak bi yerden para gelmiyor. E bu durumda borç almak çok saçma değil mi? Yani gidip de "Bana bi 100'lük ateşle, şu gün veririm." diyemedikten sonra, borç istemenin de mantığı yok. Sormadan teklif eden arkadaşlar oluyor ki, onu da ben kabul etmem zaten. Bu blogu okuyan herkes, yazının sonunda vereceğim hesap numarasına 5 TL yatırırsa, çok paralanabilirim. Ama öyle bir şey olmayacak tabii ki, neymiş öyle dilenci gibi. Kazık kadar adam olarak gider babamdan jilet gibi isterim paramı, her seferinde önce nutuk, sonra parayı alırım. Recep İvedik de sevmiyorum ki, sevsem konuyu direkt "Benim DNA'mda çalışmak yook, kodum bozuk." diye bağlarım ama, Recep İvedik'in götüne koyim yani. Allahın ayısı. Pis be. Kıllar içinde boğulasıca.

Ya o değil de, ben parayla ilgili yazmicaktım ki, öyle sallamasyon yapacaktım "Uzun zamandır yazmamışım la." merkezli olaraktan. Ama konu para olunca, sıkıntı büyük oluyor. Az kaldı az, Ocak'ın 10'unda şu sınavı verelim hayırlısıyla, sonra gelsin paralar. Sınav için dua edin bana. Hangi tanrıya inanıyorsanız, neye tapıyorsanız, ona dua edin ki şansım yükselsin. Biri olmazsa diğeri yardım eder. Ateistseniz de, doğaya enerji falan yollayın ne bileyim, yapın bi şeyler. Ne yapıp edip geçmem lazım o sınavı. TUREB ya da Turizm Bakanlığı'nda tanıdığınız varsa bana torpil yaptırın falan. Çünkü daha önce söylediğime emin olmakla beraber, sınavı geçemezsem, sonrasında ne yapacağıma karar verdim. Tekrar söyleyeyim. Elime bir direksiyon alcam, boynuma bitane düdük asıcam, çıplak vücuda papyon takıp İstanbul sokaklarında düüüt düüüüüt diye dolaşcam. 

Onu bunu bırakın da, biz Nilesi'ylen buluştuk! Bayağı oldu buluşalı ama, ancak yazı yazabildim. Blog buluşmacalarını o kadar seviyom ki, yeni insanlar tanımak çok güzel! Nilesi de çok tatlıığ, çok cana yakııın, tam bir kafa dengi. Leman Kültür'de oturduk, saatlerce sohbet ettik. Ordan da Arby's'e gidip pattiz yedik! Ben varken pattiz yememeli bir gün olamazdı bence! Yok mu lan başka benlen görüşmek isteyen! Varsa eğer, ajandam bomboş valla, her yerine kaktırabilirim sizi. Ama baştan söyliyim, bende para yok assdfg.

Bugün açıköğretim sınavlarım vardı. İbneler yine bi oraya bi buraya sürüklediler. Çok enteresan şeyler fark ettim. Fakat şu anda başka bir şey daha fark ettim. Yani gün içinde fark ettiğim şeyden farklı olarak yeni bir şey fark ettim. Eaah sikicem ama. Şu an fark ettiğim şey, normal hayatta fark ettiğimiz bazı şeylerin (Bu da sabah fark ettiğim şey oluyor) aslında temelde hep parayla alakalı olması. 2 oturum farklı yerlerde ve farklı saatlerde olduğundan, ikinci oturum için, 2 saat falan beklemek durumdaydım. Okulun karşısında 2 tane çayı 8 liradan bana itelemiş olan PASTANE'de oturdum 2 saat boyunca. İPNELER! Pastanesin lan sen, bir fincan çay 4 lira olur mu! İşte hep para, hep para! Yanımdaki masada, böyle ayrımlar yapmayı sevmesem de "Zengin Piçi" olarak adlandırabileceğim tiplerden oluşan bir arkadaş grubu vardı. Sınav da Küçükçekmece'nin Allah tarafından unutulmuş bi mahallesindeydi. Oturduğumuz iki saat boyunca, yaptıkları muhabbetler hep maddiyatla alakalı şeylerdi. Yok benim arabam şu kadar beygir, yok şu kadar yakıyor, yok bugün iddaada 1000 lira bascam, yok dün gece bilmem ne clup'da cebinde bozuk olmadığı için bilmem kaç lira valeye vermiş falan filan. Ulan sınava girmeye gelmişsiniz oraya, bi ders adı geçsin, bi ne bileyim, ne yaptın ne ettin falan filan diye sorarsın. Yok arkadaş yok, sürekli bi sidik yarışı. Bu tipleri gördükten sonra sınavdan çıkıp minibüs durağına yürürken, bir fırının camında asılı bir yazı gördüm. O boş ve fakir görünümlü mahalleyi özetler nitelikteydi. Sınav yüzünden yanıma telefon almadığımdan mütevellit fotoğrafını çekemedim ama, camda şu yazıyordu: "Akşamdan kalan ekmek 50 Kuruş." İşte böyle dünyanın anasını sikeyim ben. Bi yerde akşamdan kalma ekmek alanlar, bir yanda iddaaya 1000 lira basıp valeye 50 lira verenler... Sinirlendim yine. Başka paragrafa gidiyom ben.

Foursquare çılgınlığı bitmek bilmiyor. Bugün o bahsettiğim unutulmuş mahallede, bir kızdan şu repliği duydum: "Foursquare'e bi bakayım, etraftaki popüler mekanlar hangileriymiş?" Bunu dedi gerçekten. Ulan etrafta bi okul var, bi pastane var, bi kırtasiye var, bi berber var. Neyin peşindesin acaba sen? Bu kadar mı muhtaç olduk lan sosyal medyaya? Ama o sosyal medya da az çakal değiiil! Foursquare resmen bana yazıyor olm. Bak fotolara, bebeğimler falanlar filanlaaar. Seni küçük çılgın.



İşte böyle dostlar. Böyle karman çorman bir yazı oldu. Öperim hepiciiğnizi.

Patatesi parayla satın alamazsınız.

Kasım 29, 2013

SONBAHAR MİMİ

Selam.

Uzun zamandır mim yazmıyordum. Rica üzerine yazayım dedim. Kimin rica ettiğini söylemiyom. Tahmin de etmeyin. Yazıyom işte la, heyecan yok. Zaten bir kaç yazı önce söylediğim gibi "Sonbaharla alakalı yazı yazmayan bir blogger varsa, olmamıştır o, alın onu buradan." Sorulara başlayalım madem o zaman.

Sonbaharda en sevdiğin şey/şeyler nelerdir?

İşte beyle buğulanıyor. 
Öncelikleeeğ, ben sıcak sevmiyom. Yazı sevdiğim tek dönem tatilde olup istediğim zaman denize girebildiğim zaman. Bende bi de viking kanı olduğundan, aslında kışı seviyorum ama, sonbahar da sonuçta kışı müjdeliyor. O yüzden sonbaharı da seviyorum. Sonbahar benim için beklediğim, sevdiğim mevsimin gelişini temsil ediyor. İnceden soğuklar, hafif yağan yağmurda ıslanırken, kulaklığımla müzik ve kulaklığımın ıslanıp bozulması en sevdiğim şeyler. Sonbaharda aldığım kulaklığı, hiçbir mevsimde almadım. Gözlüklerimle dışarı çıktığımda gözlüklerimin buhar olmasını çok seviyorum. Evet biraz saçma bir insanım galiba ben, her mim kişiliğimi sorgulatıyor bana, hayırlısı.






Sonbaharda en sevdiğin kıyafet nedir? 

İşte benim güzel berem
Berem Saat 
Sonbahar benim için bere demektir, atkı demektir, eldiven demektir! Bere takmayı çok seviyorum. Aslında kendi beremi takmayı çok seviyorum. Tarzı çok hoşuma gidiyor. Hani şu yıllar önce moda olan, arkası sarkık olanlar var ya, işte onlardan. Üstelik özel yapım, ananeme anlattım, o yaptı. Bir de botlarımı giymeyi çok seviyorum. Botların yeni olması benim için çok önemli. O yüzden çok para verip aldığım bir botu yıllarca giymektense, daha uygun fiyata her yıl bitane bot alıyorum. O botları ayağıma geçirip sımsıkı bağlayınca resmen kendimi güvende hissediyorum. Saçma bir şey belki ama, ne bileyim öyle yani.








Sonbahar makyaj trendin nedir?

Sonbahar makyaj trendim bu cicişler.
Sıcacık tutuyor allaama.
Sonbaharda genellikle koyu renkleri tercih ediyorum. Yanaklarım kendinden kızardığından allık tercih etmesem bile, kızaran burnumu kapatmak için açık renk fondoten tercih ettiğim doğrudur. Ojelere gelirsek, hahahahaha şaka la şaka. Böyle bir soru vardı ama ne yapayım. Ben onu sakal bıyık trendi olarak değiştireyim ve şöyle bir cevap vereyim. Kış mevsimi boyunca, genelde çok sakallı ve bıyıklı olmayı tercih ediyorum. Çünkü, özellikle kızlar inanmasa da, sakal suratı sıcak tutuyor. İstiyorsanız bırakın sakal da görün, biliyorsunuz, yapabilirsiniz, her şey sizin elinizde.


Sonbaharda en sevdiğin yemek/içecek nedir?

Yemek olarak çok spesifik bir şey yok aslında. Yani meyveleri düşünürsek, fırsat bulduğum her an, mutfakta her gördüğümde falan mandalina yerim sürekli. İçecek olarak da her mevsim olduğu gibi kahve tercih ederim. Biraz soğuk bile olsa hava, o kahve yine de içini ısıtır. Ama işte yazın günde 1 kahve içersem, sonbaharda günde 3-4'ü bulur. Bir de şöyle bir ayrım var, yazları cafeye falan çıktığımızda genelde soğuk şeyler içerim ama sonbaharda nereye gidersek gidelim kahve. Çay da bir tercihtir tabii ki. Kahve yoksa çay içeriz. Ama o iç ısınaacaak!

The Walking Pattiz
Sonbaharda başlayan TV dizilerinden en çok beklediğin hangisi?

Açıkçası hangi dizim sonbaharda başlıyor acaba diye dikkat etmedim hiç. Amma velakin, şu anda aktif olarak yayınlanan diziler sonbaharda başlamış olsa gerek. Yani şunları sayabilirim: The Walking Dead, Revolution, Once Upon A Time. Yılın şu anki döneminde izlediğim bunlar var. Person of Interest de aktif şu anda ama, daha güncel bölümüne yetişemedim, ilk sezondayım henüz. O kadar çok dizim var ki, unutuyorum artık ya.







Sonbahar geleneğin nedir?

Tabii ki de grip! Resmen virüsler benim bug'ımı bulmuş. Her yıl, kesinlikle Kasım ayının üçüncü çeyreğinde, yataklara düşüren, burundan nefes aldırmayan ve travesti gibi konuşturan çetin bir grip geçiririm. Yıl boyu geçirdim ilk ve tek grip olur o. Ama hiç sekmez, kesinlikle Kasım ayındadır. Yani benim için kasımda aşk değil, grip başkadır.


Bunu da özellikle paylaşmak istedim. Sonbaharda Aphrodisias Antik kentinde çektiğim bir fotoğraf.
Ben çok seviyom. Siz de sevin. 

Yazmak isteyen herkes mimlidir. Mucks.
Kasımda Patates başkadır. Sıcak ve tuzlu.

Kasım 24, 2013

HASTA PATTİZ

Selam canikler.

Başlıktan anlamak çok güç ama, hasta oldum ben. Dedim şimdi hasta olunca bi blog yazılır. Ama yaklaşık son 7-8 yazıdır, yazı yazarken bana eşlik eden bir şey bu gece bana eşlik etmiyor. Evet, doğru tahmin edemediniz tabii ki de. Probisim yok ya, unuttum almayı. Gerçi yeni geldim daha, bu saatte Probisçim açık değil. Koskoca marketi de Probisçi yaptık anasını. Yılmaz beni almaya falan geleceği zaman "Probisçinin oraya gel pampuş." falan der oldu. Evet pampuş, ne var yani? Adamın bana "Pampuşların Efendisi" demişliği var. LOTP. Bi R harfinin çük gibi sallanan çengeli için birbirimizi kırmayalım.

Evet ne diyorduk, hasta oldum. Bu lanet olası virüsler zaten bug'ımı bulmuşlar arkadaş. Gariptir ya da değildir bilmiyorum da, her yıl 1 kere hasta oluyorum. Mutlaka kasım ayı içerisinde oluyor bu. Hem de çok çetin geçiyor. Çok net yatağa düşürüyor. Acaba kasım ayına karşı bünyemde mi  bi denyoluk var, yoksa kasımda kendi artizliğime mi yenik düşüyorum? Kendi artizliğim derken, "Daha o kadar soğumadı lan, alır duşumu çıkarım." deyip kendimi sokaklara atmamdan bahsediyorum. Evet bildiğin Tarzanlık bu. Resmen o virüsçüklere diyom ki, gelin girin bana. Girin derken, amaan gerçi nasıl olduğu fark etmiyor. Bir şekilde giriyorlar bir yerlerden. Delik çok vücutta. Gözenekler canım, gözenekler.

İşte efenim, ben geçtiğimiz salı günü, yıkadım saçı çıktım. Zaten tüm gün dışarıdaydım. Sınav başvurusuydu, laptopa yeni adaptördü, rehber bi hocamızı ziyaretti falan filan derken, Avcılar-Mecidiyeköy-Taksim-Bakırköy-Avcılar gibi bir rotasyon izledim. Bu amına koduğum deri montunu da anlamış değilim, bazen üşüyom, bazen terliyom içinde. O gün de haliyle terlediydim. Sonra Bakırköy'deyken telefon geldi, Tuğçe bebişim aradı. Avcılar'a gelmiş, gelmişken beni de görmek istemiş. Döndüm işte eve, zımbırtıları bıraktım. Dedim tüm gün hayvan gibi dışardaydım, hayvan gibi gitmiyim, bi duş alayım da öyle gideyim. Duş aldım ve laaps diye çıktım dışarı. Saçı biraz kurttum ama, dediğim gibi, biraz. O gün eve geldim böyle sanki bi sıkıntı var falan.

Ertesi gün, wuuu dedim tamam, hoşgeldin grip. Ya da nezle, ya da soğuk algınlığı. Şunların farkını bir türlü öğrenemedim amk. Hasta oluyorum ama ne hastası olduğumu bilmiyorum. Neyse işte. O gün evde yatmaya karar verdim. Fakat sonra Gizemciğimizin doğum günü için şey etmemiz gerektiğini fark ettim. Gayet böyle evde giydiğim poların üstüne montu giyip çıktım falan. Ruh gibi oturdum zaten pek şey de yapamadım yani. Sonra artık dayanamadığım noktaya geldi, dedim "Hacı ben kalkıyom, yığılıp kalcam buraya, 3 kız beni taşıyamazsınız." Kalktım eve geldim. Direk attım kendimi yatağa.

Hastayken gece uyumak istiyorsun ama olmuyor. Uyuyamıyorsun. Çünkü nefesi götünden alıyorsun. Burun tıkalı çok acayip. Ağzından alıyorsun nefesi, kuruyor ağzın. Bir de ben tüm gece halüsinasyon görüyorum falan abuk subuk. Dünyayı fethediyorum durmadan, böyle dünyanın üstünde yürüyorum, "Off Karadeniz'e bastım ayağım ıslandı amına koyim." falan diye sinirlenip İtalya'ya tekme atıyorum. Ne kafalar ne kafalar. Bu ilaçların içine ne koyuyorlar? Ya da ilaç diye bana ne içiriyorlar? Anne!?

Efenim burun gitmiş, geniz hep dolu. İğrenç bi vaziyet. Öksürük falan durmuyor. Ben de ilaç olayını pek fazla sevmem. Kocakarı ilaçlarına bayılırım ama. Ihlamur olsun, yok işte zencefilli bal, karabiber limon kahve falan böyle. Onları da laaaps laaaaaps gömünce, bi de motoru bozdum... Ama abi, öyle böyle bozmadım yani. Şimdi ne kadar bozduğumu burada anlatıp da kimseyi kaçırmak istemem. Ama fena bozdum. Çok bozdum. Yani bi yerden sonra bozmam dedim, daha da bozdum. Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum yani. Kuş bokuna basmaktan kaçarken, at bokunun içine battım. Bu paragraf da amma boklu falan oldu. Pis kaka bok sıç. Gidiyom bu paragraftan.

Ama ben ne yaptım, tabii hastayken yine evde durmadım adam gibi. O yüzden iyileşmem uzun zaman aldı. Şu anda sadece öksürük kaldı. O da geçer yakın zamanda diye tahmin etmekteyim.

Abi, burun tıkalı falan ya hani, geniz de aynı şekilde. Açık konuşayım, sümkürmek ve balgam şey etmek
Harry Potter'daki Troll bu. Sümüğünü hayal edin işte.
ASLŞFKALŞSG
lazım. İnsan lavabo başına gidip kendinden iğrenir mi amk? Harry Potter'daki Troll'den çıkmaz o kadar sümük amk. Burun değil fabrika sanki, ürettikçe üretiyor. Balgam konusuna girmiyorum.

Bir de son olarak şunu dicem, bu hastalık sürecinde bir sürü hatun kişisinden "Ayy erkekler hasta olmasın, ölüm döşeğinde gibi." falan filan gibi laflar duydum. Artiz misiniz lan siz asfagsdgs. Yılda bi kere hasta oluyoz bırakın da tadını çıkaralım, adam gibi mızmız yapalım, bi aş erelim, bi yataktan çıkmayalım falan.

A-ferin reyiz her zamanki gibi imdada yetişti.
Erkekliğe bok sürdürmememe ne dicez peki? Her hasta olduğumda ya da çooook yorgun olduğumda. Eve geliyorum. Şimdi benim bir duruşum var abi evde, sabaha kadar otururum, yatmam amk ne yatcam. İşsiz güçsüz adamım. Ama hasta ya da yorgunken bazen enerjimin bittiği oluyor. Atıyorum saat 21.30'da giriyorum yatağa, yatarken de diyom ki, "2 saat falan uyuyup kalkcam, iyiyim merak etmeyim bir şeyim yok." Sonra tabi haliyle bir fedai seçilip 2 saat sonra beni kaldırma teşebbüsünde bulunmaya çalışıyor. Bak teşebbüste bulunamıyor bile. Anne, baba falansa güçlü bir homurdamayla (Ööööaaaarrrrrgghhhhhh gibi), kardeşse de net bir siktir çekilerek geri püskürtülmüş oluyor. Bir sonraki günün son ışıklarına kadar da uyunuyor tabii ki.

Off allaam nolur bi daa olmiyim bu sene hasta.

Patates hastayken, böyle kurtlu çürüklü gibi, pis bee!

Kasım 17, 2013

HAYAL KIRIKLIKLARIM...

Selam.

Başlık ne kadar karamsar, ne kadar melankolik, ne kadar böyle Kasım ayında aşksız kalmış birinden kopmuş gibi duruyor değil mi? Halbuki ben de istemez miydim ellerini tutup gözlerin bakabileceğim bir hatuauhfajldalksdjkl. Naber ya? Şimdi size hayal kırıklarımdan bahsedicem. Ama düşündüğünüz gibi değil. Aslında hayal kırıklığından ziyade bazı aptallıklarım diyebilirim. Çünkü gerçekten çok aptalca şeyler.

Hani bir şeyi bilirsin, kullanırsın durmadan falan filan, sonra onun gerçeğinin öyle olmadığını, yıllarca yanlış kullandığını fark edersin ya. İşte o an yaşadığın o tarif edilemez duygular... Sırasıyla başlıyorum.

VARIŞ HAKEMLERİ

İşte böyle biten bir koşuda, kimin birinci olduğuna
varış hakemleri karar veriyormuş. Barış değil, varış.
Tanıdık gelmiş olabilir, hiçbir şey ifade etmiyor da olabilir. Şöyle anlatayım, at yarışlarıyla alakalı bir terim bu. Babam da 4-5 yıl öncesine kadar ben kendimi bildim bileli altılı oynadığı için, kulağım çok aşina falan. Efendim olay şöyle, iki at bitiş çizgisine aynı anda girerse, kimin kazandığına karar vermek için, o son anın fotoğrafı gösteriliyor falan, Varış Hakemleri de buna karar veriyolar, kim kazanmış, kısaca kim önce varmış bitiş noktasına diye. Buraya kadar her şey yolunda değil mi, gayet mantıklı falan. AAAABİ BEN ONU BARIŞ HAKEMLERİ SANIYORDUM! Bir kaç gece önceye kadar, BARIŞ HAKEMLERİ sanıyordum onu. Tamam isim benzerliği falan filan, ama böyle bir mallık olur mu? Ben bi de ne sanıyorum biliyor musun? Hani iki at, bitişe beraber giriyorlar, sonra jokeyler BARIŞ HAKEMLERİNİN yanına gidiyorlar, ikisi de bu hakemlere "Abi ben kazandım ya." falan filan diye diretiyorlar da, BARIŞ HAKEMLERİ buna karar veriyor. Ama bak işte burada neden onların adı BARIŞ HAKEMİ? Çünkü böyle iki tane jokey diretiyor "Ben kazandım." diye, e adamların adı BARIŞ HAKEMİ olduğu için olayı TATLILIKLA, BARIŞÇIL bir şekilde sonuca vardırıyorlar. İşte bu yüzden BARIŞ HAKEMİ onlar. Ben böyle düşünüyordum, ama VARIŞ HAKEMİ olduklarını öğrendim :( Çok üzüldüm, çok yıprandım.

AHAHAHAHA GÜLMEKTEN YERLERE YATTIĞIM BİR NOT: Görsel ararken Google'a "Varış Hakemleri" yazdım, ekşisözlükten bi entry gördüm. Yıllarca "Yarış Hakemleri" sanılan hakemlerdir dedi. Ulan bi ben gerizekalıymışım heralde amk, Varış ve Yarış mantıklı da, barış nedir amk. Hahahahh ağlanacak halime kahkahalar attım. Tamam gülmeyin, yeter.

NEŞET ERTAŞ

Bence şu an bu konudaki hayal kırıklığımı hemen anladınız ve şu anda içinizden "Yuh lan bu kadar da salak olunmaz ki?" diyorsunuz muhtemelen. Abi çok utanıyorum ya. Neşet Ertaş'ın bir şarkısını duyana kadar, Neşet Ertaş'ın erkek olmadığını düşünüyordum. Kadın sanıyordum yani. Adını da NEŞE TERTAŞ sanıyordum. Resmen ulama kurbanı olmuşum yahu... Tabi bu öyle bi kaç haftalık bir şey değil, bayağı uzun zaman oldu üstadın erkek olduğunu öğreneli ama, ulama şeysi abi, napiyim yani :( Bu vesileyle öyle ya da böyle, üstadı da anmış olalım. Toprağı bol olsun, huzur içinde uyusun.


AZİMLİ SIÇAN MERMERİ DELERMİŞ

Fakat adam titiz çalışmış. Ama öyle değilmiş işte.
İşte en derinden yaralayan buydu abi... Başlıkta yazan hali, asıl olması gereken, doğru olan hali. Ben onu hep "AZİMLE SIÇAN MERMERİ DELERMİŞ." sanıyordum. Yani bir insan azimli bir şekilde sıçarsa, mermeri deler. Hani klozet falan da mermer ya sonuçta, soğuk böyle kışın oturunca totomuz donuyor, kesin mermer yani. Klozet mermer olduğundan, sıçarken yeterli gayreti gösterirsek onu delebiliriz diye düşünüyorum ben, evde denemeyinahasdashşalfişlişafkld. Ya çok üzüldüm doğrusunun o olmadığın öğrenince. Öyle
Olay tam olarak buymuş :(
olsa da aslında pek anlamı değişmiyor. Yani insan azmederse, yapamayacağı şey yoktur diyor hani, zoru başarır ama imkansız zaman alır falan gibi, hani incee yani anlıyon mu ;))););)9,9);9;);)

Gel gelelim bunun doğrusu "AZİMLİ SIÇAN MERMERİ DELERMİŞ." olacakmış. Buradaki sıçan halbuki fare ve türevi hayvanlarmış, sıçan kategorisine giren, bir yerleri delebilme yeteneği olan kemirgenlermiş. Hani mermer de sert falan, delmesi zor bi şey, ama işte azmederse, mermeri bile delebilrmiş gibi şey ediyor sankimahsdaömfnaöç. Olm çok üzülüyom ya, böyle rezillik mi olur.

*********

Acaba bu hayatta neyi doğru anladım, kendimi çok sorguluyorum bu konuda. Daha böyle neler neler çıkar kim bilir ya. Ama artık o kadar şaşırmıyorum ki, anlatamam yani size.

Hee bir de bir kaç tane eleştiri maili aldım. "Her sikten mizah çıkarmaya çalışıyorsun amk." temalı maillerdi. Öyle mi lan sahiden, "Konu bulsam da, yazsam ya üff." diyen bi adam değilim ki ben, aklıma ya da başıma komikli ya da ilginç bi şey gelince "Aaa bunu bloga yazarım." diyen bi insanım. Üstelik madem öyle düşünüyorsun, yakanıza yapışmıyorum ki okuyun okuyun diye, her yazıyı minimum 1, maksimum 2 kere Facebook'ta, Twitter'da paylaşıyorum, isteyen girip okuyor. Hem zaten nasıl her sikten mizah çıkarmak gibi bir kaygım olabilir ki? Aslında tanısanız çok seversiniz beni bence, cidden çok tatlıyım lan, yanaklarım falan var, gıdım var böyle bülübülübülü sevilmelik falan. Ahahah yeter.

Öpücüks.

Patatesin bir sebze olduğunu düşünüyorum, bir gün "Aslında o meyve sayılıyor olm." diye bir şey duyarsam, yıkılırım.

Kasım 14, 2013

DÖVME YAPTIRMAK YA DA YAPTIRMAMAK

Selam.

Blogger aleminden tanıdığım muhteşem insan Hazel'le geçen çok fena geyiğe düştük. Hatta sonrasında içten içe değil, bildiğin dıştan dışa "Ula resmen blogluk konu çıktı." falan dedik. Şimdi bakalım blogluk konu çıkmış mı harbiden.

Mesela bak bu, çok ince çalışma.
Ama emin olabilirsin ki dövmeci kardeş,
Tuvalin dünyayı gezmeden önce seni dövecek asdfghjklşi
Dövme olayından bahsettik. Ne kadar güzel bir sanat olduğundan falan. Ben şahsi olarak yaptırmayı düşünmüyorum. Bir ömür boyu vücudumda taşımaya değecek bir şey yok çünkü. Bir de açık açık söylemek gerekirse korkuyom da, böyle iri yarı bi adam olsam da, resmen vücuduma defalarca iğne girmesini istemiyorum. İnançsal meselelerinde katkısı var tabi. Neyse burada konu ben değilim aslında. Dövme yaptırmış olan insanlar.

Hazel'in söylediği bir söz vardı. Kendisi de bir sanatçı olduğundan, olaya sanatçı perspektifinden bakmış olacak ki, "Düşünsene tuvalin dünyayı dolaşıyor." dedi. Ne kadar güzel bir şey bu! Şimdi bunlar işin edebi ve güzel kısımları. Gelelim dalga geçilecek, komik kısımlarına.

Mesela bana sorarsan, şunun hiç bir mantıklı
açıklaması olamaz. Bu nedir amk? 
Eskiden dövmeye çok saygı duyardım. Çünkü çok yaygın bir şey değildi. Belli kitleler yaptırırdı. Tahmin edersiniz işte, motorcular, metalciler falan filan. Ama abi artık önüne gelen yaptırıyor. Apaçiler falan filan böyle çılgın zamanlarında attıkları façaları kapattırmak için yaptırıyorlar. Yani bana sorarsanız şu anda hiç bir ehemmiyeti, hiç bir özelliği kalmadı. Tabi çok anlamlı bir dövme olmadığı takdirde. Bir de kalitesiz oluyor ki bazılarının dövmeleri, resmen adamın kolunda damar gibi gözüküyor. Böyle yeşilleşmiş artık, sanki kolundaki damarlar kalp şeklinde de içinde "Naciye" yazıyormuş gibi. Oha adamın damarına bak, adam harbiden Naciye'ye aşık olmalı diye düşünmeden edemiyorsun asfakdjgsl.

Şimdi arkadaş bir eleman var. Böyle bacağında, at kadar balık dövmesi var. Renkli menkli böyle, çok ince işçilik belli. Bacağının yarısını kaplıyor. Ama neden? Neden balık? Neden balık ulan? Balık burcu değilsin. Balık beslemiyorsun. Balık tutmayı sevmezsin. Balık yemeyi sevmezsin. Neden balık? Bu soruları ona da yöneltmiştim. Cevabı neydi biliyor musun? "Hacı arkadaş dövmeci, beleşe yaptı ya." Ya amına koyim, ne güzel işte beleş dövme şansı bulmuşsun, neden balık. Hayır burcunun sembolünü yaptır bari. Kova burcu olsan ve oraya böyle bildiğin mavi, 5 TL'lik leğen gibi olan plastik kova yaptırsam, daha anlamlı olacak. Neden balık dostum, neden balık! Bedavaymış. Bedava jigolo bulsak demek ki, töbeeest.

Mesela dövmenin dibi budur! Sevgili adı yazdırana kadar,
gerçek bir aşkı kazıtabilirsiniz kolunuza! 
Sevgilisinin adını yazdıranlar. Oyy canlarım beniiim, gelin sizden bir makas alayım, şapşikler sizi. Daha 2 hafta olmuş çıkalı, neyinize güvenerek yaptırıyorsunuz olm, içtiğiniz Ice Tea'lere mi güveniyorsunuz, o mum ışığında romantik romantik yediğiniz kıymalı, peynirli, ıspanaklı kır pidelerine mi güveniyorsunuz? Üstelik o kızın ya da çocuğun senin hayatında sonsuz olacağının bir kanıtı yok, senin hayatında kalıcı olacak olan yegane şey KIR PİDESİ! Yaptırsana bir kıymalı yumurtalı Kastamonu Pidesi dövmesi. Böyle dumanı tütsün üstünde falan aşlskfşal. Ya kedi canınızı sizin ben! 15-16 yaşındaki çocuklar, mesajlaşarak sevgili olduğu insanın adının baş harfini, yüzük parmağına yazdırıyor. Bi kere yaş sormadan onu yapan dövmecinin bi amına koyim başta ben. Onu geçtim, Ulan daha 15 yaşındasınız, paylaştığınız tek şey tüm sınıfların aynı anda olduğu matematik yazılısında kullandığınız silgi. Bi de hani yüzük parmağı falan :))):)9)):))):)):))9.): Hani helalimsin, evlencem seninle falan gibi. Şapşikler ya :))9)):))

Abi ben adını soyadını koluna yazdıran adam gördüm, siz daha neyin orijinalliğinden bahsediyorsunuz ya. Ve bak, eminim ki elemanın amacı "Adımla gurur duyuyorum, adımı bir ömür kolumda taşımak istiyorum." falan değil. La dingil adını zaten taşıyorsun üstünde. Bunun tek amacı görenlerin o çocuğu Facebook'ta aratması olsa gerekaçmfaçsöda. Teeaaaallam. Abi eskiden kızlara kur yapmak daha güzeldi ya. Böyle kendimizi fark ettirmek için götümüzü yırtardık. Şimdi millet nelerin derdine düşmüş...

Dinlediği grubun amblemini, logosunu falan yaptıranlara diyecek laf bulamıyorum. "Kolumda METALİKAYI taşımaktan çok guruluyum, ehe." diyor bi de. James'in de çok sikindeydi Harun koluna adımızı yazdırmış falan diye. Bir de şu barkod olayı var. Allah'ım aklıma hemen o karikatür geliyor ya! Hangisi mi, bu işte bak:
Olm çok komik lan. Dövmeci resmen adama inceden yağ tulumu demiş.
Hatta "Yürü yaağ tulumu." demiş. 

ONLY GOD CAN JUDGE ME! Buna değinmiyorum bile abi.

"Allah" yazdıranlar var ensesine falan. Tamam Allah'ı çok seviyor olabilirsin de, sen o dövmeyle tuvalete gireceksin, sevişeceksin falan. Çok fazla ironik.

Kızlar o kelebek dövmeleri nedir ya alksjfaklş. Neden kelebek canısı? Hazel'le bu konuda dalga geçerken, bu sefer ben çok efsane bir cümle söyledim kelebek dövmelerini eleştirmek amaçlı. Dedim ki, "Ömrü bir gün olan bir şeyi neden bir ömür koluna hapsedersin ki amk?" Tamam sonundaki "amk" cümlenin tüm havasını götürmüş olabilir ama tam olarak böyle dediydim. Hem öyle demeyin, "amk" candır!

Dövmeden bu kadar bahsetmişken, şimdiye kadar en beğendiğim dövmeyi de söyleyeyim tam olsun bari. Bir arkadaşımın kolunda "If I had this mind before..." yazıyor. O neeemiş ya diyecek kadar bile ingilizce bilmeyen varsa, diyor ki yani "Şimdiki aklım olsa..." Bence bu insanın her yaşında söyleyebileceği bir söz ve vücutta da çok güzel taşınır. Hikayesi olmayan dövme bana hiç güzel gelmiyor. Ama çoğu insanın dövmesinin bir hikayesi oluyor ya, hem de bir bakışta anlayamıyorsun falan, işte o insanları yerim.

Fazla büyük yapmadım ki,
bakarken gözleriniz şaşı olsun nihaha.
B..beybi.
Bir bu kadar dövmeden bahsetmişken Suicide Girls'e değinmeden geçeceğimi mi sandınız? Yoo dostum yooo. Neyse ben onlara gecenin ilerleyen saatlerinde bizzat değincem aşlskmfaçsödm. Öhöm. Onların dövmelerinin hikayesi olmasa da olurmuş sankim ya. Göze hitap etsin yeter.

Haydi öpüyorum herkesi. Yanağınıza bir adet böyle rujlu dudaklı öpücük dövmesi konduruyorum varsayın.




Patates mi çizdirsem acaba orama burama. Töbeeeest.

Kasım 10, 2013

1881-193∞

Daha önce bu blogda muhtemelen böyle bir yazı görmediniz, bugün görüyorsunuz işte.

Ata'm! Seni özlemle anıyoruz! Keşke daha fazlasını yapabilsek.
Bir insanı görmeden, hiç tanımadan nasıl özlersiniz? Bunun bir cevabı yok, açıklaması da yok. Aslında çok iyi tanıyoruz, ama yetmiyor, yetmiyor. Sensiz 75 yıl... Koskoca 75 yıl. Ben sadece bu 75 yılın 23 yılına şahit oldum. Ama içte içe hep özledim, hep özledik. Her 10 Kasım'da boğazıma bir öküz oturdu, gitmedi oradan. Sirenler çaldığında hep gözlerim doldu, hep düşündüm, hep özledim. Çok erken gittin, çok erken bıraktın bizi...

Ne olurdu şimdi burada olsaydın, peşine kızlı erkekli takılıp, şu pisliklere hadlerini bildirseydik... Gerçi sen olsaydın, böyle bir şeye gerek de kalmazdı ya, işte ne bileyim...

Seni silmeye çalışıyorlar Ata'm, unutturmaya çalışıyorlar bize... Tanımak için bir siluetini görmemizin yettiği seni, beynimize kazınmış mavi gözlerini, asil duruşunu silmeye çalışıyorlar... Yapabilecekler mi? Senin gençliğin seni unutacak mı? Unutmayacak... Ama bu gençlik sana layık mı? Lanet olsun, değil işte, değil... Elimizden hiçbir şey gelmiyor... Ne zaman senin çocukların olduğumuzu hatırlasak, ya karşımızda bir TOMA, ya burnumuzdan çektiğimiz havada kimyasal gazlar ya da eli coplu bir polis dikiliveriyor karşımıza... Rahat uyu demeye yüzümüz bile kalmadı artık... Utanıyorum Ata'm, utanıyoruz, sana layık olamadık, olamıyoruz... Utanıyoruz... Senin uşaklığı bir türlü öğretemediğin bu millete yıllardır uşaklıktan başka bir şey öğretmiyorlar... Bir de utanmadan senin huzuruna geliyorlar, sahte bir hüzünle seni andıklarını söylüyorlar... Senin bize verdiğin bayramlarda hasta oluyorlar... Sonra bir de utanmadan senin adını anıyorlar... Hepsini geçtim, senin mirasını savunması gerekenler de işlerini layıkıyla yapamıyorlar...

Seni silmeye çalışıyorlar Ata'm, unutturmaya çalışıyorlar bize...

Seni rahmetle, özlemle ve saygıyla anıyoruz... Işıklar içinde uyu Ata'm.

1881 - 193∞

Kasım 07, 2013

FAZLA GEÇ KALMA

Selam.

Naber dostlar, nasılsınız? Beni özlediniz bence. Özlemediyseniz de yapacak bir şey yok, yazcam işte bağaane. Bayaadır da yazmamışım, yazınki performansım yok. Gerçi hiç bir konuda eski performansım yok. Mesela o kadar uzun süredir yalnızım ki, şu an biriyle öpüşsem, muhtelemen ortaya İbrahim Tatlıses'in Hülya Avşar'ı öptüğü gibi bir öpücük çıkacaktır. Neyse bu konuyu kapatalım, maskara olmayayım boş yere.

Hepimiz ya da hepimiz olmasa da bir çoğumuz, evlencez çocuklancaz, anne-baba olacaz. Anne-baba olduğumuz zamanda da böyle bazı sorumluluklarımız falan olacak. Çocuklarımıza karışacağız falan filan. Ama şöyle bir çelişki var, çoğu insan özellikle ergenlik döneminde ailemizin bize karışmasını istemezdik. Fakat çocuklarımıza karışmak istemesek bile, yine de karışacağız. Aksini iddia eden yalan söylemiş olur. Çünkü çok serbest bırakamayız abi yani, o otoriteyi korumamız lazım mutlaka. Otorite giderse kötü yola düşer çocuklarımız mazallah. Kızlı erkekli takılırlar falan, aman Allah korusun. Gündeme de böyle sokarım aniden. Neyse.
Mesela benim bebiğim böyle olacakmış şu popüler uygulama Evian'ın dediğine göre.
Allaaam lütfen böyle olmasın, yoksa ısırarak öldürürüm ben bunu.
Evlat katili olurum. Off anaaam nerelere gidem! 

Hepimizin anne babasının mutlaka kalıplaşmış sözleri vardır. Mesela benim annemin favori cümlesi "Geç kalma." Her gün, her dışarı çıkışımda, her bir yere gidişimde, telefonla her konuşmamızda mutlaka ve mutlaka bu cümleyi kullanıyor bana. Artık ağzı nasıl alışmışsa, bazen saçma sapan durumlarda da kullanıyor. 3 tane örnek vereceğim.

Birincisi bu yaz gerçekleşti. Şile'deyim tatilde, arkadaşlar var. Ama hafta sonu, yani çalışan arkadaşlar falan da gelmiş. Bayağı böyle ciddi bi kalabalık var. Evden çıkarken de, "Biz büyük ihtimalle bu gece sabahçıyız, siz kapıyı da kilitleyip yatın." dedim. İşte sonra biz takıldık, eğlendik falan filan. Gece bitip güneş doğarken Şile Merkez'e doğru yola çıktık. Hedefimiz tabii ki de işkembe çorbasıydı! Derken bir baktım ki telefonum çalıyor. Telefonu cebimden çıkardım ve saati direkt olarak gözüme çarptı haliyle. Saat tam olarak 06:38'di ve annem arıyordu:

-Efendim canım?
-Alo, oğlum gelmedin mi daha?
-Evde olmadığıma göre gelmemişimdir annecim.
-Sabah olmuş yahu, hava aydınlanmış, yatağında görmeyince arayayım dedim. 
-Hee, dedim ya çocuklar var, sabaha kadar takılırız falan diye bugün.
-Tamam tamam, hadi fazla geç kalma. 

"Fazla geç kalma" mı? Ulan saat 06:38! Yetişkin bir Sercan daha ne kadar geç kalabilir, senin geç anlayışın nedir annem, canım annem, güzel annem! İşte alışkanlık olmuşsa demek ki ağzında, sakız gibi durmadan durmadan.

İkincisi telefonda değil, kapıda yaşandı. Arkadaşıma gidiyorum, kalmaya. Akşam üstü saatleri falan çıkıyorum işte evden, gece orada kalcam, ertesi gün birlikte işimiz var, kaldıktan sonra kalkıp işlerimizi halledicez, takılcaz edicez falan, sonra o günün akşamında eve gidicem. Yani mantıken bakıldığında eve geri dönmem 24 saatten fazla sürecek. Kapıdan çıktım:

-Haydi çıktım ben görüşürüz.
-Görüşürüz oğlum, kalacaksın değil mi gece?
-Evet canım kalcam.
-Tamam haydi görüşürüz, dikkatli git. Fazla geç kalma.
-Geç kalma?
-Yarın için diyom.
-Ahahahahah tabi tabi.
-Siktir. 


"Siktir" derken annem. 
Üçüncüsü de artık sınırları zorlayan bir olay. Arkadaşlar tura gidiyorum. İşe gidiyorum yani. Böyle havaalanında alcam kafileyi, 1 hafta Anadolu Turu'nda olcaz. 1 HAFTA! 7 GÜN EVDE YOKUM, BAŞKA ŞEHİRLERE GİTCEM! Annem de durur mu yapıştırdı cevabı evden çıkarken! "FAZLA GEÇ KALMA!"

Alışkanlık gerçekten kötü şey. Alışkanlık olacaksa da böyle olsun ama, gülelim eğlenelim. Ortalama bir Türk erkeğinin her cümlesinin sonunda "Amına Koyim" olması gibi bir alışkanlık olmasındansa, böyle olsun. Eve çıktığım zaman ne yapacak annem çok merak ediyorum. Zaten geçen gün askerlik mevzusu açıldı öyle konuşurken."Ben birliğin kapısına kadar gelirim, sonra da oradan ayrılamam ki." dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Kaldım öyle put gibi. Tek bildiğim askere gidişim sessiz sedasız olacak. Muhtemelen kimsenin yolcu etmesini bile istemicem. Off duygulandım amk. Ayrıca askerlik demişken, 12 yıllık arkadaşım, kardeşim, grubumun klavyecisi Cem'i askere yolladık. 6 ay sonra aslanlar gibi gelecek inşallah. Off ya insanlar gülsün diye yazı yazıyorum, girdiğim konuya bak. Çıkıyorum bu konudan, içim daraldı resmen.
Cem'i böyle uğurladık işte :(
Kameraya bakarak cheese yerine Ceeem dedik. :( 

Babama gelirsek, onda çok fazla klişe yok ama, bi olay hatırlıyorum. Oldukça absürt. İzin alma dönemini kapattık da, yine de bi yere gidecekken söylüyorum falan. Efenim şöyle gelişti diyalog:

-Baba yarın hani cumartesi ya, akşam dışarı çıkıcaz. Taksim'e gidicez.
-Eeeee? Gidin tamam ben ne yapayım?
-Ya hani cumartesi falan, geç gelirim ben ondan şey ettim.
-Geç derken?
-Geç işte ya, sabaha doğru falan.
-Yok öyle geç, 04:30'da evdesin!
-04:30 mu?
-Evet, o saat 5 olmayacak! 
-Peki madem.
Gece 04:30'da evdesin derken babam böyle oluyor işte. Sahte bi ciddiyet.

Arkadaş bu nasıl rezilliktir? Bu nasıl bir saçmalıktır? Hani öyle bi arada kalmışlık var ki, saçmalığa doğru yol almış. Hani olay şey; "Ulan artık karışmayayım o kadar çocuğa" ile "Yine de otoriteyi kaybetmemekte fayda var." düşüncelerinin harmanlanması gibi. Öyle olunca da böyle bir saçmalık çıkıyor. Geç gelemezsin ama mesela 04:29'da gelirsen geç sayılmaz. Yani diyor ki, tamam bak karışmıyom ama, sen de çok bokunu çıkarma. Bir de şöyle bir durum var ki, babam maksimum gece saat 02'de yatar. Kaçta geldiğimi asla bilemeyecek yani. Eve kaçta girdiğimi, çişe ne zaman gittiğimi evde bilen tek bir kişi var. ANANEM! Gözü açık uyuyor adeta. Sabah bir bir rapor veriyor neredeyse. Sen şu saatte mutfağa gittin, yine ne yedin kim bilir, sen şu saatte çişe kalktın ama kapıyı çok sert kapattın, sen şu saatte bunu yaptın, şunu içtin falan filan. Resmen evin içinde bir dedektifle yaşıyoruz.

Of ne biçim de konudan konuya atladım be. Ceylan gibi sektim, seke seke çaydan geçtim. Seher vakti bir güzele vurulamadım ama hala. Ahh Barış Abi, özledik be abi!

Bu arada bakanlığa bağlı resmi bir rehber olabilmem için 1 seneyi aşkın süredir beklediğim sınav açılıyor! 10 - 12 Ocak'ta! Ankara'da! Bekleyin beni turitstler, bekleyin beni yollar! Paralar, siz de bir kenarda bekleyin, sizle de sonra ilgilencem, şimdi paragöz gibi "Bekleyin beni paralar!" falan demeyeyim.

Bu kadar bence.
Öptüm.

Gelsin patateees, gelsin köfteler!

Ekim 19, 2013

MERCEDES'TEN METROBÜSE

Selamlar.

Nasılsınız canlar. Herkesin geçmiş bayramını kutlarım. Umarım herkesin cepleri güzel güzel dolmuştur. Gerçi artık at gibi olduk, harçlık beklememek lazım ama, insan yine de bekliyor işte. Gerçi bizimkiler resti çekti bana, bu bayram sondu falan gibisinden, Aralıkta sınavı geçip o kokartı alıp artık para kazanmaya başlamak zorundayım. Yoksa beni yakında bir cami önünde şapkamı açmış beklerken görebilirsiniz. Ama görürseniz öyle 10 kuruş falan atmayın, en azından 1 lira falan atın da bi işe yarasın. Eheheh şaka dememi bekliyorsunuz ama, şaka değil.

Şöyle bir durum var, dün Ercan, Mert ve ben Torium'a gittik. Ercü kendine şapka alacaktı. Mert de şöyle baharda giyebileceği ince bi ceket tarzı bir şey arıyordu. Girdik bir yere, Mert beğendi bir tane. Ben de beğendim, Ercan'da beğendi. Herkes bir şey beğendi ve öyle bir durum vardı ki, hani onlar alınacak, kaçarı yok yani. Fakat tablo neydi biliyor musunuz? Herkesin elinde telefon, herkes annesini arıyor, "Ya ben böyle bi şey gördüm, çok güzel, alsam mı acaba bunu, senin karta yürüsek/en azından bi 50 ateşlesen." falan tarzı konuşmalar yapıyor. Yani abi bu tablo komik bence. 22, 25, 27 yaşında 3 adam, hala böyle kafalarına estiği için 90-100 lira gömüp bir şeyler alamıyor kendilerine. Herkesin alabilecek durumu olsa bile, "Ulan yine de bi anneye sorayım, sonra zılgıtı yemeyelim boş yere." düşüncesi hakim. Sonra bu durumu dile getirdik, ağlanacak halimize güldük diyemem, ağlanacak bir durum yok. Taşak geçilecek halimize taşak geçtik gayet, bence çok yerinde bir karardı. Fakat iyi güldük. Kabul edelim güzel güldük. Siktir olup gidiyorum buradan.

**********
Şekil bu hacıt. 
VIP Turizm'de Mayıs 2010'da işe başladığımda ilk pozisyonum Transferman'di. Gelen turistlerin veya kafilelerin havaalanından otellere ya da otellerden havaalanına transferlerini yapıyordum. Zor olmamakla beraber keyifli bir işti. Bazen VIP transferler oluyor. Ensesi kalın, böyle daşşaklı turistler gelince onları son model Mercedes ya da Vito araçlarla taşıyorduk. E ama Vito da Mercedes demeyin, ağzınıza vururum. Biliyoz heralde. İşte o transferlerde çok acıklı anlar da yaşanıyordu. Şimdi takımı giymişsin, at gibi deri koltuğa kurulmuşsun fotoğraftaki gibi. Gidiyorsun alana, elinde sign board'ın, bekliyorsun dayıyı çıksın diye. Dayı çıkıyor, hoş geldiniz falan filan derken, güzel bahşiş için valize yardım etmeceler falan oluyor. Araca biniliyor, otele gidiliyor, valize tekrar yardım ediliyor falan. Check in yapılırken yardımcı olunuyor. Özel bir isteği var mı yok mu falan sorulduktan sonra, iyi günler ya da geceler, her neyse o dilenip güzel bahşişi kapıp araca dönülüyor. Buraya kadar her şey jilet. Ama araca bindikten sonra, o hava, o hava marjinallik, o burjuvazi nereye gidiyor? Çünkü arabaya binildiğindeki ilk sorulan şey "Can abi beni Mecidiyeköy metrobüs durağına atar mısın?" Oldu mu şimdi bu? Bir düşünün böyle yol kenarına bir Merco yanaşıyor, içinden takım elbiseli, uzun saçları arkadan toplanmış, düzgün bir topsakalı, favorileri olan, yanakları sinek kaydı bir adam iniyor. Metrobüsün merdivenlerini çıkıyor ve öğrenci akbilini çıkarıp metrobüse doğru yol alıyor -_- Abi bu ne boktan bir şeydir amk. Lanet olsun böyle kadere. Şaka la, ben isyan edecek adam mıyım? Öğrenci akbili süper bi şey olm, 1 liraya Avcılar'a gidiyom lan ötesi var mı? Hayatımdan memnunum ben. İşte bi de şu kokartı alsam, ah bi alsam!

**********

Müzisyenliğimden de haberdar olmalısınız. Bateristim evet, çaldığım bir kaç grup var, kayıt mayıt olaylarında yardırmaktayız şu aralar. Ama ben nasıl baterist oldum, neden bir enstrüman olarak bateriyi seçtim? İşte bunun altında uzuuuun mu uzun bir hikaye yatıyor. Boş boş gezerken arkadaşlara, olm bi şeyler yapsak falan filan diye düşündük. Haydi stüdyoya girelim, müzik yapmaya çalışalım dedik. Özeniyorduk çünkü öyle şeylere. Stüdyoya girdik ve hikaye burada başladı...

"Sen şişmansın davula geç." dediler, davula geçtim.

İşte böyle... Evet bu kadar hikayem. Tek sebebi bu asdfg.

Patates kızarmaya nasıl başladı merak ediyor musunuz? Soyulduktan sonra.

Evet.

Ekim 10, 2013

BLOGGERLAR ÇALIYOR#3 DUYURULAR

Selam dostlar.

Bloggerlar Çalıyor#3'le ilgili açıklamalar yapmak için bir video çektim, onu paylaşmak istiyorum. İzleyin, izletin, katılın bize.



Öptüm.

Ekim 05, 2013

BOŞALMIŞ FREN

Selam.

Şu anda üzerimde cumartesi akşamı eve tıkılmış olmanın şaşkınlığı var. Aga bu nedir ya? Ne kadar saçma. Haftaiçi gece 1'den 2'den önce eve girdiğimiz yok, cumartesi akşamı evde oturuyoruz. İşte coolluk diye buna denir. Sikerler öyle coolluğu amk. Neyse.


Dün arabayla Beylikdüzü'ne gidiyorduk arkadaşı bırakmak için. Benzinliğe girdik, bir yükleme yaptık. Tam çıkacakken Yılmaz'dan "Lan!?" diye bir ses geldi. Durduk. Nasıl olduysa, nasıl durduysak onu da bilmiyorum. Neden mi? Arabanın freni boşladı ya da patladı bilmiyorum. Yani fren tutmuyordu, çok anlamam bu işlerden boşaldı mı, patladı mı, bilmem pek. Boşalmıştır büyük ihtimalle. Ahahaha pis fren be. İşte abi resmen fren gitti, sonra yavaş yavaş Salihlerin evin oraya kadar gittik, park ettik. Abi fren, bildiğin debriyaj gibiydi, sonuna kadar basabiliyordun ve zorlanmadan basıyordun. Bildiğin böyle pisiklet tekeri şişirirken kullandığın pompaya basar gibi, gayet bacak egzersizi yapar gibi falan. Üstelik bu araba, 1 gün önce muayene zamanı geldiğinden, genel bi bakıma girmişti. Efendim işte periyodik bakımdı, fren ayarıydı, far ayarıydı, sıkıntılı parçaların değişmesiydi falan, bir dünya masraf çıkardılar. Arabanın muayeneden rahat geçmesi için yapılan o kadar masraftan tam 1 gün sonra böyle bir şey olması sinirleri de boşalttı. Boşala boşala bi hal olduk. Sonra düşündük "Ulan ya bu fren böyle Beylikdüzü rampasından aşağı yardırırken zortlasaydı?" diye. Ya da ne bileyim, "Muayeneye giderken olsaydı falan?" Fren abi boru değil, kaza olması işten bile olmazdı yani. Çok korktuk, çok yıprandık (Yalan.) Sadece servise küfrettik bol miktarda.

Servis gününe gelelim. Abi siz hiç 1 gününüzü İKİTELLİ SANAYİ BÖLGESİ'nde geçirdiniz mi? İşte yapmayın sakın öyle bir şey. Bahsettiğim arabanın bakımı için Perşembe günü gittik sanayiye. Saat 11'de arabayı bıraktık. Dedik ki adamlara, "Ne kadar sürer?", "3-4 gibi biter." dediler. Sonra dedik ki "Biz o saate kadar napcaz? Takılabileceğimiz bir yer var mı?", "Deposite var, AVM. Oraya gidin, başka da bi yer yok." dediler.

Görüntü sizi yanıltmasın. "Mal Kabul"den girerseniz
Bunu bile göremiyorsunuz. 
Boynumuz bükük, "Napcaz lan 4-5 saat?" diye diye, bahsettikleri AVM'ye gittik. AVM'ye "Mal Kabul" yazan yerden girerken, kendimizi hiç de mal gibi hissetmedik ama. Dedik madem bir şeyler yiyelim. Arkadaş böyle saçma bir AVM olamaz. Fizibilitesine sıçtığımın yeri. Giriş katta Food Court mu olur amk? Neyse baktık Burger King reklamı asılı bir yerde. Dedik gidelim de Burger'da bi şeyler yiyelim, takılalım birazcık falan. Danışmadaki hatuna sorduk nerede diye, "Burada Burger King yok ki." dedi. "Reklamını gördük." dedik. "O burada değil ilerde benzinlik var onun yanında, onun reklamı o." dedi. Dumurlardan dumurlara koştuk. Yemek yiyebileceğimiz diğer yerleri ararken de o saçma fizibiliteli AVM'nin içinde at gibi bir Rodi Mood ve çeşit çeşit Outlet mağazaları gördük. İşin garibi, hepsi bomboştu. Hem mağazalar bomboştu, hem de AVM bomboştu. Dükkanların kiraları nasıl çıkardığını, kira ödeyip ödemediklerini sorguladık. Sonra bu AVM'nin sadece aracını bakıma getiren insanların vakit geçirmesi için açılmış olabileceği üzerinde konuştuk ki bence çok mantıklı. Adamlar resmen buradan yürümeye çalışmışlar. Arabasını bakıma götüren bayan sürücüler olur diye bir sürü mağazalar falan açmışlar ama, malesef sonuç patates. Patates derken, kötü manada.

Simitçili gibi bi yere girdik. 1 patatesli börek, 1 elmalı turta, 2 tane de çay alıp 16 TL para ödedik. Zalımlar! O nasıl fiyat amk. 16 liraya 1 gün geçinen aile var. Sonra oradan çıkıp AVM'nin içinde muhtemelen en çok iş yapan tükkana, İddaa bayiine girdik. Saçmaladık bir iki kupon. Saat 3 gibi döndük sanayiye. Kaçta çıktık dersiniz? 6(ALTI)DA. ALTI. 

Resmen 7 saat geçirdik İkitelli Sanayi Bölgesinde. Ben de Yılmaz'a önceki gün "7'deki provama yetişmeme engel olamaz abi, ben de gelirim." demiştim. PROVAYA GEÇ KALDIM! Ama tek geç kalan ben olmadığım için sikinti yoktu.

İşte bu da böyle bir anımdı.
Şu 2 gün içinde, araba almayı o kadar çok sorguladım ki, her an bir çılgınlık yapıp motor ehliyeti için sınava girebilir ve motor alabilirim. Bedenimi değil, ruhumu taşırım yani anlıyon mu? Bu tipe de zaten bi Chopper şart artık değil mi?
Baksana, JİLEEEET!!!

Öptüm.
Patatesin freni boşaldı.

Eylül 30, 2013

BALTALI İLAHLAR

Selam.

Son bir çok insanlarda bir memnuniyetsizlik var. Anlamsız bir mutsuzluk, sebepsiz bir huzursuzluk falan. Sebebi olsa da, sebebi yine insanlar. Başka insanlar. Herkesi bir anda mutlu etmek mümkün olmadığı gibi, en güzeli bu konuda bencil olmak. Mutlu etmeniz gereken birisi yoksa, mutluluğunuz konusunda bencil olun. Başkalarını mutlu etmek için kendi mutluluğunuzu feda etmeyin. Ama ben zaten mutluyum diye de yok yere başka insanları mutsuz etmenin de lüzumu yok. Böyle söyleyince çok kolay ama, bunları uygulamak o kadar zor ki... Aman diyim.


"Hevesinizi baltalayan balta." Bu bir şey hatırlatmıştır muhtemelen. Bir karikatür karakteri olan "Baltalı İlah"ın sloganı. İşte bu tarz insanlar o kadar çok ki... Her konuda heves baltalayan, insanların moralini bozan. Belki kötü bir niyetleri yoktur diyeceğim ama, olması lazım abi ya. Günümüz örnekleri nasıl olabilir derseniz, saçma olsa da teknolojik aletlerle ilgili olabilir.

Mesela bir telefon alırsınız. Haydi iPhone 5 aldınız diyelim. Sonrasında bir ortama girdiniz, telefon aldığınızı söylediniz. Ortamda da bu baltalardan var. Mesela birisi Android, diğeri de Windosw Phone seviyor olsun. Bu elemanlar bir başlar:

-Olm niye iPhone aldın, o paraya ne telefonlar alırdın.
-Abi Android varken iOs nedir?
-Bunu alacağına gidip 3310 alsaydın, en azından daha sağlam olurdu.
-Abi o kadar para etmez o telefon, bedavaya verseler almam ya (Bedavaya verseler götüne bile sokarsın halbuki)
-Sen almadan önce bir sorsaydın ya, temizinden bi Windows Phone alırdık sana. Artık Windows Phone var, Apple bitti.
-Bunu da sokakta dağıtıyorlar sanki, herkesin elinde var.

Ve buna benzer daha nice yorumlar. "Güle güle kullan, hayırlı olsun." demek bu kadar mı zor? Yani şimdi adam o telefonu almış. Sen sevmek zorunda değilsin, başkası da sevmek zorunda değil. Adama bir sorsanıza "Sen sevdin mi?" diye. Yani o baltalara göre adamın ne aldığı hiç önemli değil. Sonuçta onların sevmediği bir şey, hemen eleştirilmesi lazım. Abi bırakın bu işleri.

Müzik stüdyomuzdan haberdarsınız artık. Burada da bu tarz muhabbetlerin enstruman üzerine olanları dönüyor. Birisi bir gitar alıp, bir hevesle onu denemeye geliyor. Baltalı ilahlar durur mu? O gitar şöyle gitar, o kadar para verilir mi, almadan bi fikir sorsaydın, görünüşü bok gibi, tonları bok gibi, rengi bok gibi... Bunları diyen elemanlarda da, o gitarın yarı fiyatına alınmış gitarlar falan oluyor. Direkt olarak ulaşamadığı ciğere mındar deme olayı. Dinime küfreden müslüman olsa. Başka bir açıklaması yok. Gerçekten nefret ediyorum böyle tiplerden.

Teknolojik aletler ya da nesneler için bu yakıştırmalara alıştık ama bunu insanlar için yapanlar var. İşte onlar "Bu kadarı da fazla!" dedirtiyor. Sen bir kızı ya da bir erkeği sevmişsin, sevgili olmuşsun ya da hoşlanmışsın. Abi öyle kız/çocuk mu olur, serseri lan bu, kezban lan bu, sana başka kız/çocuk mu yoktu, götüme kaş göz çizsem daha güzel olur... Bu yorumlar nedir abi? Abartı gibi gelmesin, bunlar duyduğum yorumlar. Bu insanlar için her şey güzellik, ama dış güzellik.

Böyle insanlar benden uzak durusa sevinirim. İnş cnm ya .s.s.s

Öperim.

Patates hiç kızartarak yenir mi? Bana sorsan haşlardık...

Eylül 25, 2013

STRİPTİZ DİREĞİ

Selam dostlar.

Yine edepsizim, yine pisim. Çok pis şeyler yazcam. Aslında geçenlerde bir arkadaşla olan bir muhabbet üzerinden bi şeyler yazcam, bazı aktarımlar yapcam. KAHROLSUN BAĞZI AKTARIMLAR.

Geçenlerde arkadaşım M. ile oturuyoruz. Önceki yazılarda dedim ya, artık büyüdük, haddinden fazla evlilik muhabbeti yapıyoruz. Konumuz da hani nasıl bu kadar uzun süre evli kalıyorlar falan. Aslında uzun evlilik bi şekilde olur ama bizim asıl merak ettiğimiz bu kadar uzun yıllar cinsel hayatı nasıl canlı tutabiliyorlar. Çünkü normal olan bir insanın, bi süre sonra aynı şeylerden sıkılması lazım. İşte olay burada patlak veriyor. Demek ki aynı kalmıyor ki, uzun uzun sürüyor evlilikler. Şöyle bir ihtimal de var, evli çiftlerin cinsel hayatlarında heyecana, farklılığa, değişime ihtiyacı yoksa da uzun sürebilir. Ama günümüz insanları için cinsel hayatta heyecan bir çok şeyden önce gelebiliyor. Zaman değişiyor dostlar, yapacak bir şey yok. KAHROLSUN BAĞZI DEĞİŞEN ZAMANLAR.

Ayna gibi mübarek. Bak bak saçını tara.
Bu konudan önce de M.'nin reşit olan kardeşini Striptiz Klübüne götürmek istemesiyle ilgili bir şeyler konuşmuştuk. Derken M.'nin striptiz direklerine olan merakı ve evlendiğinde yatak odasına bir striptiz direği yaptırmak istediğini öğrenmiş olduk. Bir anda su yüzüne çıkıverdi. Tamam şimdi, cinsel hayatı canlı tutmak için, güzel bir fikir olabilir. Ama bazı sorunlar çıkacaktır mutlaka. İşte o sorunlar hakkında uzuuun uzuuun konuştuk, çok güldük. O anda çok komikti ama, şimdi anlatınca komik olur mu bilmiyorum. 

Hani "Elalem ne der?" kafası var ya. Oradan bir yürüyelim önce. Farzet ki misafirlerin geldi. Böyle akrabalar falan işte, çoluklu çocuklu, anneanneli, nineli falan. Kalabalık ev. Ben çok gördüm bunu, bu tip durumlarda, bebek uyursa, uyanmaması için en sessiz olan yere yatırılır ve o da şüphesiz ev sahibinin yatak odasıdır. Bebeğiyle gayet masum şekilde odaya giriyor ve oradaki striptiz direğini görüyor. Yaşayacağı travmayı düşünmenizi istiyorum. Az önce içerde çay dolduran, börekler açmış ve misafir ağırlayan M.'yi artık asla öyle göremeyecek. Gözünde hep striptiz direğine tutunup dönen falan bir M. canlanacak. Tabii o direğin ne işe yaradığını biliyorsa, bir de öyle bir şey var. Ama insanlar en azından filmlerde, dizilerde falan görmüşlerdir bunu yani, o kadar da cahil değillerdir diye tahmin etmekteyim. 

Aynı misafir ağırlama devam ediyor. Ninelerden biri kalktı ve dedi ki; "M., güzel kızım, boş neresi var ben bi ikindiyi kılem de gelem." M., yatak odasını gösterecek haliyle. Nine de ikindiyi kılmaya striptiz direkli yatak odasına gidecek. Olm günah lan asdfgh. Neyse ninede sıkıntı yok, bence anlamaz onun ne olduğunu. Ona bi şekilde çamaşır asılıyor falan zanneden muhtemelen ya da "Bak ne güçlü bina yapmışlar, orta yere sağlam tutsun diye demir koymuşlar." falan diye düşünebilir. Tabi ninenin salona dönüp, "Kızım o ne güzel direk öyle yatak odandaki, maşallah çok güçlü apartman yapmışlar." deyip herkesin kafasında bir takım soru işaretleri bırakması da M.'nin replik söylemeden sahneyi terk etmesine sebep olabilir. Ama benim tanıdığım M. böyle bi durumda güler. Sadece güler yani başka bir şey yapmaz. 
Adam: M'nin odasında striptiz direği varmış!
Kadın : Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa   O.O                     

Atlayalım başka bir konuya. Mesela çocuklar olduktan sonra. M. sabahları akşamın provasını yaparken bir anda çocuğu gelip "Anne napıyosun?" dese, ne diyecek? Muhtemelen "Tozunu alıyorum yavrum." diyecek. Sonra efendim çocuklar merak edecekler, onlar da oynamak isteyecekler falan. Resmen striptizci bir nesil yetiştirecek pislik be. Aslında iyi bi şey bu kollarında bi altın bilezik olur. Meslek her şeyden önemlasişaslfasi. Şaka. 

Zaten biz sonradan millet görmesin diye onu böyle radyo anteni gibi bir düzenek şeklinde yapmayı düşündük. Böyle düğmeye basıyorsun çıkıyor dzzzttt diye. Basıyorsun gidiyor yine dzzzttt diye. Üstelik sevmediğin kişiler olduğunda, yatak odanda yere oturtup düğmeye basabilirsin. Tercih meselesi tabi. 

Cinsel hayatı canlı tutsun dedik, ama ben iddia ediyorum, bir süre sonra öldürecektir. Abi her gün her gün sıkıcı olur. Yani onu düşünsene belli bi yerden sonra adam gelmiş eve yorgun falan, M. böyle direkte dönüyor "BEBEEEYİİİİİM." diye sesleniyor falan. Adam istemiyor haliyle. Beli ağrıyor. İşte bu noktada sizi temin ederim ki, o striptiz artık tersten yapılacaktır. Yani direkte dönerken soyunmak yerine, direkte döne döne giyinecektir M. Aslında o da çok maharet isteyen bir şey. Bi söyleyeyim de provasını yapsın. Tersten striptiz şeklinde. Belki striptizde bi çığır açar. Çünkü çıplak bir kadındansa, mini etekli bir kadın daha tahrik edici olabilir. Çıplak başlayıp böyle kazakla falan bitirse, çok daha farklı, çok daha şehvetli olur. Neden, çünkü adamın istediği şeye ulaşması için bi şey yapmasına gerek yok. Hatun zaten çıplak. Ama kademe kademe, direkte dansını yaparak giyinince, adamın ulaşmak istediği şeyin önüne bir takım engeller geçecek. Bunu deneyin bak, bana teşekkür edeceksiniz. Asfdgh amma saçmaladım, gidiyom. 
Yatak odanıza striptiz direği koyarsanız
ilişkiniz bu hale gelebilir. Sigara için daha iyi. 
Aslında bundan sonra zevk salıncağı diye bir şeyden bahsetmiştik ama, o kadar çirkinleşmeyeceğim hahaha. 

Öptüm. 

Patates striptiz direğinde bir soyunursa, bir daha giyinemez. Çünkü kabuklar falan, yabışmaz tekrar üstüne. 

Eylül 16, 2013

YAPRAK YAPRAK

Selam.

Şu Eylül ayının laaps diye gelip tavrını bir türlü koyamadığı, hala Temmuz sonu Ağustos başı sıcakları yaşadığımız şu günlerde nasılsınız inşallah? En fazla bu kadar kibarlaşarak, ortalığın gavur vajinası gibi yandığını söylemeden edemeyeceğim. Abi o nedir ya, hala tişörtler yabışıyor. Teallaam.

Ya 2 önceki yazıda Soner Sarıkabadayı'nın şu HIV virüsü gibi yayılan ve girdi mi çıkmayan şarkısından bahsetmiştim. Girdi mi çıkmayan, evet. Giriyor çünkü. Aklımıza tabi, şimdi şarkıyı götümüze sokmayın lütfen durduk yere. Gerek şarkının nakaratındaki "YAPPRAAK YAPPRAAK" kısmının çağrıştırdığı pis pipi şeysi, gerek de çok akılda kalıcı olması bizi derinden etkilemeye devam ediyor. Bütün gün o şarkıyı söyleyerek dolaştığını düşünsene, ÇILDIRIRSIN! İşte biz de o noktadayız şu an. Çıldırıyoruz adeta. Bir de lanet olsun ki öyle bir sokakta oturuyorum ki, evimin karşısında 4 tane cafe var. Gün içinde evden çıkıp stüdyoya gidene kadar en azından 8-10 tane cafenin önünden geçiyorum ve abartısız en az 3 tanesinde bu şarkıyı duyuyorum. Resmen sakız gibi yapışıyor insanın ağzına. Tamam sakız ağzımıza yapışmaz, ama şimdi hacı çiğner dururuz, tadı gitmeden de atılmaz yani. Şarkı da öyle, tadı gidene kadar atılmıyor ama resmen adamlar tadı gitmeyen sakız yapmışlar. Of ne benzetmeler yaptım ya, edebiyat ağladı be. Neyse işte bahsettiğim olay şarkının hayatlarımızı doğrudan etkilemiş olması. Bugün resmen Beylikdüzü'ne arkadaşı bırakmaya giderken arabanın teybinde umarsızca o şarkıyı aradık. Geyiğine dedik ki "Ulan şimdi Burger King'in önüne çekeriz, tam inecekken buluruz şarkıyı." İnanır mısınız tam da öyle oldu amk. Toplu hassiktir çekildi bu durum karşısında. Sonra şarkı bedenimize veya ruhumuza daha fazla sahip olmasın diye radikal bir karar alarak teyp kapatıldı ve arabadan inildi. Burger'da da Hintliler vardı amk. Amına koyduklarım.

Anlatacağım olaya giremeden neler anlattım yine anasını, sevmiyom böyle olunca, bi türlü konuya giremedim. Efendim biz geçenlerde 3 kafadar, dedik ki ulan bi girelim çalalım bi şeyler. Ortak noktamız olan Leyla ile Mecnun'da olan şarkılardan ve Leyla The Band'in şarkılardan yürüdük genelde. Ama dedik ki, ulan bu Yaprak Yaprak bizi ele geçirdi, onu da bir çalsak mı acaba. En azından bi nakaratını şey edelim falan diye. Hatta dedik video falan da çekelim elimizde bulunsun, izler izler eğleniriz falan. Abi Allah da bizim belamızı versin. Çektik videoyu, izlemelere doyamadık, herkese izlettirip bu zehri herkese yaymaya karar verdik, yaptık da. Paylaşıyorum burada, 39 saniye sadece.


Asıl olay ben bir eşeklik ettim. Video çekip, üşenmeyip telefondan Youtube'a attıktan sonra, Twitter'da falan paylaştım. Sonra eşeklik kısmına gelirsek, ben bu Youtube linkini Soner Sarıkabadayı'ya mentionladım. Neden yaptım hiç bilmiyorum, kesinlikle bir açıklamam yok. Yani "Soner abi bizi ünlü et!" gibi bi olayım yoktu en azından. Adam RT'ledi tweeti. Yani bu pek alışılagelmiş bir şey değil. Hani ünlü biri tweet RT'leyince önce bi OHA oluyor insan. Bu olay olduğunda çok güzel bi ortam vardı, muhabbet sohbet yardırıyorduk, kalabalıktık da. O sırada farkettim RT'yi. Direk söze girdim "Lan ben Youtube linkini Soner Sarıkabadayı'ya mentionlamıştım, RT'lemiş amk." dedim, önce bi hassiktir çekip yarıldık. Sonra nasıl olur ya falan filan tartışmasını yaptık. Tam o sırada kim olduğunu hatırlamıyom da, birisi bi şey dedi bi de ona yarıldık. Youtube'daki görüntülenme sayısına baktık, 21'di o zaman. Dedi ki "Yani düşün o 21 görüntülemeden biri Soner." ASDFG abi ne güldük amk var ya, Soner dedi ya, samimiyete bakar mısın, tabi haklı ama adam bizi RT'ledi yani, o artık bizim için Soner, of ya. Şarkının tamamını kaydedip "Ehe yine biz." falan diye mentionlayasımız geldi. Ama yapmicaz tabii ki öyle bir şey.

Bu da böyle bir anımdı.
Ahahaha bayılıyorum bu lafa.

Öperim.

Sörcın Sarıkabapatates.

Eylül 13, 2013

KAHROLSUN BAĞZI AYAKKABILAR

Selam.

Uyarı olarak söylemeliyim ki, çok fazla olmasa da bazı uygunsuz unsurlar görebilirsiniz bu yazıda. Zira bir çeşit fetişimden bahsedeceğim. Fetiş gibi de değil aslında tam ama, yine de beni yoldan çıkarma ihtimali olan bir şey.
OYŞ
Efendim şimdi yukarıda gördüğünüz ayakkabı mevz-u bahis. Ya da buna benzeyen tarzda ayakkabılar. KAHROLSUN BAĞZI AYAKKABILAR. Gerek rengi, gerek şekli şemali yüzünden, bu tarz bir ayakkabı giyen bir kadın karşımda otururken, hiçbir şekilde, hiçbir şeye adapte olamıyorum. Sadece ayakkabılara bakıyorum, seyrediyorum. Zaten ben topuklu ayakkabının çok şık, çok seksi bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani şimdi bazı kız arkadaşlardan, topukluyla dolaşmanın zorluklarını da duyuyorum sürekli, kadınlara bazen eziyet olabiliyor. Ben düz ayakkabı giymeyin demiyorum, hobi olarak yine giyin ama, arada bir değişiklik yapıp böyle bir şey de deneyin. Çünkü hani hem daha uzun oluyorsunuz, hem de parmak ucunda olduğunuz için götü başı da toparlıyor, o olayı çok güzel.

Mesela benim sevgilim olsa, böyle bi gece dışarı çıkacak olsak, hani yemekti falan filan, böyle bir şey giymesini çok isterim şahsen. Çünkü dediğim gibi, inanılmaz bi durum var bunlarla ilgili. Mesela bu siyah olsun, o kadar da etkilemez beni. Ama şu renk olunca... KAHROLSUN BAĞZI RENKLER!

Bu konuda başımdan geçen bi olay var, onu anlatcam şimdi ama ondan önce bazı şeyleri netleştirmek istiyorum. Bu ayak fetişi gibi bir şey değil ya da bu son zamanlarda nesnelerle ilişkiye girenler çıktı falan, öyle bir durum değil. Sadece parlement mavisi platfrom topuklu ayakkabıya karşı bir zaafım var. Çünkü bunu giyip, üzerinde duran bir kadına, yakışmaması mümkün değil. Yakışmadığını düşünen varsa da o topuk girsin gözüne. Evet, gözüne. Yersen.  Olayı anlatayım:

Efendim okul yıllarındayız. Ama çok da geriye gitme, 2 sene öncesi, son sınıf. Bir hocamız var, Sanat Tarihi ve onunla alakalı olan derslerimize geliyor. Mimar Sinan mezunu ve her Mimar Sinan öğrencisi ya da mezunu gibi, kendine özgü bir tarzı, bir havası var. Havası derken kötü anlamda değil. Yalan söylemeye gerek yok, çok da güzel, alımlı, giyinmesini çok iyi bilen bir kadın. Topuklu ayakkabısız gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Asla öyle bir konvers ya da bir spor ayakkabıyla falan görmedim. Hatta bu tarz ayakkabılar giyen kızlara kızdığını gördüm, nasıl bunlarla yürüyorsunuz falan diye. Kendisinin o incecik ve yüksek topuklu ayakkabılarla kampüste oradan oraya koşuşturduğunu gördüğümü de hatırlıyorum. Artık bütünleşmiş ayakkabılarla. Efendim, her gün farklı bir kombin sağlardı giyinirken. Ayakkabı dolabının da çok geniş olduğuna eminim, çünkü çok seçeneği vardı. Velhasıl kelam, final dönemine çok az kalmıştı, son kalan bir konuyu işleyip, genel tekrar anlatacaktı son dersimizde. O son kalan konu da, finalde kesin olarak çıkacaktı, emindik yani. Hoca derse geldi. Kendi sandalyesine oturdu, bacak bacak üstüne attı ve...Ve...Ve.... Tam da yukarıdaki görselde gördüğünüz ayakkabıyı gördüm. Önce şakadır dedim, gözlerimi ovuşturdum, bir daha baktım, daha güzel geldi gözüme. Resmen gördüğümde maymuna dönüştüğüm bir ayakkabıyı giyerek derse gelmişti. Sürekli ayakkabılara bakıyordum. Bazen kendi kendime "Olm sapık mısın lan, bu nasıl saçmalık, bakma dön önüne." falan diyordum ama, yine de gözlerimi alamıyordum. 3 ders saati boyunca, ayakkabıları izledim durdum. Sonra ders bitti, hoca gitti. Ama aklım ayakkabılardaydı. 

Finalde de o soru çıktı.

Eğer olur da ilerde evleneceğim hatun bu yazıyı okuyorsa şuna dikkat etsin: "Bebişim sana yüzük değil de, şu ayakkabıdan hediye edersem, kısa süre içinde yüzükle önünde eğilip evlenme teklif edeceğimden emin ol. İlk basamak bu ayakkabı olacaktır!" 

KAHROLSUN BAĞZI PATATESLER! 

Eylül 10, 2013

ADINI YAZMIŞIM, DAHA DA YAZABİLİRİM

Selam canlar.

Umarım herkes çook iyidir, çok mutludur. Bu Pollyanna iyimserliği nereden derseniz, valla bilmiyom, öyle içimden geldi.

ROCK'N COKE

Görev başında bile olsam, günbatımı görünce dayanamam.
Geçtiğimi günlerde Rock'n Coke festivalini geride bıraktık. İlk defa ortamda bulundum. Görevli olarak tabii ki. Öncekilerine hiç yeltenmemiştim, Coca-Cola'yı boykot falan ayağına. Ama geçen yıllarda gördük ki, boykot moykot bi boka yaramıyor. Dedim gidelim olayı görelim. Şunu kesin bir dille söyleyebilirim ki, önümüzdeki sene tekrar düzenlenirse %500 ihtimalle çadırımı kapıp gideceğim. Hangi grupların geleceği hiç fark etmez. Fakat arkadaşlar, benden size tavsiye, sakın görevli falan olmayın. Hani belki "Ulan görevli gidersem, hem bilet parası vermem, hem konserleri izlemiş olurum, hem de üstüne para kazanırım." diye düşünüyor olabilirsiniz fakat sizi temin ederim ki öyle bir şey yok. Para vermeme ve üstüne para alma kısımları doğru ama, görev yeriniz ne olursa olsun, öyle rahat rahat konser izlemece falan olmuyor. He ama eğer iç sesiniz "Ulan gideyim de, bütün gün güneşin altında ayakta durayım, güzel bir feleğim sikilsin." diyorsa, o zaman mutlaka görevli olarak gidin. Ben 2. Kamp alanının girişinde görevliydim. Gireceklerin bilekliklerini kontrol ediyordum, uygunsa alıyordum, değilse almıyordum. Aslında böyle anlatınca hiçbir zorluğu yok. Aslında gerçekten de bir zorluğu yok. Ama tüm gün ayaktasınız ve güneşin altındasınız, o yüzden mahvoluyorsunuz. Bir sandalye ve bir şemsiye olayı çözer aslında ama, organizasyona haksızlık etmeye de gerek yok. Yüzlerce görevli var, hepsine şemsiye ve sandalye sağlamaları mümkün değil. Uzun lafın kısası, gittim, gördüm ve bir sonrakinde kesinlikle orada olacağım. Benim gibi düşünen varsa, şimdiden sözleşip beraber gidelim.

İŞ GÜÇ

İstanbul Aydın Üniversitesi'ne iş başvurusunda bulundum. Yalan söylemeyeyim, dayımın orada yönetici olmasının avantajını da kullandım. Şimdi haber bekliyorum. Olursa çok güzel olacak. Şu anki ihtiyaçlarımı tam anlamıyla karşılayacak bir iş olacak. Utanmasam "Hayallerimi süsleyen" falan diyeceğim ama çok utanıyorum. Demeyeyim en iyisi.

Bi fotoğrafla iki konuyu bağlarım böyle.
Hani hem saç sakal, hem müzik falan filan.
Beni gidi beniii.
Yani çok ideal benim için. Parası gerçekten çok da umrumda değil. Ailemle yaşadığım için, bir masrafım yok. Sadece Digiturk'ü ve telefon faturamı ben ödüyorum. O ikisi de taş çatlasın ayda 100 lira ediyor. Çoğu zaman etmiyor bile. Zira 100 lira etmesi için faturamı 2 katı kadar aşmam lazım. Yani ben kendimi şu an 1000 liraya fikslemiş durumdayım. Onun dışında neden ideal, kurumsal olduğu için çalışma saatleri belli, haftasonu yok, evime de yakın sayılır. Müzik için de rahat rahat zaman ayırabileceğim bir iş. He tabi belki kurumsal olduğu için, "O saçı sakalı kes, nedir bu amk?" falan diyebilirler. Gerçekten umrumda değil. Mezun olduğumdan beri yaşadığım şu hayat o kadar sıktı ki artık beni, her şeye okeyim, her teklife açığım. Jigololuk hariç. Sonuçta bir biscolata erkeği değilim. Aslında spor yaptığımda adonisimin varlığını hissediyorum ama, gözükmüyor asdfg.

Grubum albüm kayıt sürecinde şu anda. Bu süreci hızlandırmak adına bazı radikal kararlar aldık. Bu sefer tutacak bu iş. He oldu ki tutmadı, bundan sonra benim için müzik "Mübarek haftasonu gidelim de stüdyoda çalalım." havasında bir hobi olacak.

Öğrencilerim belki üzülecek, belki de iplemeyecek ama eğer işe kabul edilirsem bateri derslerini bırakacağım. Hepsi çok iyi biliyor ki, derslere koyduğumuz ücretler komik, çok komik hem de. Hedefim sadece baterist yetiştirmek. Onlardan aldığımız para hiçbir türlü kurtarmıyor bizi normalde. Ama en azından baş koyduğum o yolda, 3-5 tane iyi baterist yetiştirebildim. Bu hayatım boyunca gurur duyacağım bir şey olacak. Belki bir gün sallanan sandalyemde torunlarım kucağımda otururken bu hikayemi onlara da anlatırımasfsdgsasdas. Şaka şaka, yapmam öyle bi şey. Sırf bu kadar klişe olduğu için sallanan koltukta değil, böyle bildiğin çekyatta falan oturcam dede olunca.

YAPRAK YAPRAK

Soner Sarıkabadayı. Pislik be. Son günlerde her yerde çalan bir şarkısı var, eminim hatırlayacaksın: "Adını yazmışım, daha da yazabilirim, doldurabilirim YAPPPRAK YAPPRAAK." Hani böyle istemsizce bir şarkı takılır diline ya, işte o şarkı bu şarkı olmamalı abi. Yaprak kelimesini YAPPPRAK diye söyleyince çok serbest çağrışıyorum ben yani, aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Nasıl bir arkadaş grubum varsa, hepsi birbirinden pis. Whatsapp'tan ses kayıtları olsun, Facebook'tan Youtube linkleri olsun sürekli birbirimize bu şarkıyı hatırlatma çabasındayız. Maksat ne mi? İbnelik olsun işte, sürekli hatırlayalım, gün içinde yolda falan yürürken o şarkıyı söyleyerek tuhaf bakışların hedefi olalım falan. Zaten normalliğe hasret duyduğum bir dönemdeyiz. Etrafımda bir tane normal insan yok. Yani düşün, VIP biletiyle Rock'n Coke'a gidip, VIP çadırına yayılıp, 100 metre ilerisinde gerçekleşen konseri çadırdaki TV'den izleyen arkadaşım var benim. Daha bu sabah "YAPRAK YAPRAK" diye ses kaydı yolladı Whatsapp'tan. Yani bu nedir ya, bizi alın burdan.

Ayrıca Google'a "Kutsal Toprak" yazınca Mekke çıkacağına Soner Sarıkabadayı çıkıyor amk. Hani hepimiz topraktan geldik ama, zannedesin Soner Sarıkabadayı kutsal topraktan gelmiş. LASTSOLDIER YELLOWUNGENTLEMANUNCLE! Bu olmadan olmazdı.

ARKADAŞ GRUBU

Bu bahsettiğim arkadaş grubu çok acayip bir grup. Mesela en yaygın etkinliğimiz, bildiğin Kıraathane'ye gidip batak falan oynamak. 4 kişiysek batak, 5 kişiysek pis yedili oynuyoruz falan. Ama çok değişik insanlar var bu grupta. Beni zaten biliyorsunuz, kahveye takıldığımı duyanlar şaşırıyor fazlasıyla. Benim dışımda bir arkadaşımız Anadolu Üniversitesi mezunu, yurtdışında master yapmış, askerliğini bitirmiş bir genco. Bir
Koz Kupa beyler! Saldır.
diğerimiz müzisyen, muhasebeci ve 2004'te giriş yaptığı açıköğretimi, kalan tek dersini verip bu sene bitirmiş ve bunu yaparken de 2 yıl askerlik teciline güvenmiş bir arkadaşımız. Laaps diye Sivas/Temeltepe diye alırlarsa şaşırmayacağız. Diğer gencomuz, Gıda Teknolojileri bölümünü bitirmiş, geçtiğimiz günlerde dimdik bir şekilde Gıda Mühendisliğine yerleşmiş bir Baggal. Evet, Baggal. Bildiğin Baggal. Son gencomuz da bahis canavarı, özel bir üniversitede okuduğu lisans bölümünü 4. senesinde bırakmış ve şu anda eğitimine yurtdışında devam eden bir cango. Bu ekip kahveye gidince, gerçekten de garip oluyor. Ama bize göre çok sıradan gibi. Yani sıradan değil mi abi? Aslında kahve mentalitemiz biraz da, cafelere tepki gibi. Yani gidip Big Yellow Taxi Benzin'de batak oynamasını biz de biliriz, en iyi biz biliriz hem de ama bir bardak çaya 3 lira vermek hiç tatlı değil. 75 kuruşa çayımızı, 2 liraya Niğde Gazozumuzu içer yolumuza bakarız. Bu da böyle biline.

EYLÜL

2011 yılı sonbahrında Aphrodisias Antik
Kenti'nde çektiğim bir foto. Sonbahar dediğin
böyle olmalı bence.
Bir Blogger olup da Eylül ayında, Eylül ayıyla ilgili tek kelime etmeyen bir insanoğlu düşünebiliyor musunuz? Yok öyle bir Blogger, varsa da olmamış o. Hiç olmamış yani. Eylül ayı severiz biz. Ama hacı, böyle Eylül mü olur? Yani insan böyle kasvetli hava bekliyor, solmuş dökülen yapraklar bekliyor. Ama ben hala terliyorum oturduğum yerde, napsak onu Mikail kardeş? Bu Eylül'ü alın buradan, olmamış bu. Ayrıca Eylül'ü yazarken hep büyük harfle başladım. Normalde olmaması gerek biliyorum ama, Eylül'ü sıradan bir aydan ziyade, özel bir ay olarak gördüğümden öyle bir şey yaptım.



Patates entel falan değil, kıraathaneye gidiyor bildiğin.